Elveda Stockhausen


Osman Kaytazoğlu
Stockhausen 1928’de doğmuş ama ben onu bildim bileli 100 yaşında. Takvimlerde onun 100. Yaşının kutlandığı güne rastlamayı düşündüm. Aklıma geldikçe tabii. Herhangi bir gün olabilirdi bu, en çok da Çarşamba’ları, Çarşamba’yı severdi Karlheinz.

2008 Temmuz’unda Hollanda’ya konserleri ayarlanmıştı. 94 CD ve 360 beste yapmıştı. Daha fazla yapabilir miydi? Yapmaması iyi oldu. Tam zamanında muhteşem bir ölümü öldü. Onun ansızın susan şarkıları gibi durdu kalbi. Oda orkestraları için yazdığı dağınık gibi görünen bestelerin içine koyduğu, denetleyici zehirden öldü belki de, al-gıda bir anlık zehirlenmeyle... Şimdi saf bir çocuk gibi Stockhausen, Boulez ve Messian’ın kendi kafalarındaki dışarıya gittiklerini düşünmek isterdim. Düşünsenize güneşin değil dünyanın tutulduğu başka bir yer. Stravinsky de belki oralarda, onların müziğine sataşıyor. Postmodernizmin ağızları kuru sanatçı-gibileri diye dalga geçiyor onlarla. Bunların hepsi yokluk olmadığında mümkün tabii. Yokluğun mümkün olması en çok Stockhausen’in işine gelir çünkü. Dizgelerle oynamasını sever o. Yokluğun dizgesini de ne yapar eder bulur. Gürültüyü mesela, oynar onunla, baş tacı eder. Sonra bir anda ondan vazgeçer. Onun içinde yeni bir ses kalıbına rastlar. Rastlantı onun en yakın dostudur da ondan. En küçük rastlantıyı bir fikir haline getirir. 12-ses’in karşısına 100 bin sesle çıkar. Yüksek bir perdeden orkestraya, elektronik cihazlara ve suskun, sesi az çıkan nesnelere emreder. Buyurucudur. Ritim, süre, dayanma gücü, melodinin kadınsı içgüdüleri ve daha nice paramatreyi Darmstadt’daki bir yaz kursunda alınan narsist ilaçlarla kontrol eder, kontrol etmeyi bilir ama etmeyebilir diyelim şimdilik. Çünkü kontrol, her sese yeten dehası yaşlandığında başka titrek bir fikre, rastlantısal bir imgelem envanterine ulaşabilir. Belki John Cage gibi yeni bir ırmağın akıntısını güçlendirmedi ama onun müziğinden yayılan tuhaf ve eşitlenmesiz üslup dalga dalga olgunlaştı. Muhtemelen ölümünden sonra daha da saygınlık kazanacak. Öyledir ya zaten hep, iyi bir müzisyen olmak için illa ki ölmüş biri olmak gerekir.

Şimdi, arkasından sorulacak tuhaf soru: bundan sonra kime ve neye rastlayacak olabilir? Bu konuda en ufak bir fikrimiz yok elbet ama kabrin aralığından geri kaçanlar, onda bir uzvun tutulması kadar estetik veya kötürüm bir izlenim bırakacaktır muhtemelen. O bu izlenimde yine ileriye bakacak, 7 hayat sonrasının DJ’lerine, işaretlemeci ritim ve bassçılarına elektrik yollayacaktır. Diyelim bütün bunlar olmadı; o zaman neşeli bir iskeletten gelen petrol kıvamıyla, elektrik kesildiğinde DJ-set’in sürmesine yardım edecektir. Öte yandan kim bilir, Stockhausen belki de şimdi cehennemde Schubert’le birlikte yanıyor. Neden diyeceksiniz? Kontakte’nin reçel ve kahveyle hiç iyi gitmeyen huysuz dokusu yüzünden olabilir. Elektronik şeritle sıkıca birbirine bağladığı beş orkestra elemanının bedduaları yüzünden olabilir. Elektronik müziğin gelişimine yaptığı katkılardan dolayı işsiz kalan davulcuların ahını aldığından olabilir. Oysa 1964’te altı tane davulcu için Microphonie 1’i yapan da oydu. Ne dersek diyelim veya nasıl bir ölümden sonra hayat senaryosu yazarsak yazalım, müziğin kendini bu garip yollarla gerçekleştirme serüveninden en büyük payı alacaklardandır Srockhausen. Yukarıda söylediğim gibi belki ilerde kemikleri göründüğünde, müziğinin ürperticiliği daha da belirginleşecek, ayrıntılar üzerine yapılanma, dizgesellik, rasyonel bir perde arayışı daha da iyi anlaşılacaktır. Ama şu an üzücü olan Gençlik Şarkısı’nın ucuna gelmemizdir ya da Beş Üflemeli Çalgı’nın nefesinin kesildiğidir. 7 Aralık 2007 günü öncesi nasıl onun ve elektronik müziğin varoluşuysa bundan sonrası da onun yokoluşu. O bu yokoluş üzerinde de itinayla çalışacaktır. Bundan hiç kuşumuz yok. Au Revoir Karlheinz… kaytaz@gmail.com