İnekteki Keramet
Raife Polat
Özgür Gürbüz’ü tanıyanlar ilginç bir espri anlayışı olduğunu bilirler. Onun yanındaysanız sürekli gülümser, hatta kahkahalarla gülersiniz. Adam en ciddi konulara bile esprili yaklaşır. Son yıllarda çocuklarla ilgili her türlü üretime ciddi kafa yormaya başlayan bendeniz, çevre ile ilgili konularda çocuklara yönelik bilgilendirici hiçbir kaynağa rastlayamayınca Özgür’ün kapısını çalmıştım. Yıllardır kafa yorduğu alternatif enerji kaynakları, ekolojik pazarlama stratejileri gibi konular ve özellikle de müthiş eğlenceli tarzı nedeniyle aklıma başka biri gelmemişti doğrusu. Özgür de bana önce enerji konusunda bir kitap yazması gerektiğini söyledi. Yeni İnsan Yayınevi Özgür’den bu konuda bir kitap istemişti. Çok heyecanlandım duyunca. Çünkü söyleyecek söz çoktu bu konuda ve Özgür iyi söylerdi mutlaka! Sonra kitap çıktı. Adını duyunca gülümsedim. Ne bekliyordumsa! Özgür mührünü hemen kitabın kapağına basmıştı: “Enerji ve İnekler”. Enerji konusunda yurdum insanına, yurdum hükümetlerine bir şey anlatılacaksa tam da böyle anlatılmalıydı; muzip ama dosdoğru, sipsivri! ‘Ağır’ enerji sorunsalını rahatça anlayabileceğimiz, çözümleyebileceğimiz ve bizi eyleme davet eden bir dille... Enerji ve İnekler, Köpekler, Keçiler, Karıncalar... Söz Özgür’ün artık:
Kitabı okurken seni biraz da olsa tanıdığım için tarzına çok şaşırmamalıydım ama biliyor musun, şaşırdım. Çok çok zekice ve utanmadan sıkılmadan komikçe yaklaşmışsın olaya... Dolayısıyla sormadan edemeyeceğim; nereden geldi aklına hayvanların doğasıyla insanların deforme olmuş davranışlarını karşılaştırarak enerji meselesini ortaya dökmeye çalışmak?
Her şeyden önce biz insanlar oldukça vurdumduymaz olduk. ‘Dünya’yı tüketiyoruz ama keyfimiz pek yerinde. Doğanın dengesi falan kalmadı. İnsan kendini hiç sorgulamadan yaşıyor. Başkalarının eleştirileri de bir yere kadar. Ama iş insanları hayvanlarla kıyaslamaya gelince pek bir alıngan oluyoruz. Nedense, Ayla senden iyi deyince Necla’nın pek umurunda olmuyor ama ‘Sarıkız’ Necla’dan iyi dendiğinde Necla küplere biniyor. Hayvanlardan üstün olduğumuza inandırılmışız bir kere! Hayvanların enerjiyle ilgili bir kitaba bulaşmalarının birinci nedeni bu.
İkinci neden, insanların bu gezegenin tek hakimi olduklarına iyice kendilerini inandırmış olmaları. Hayatımızı bizden çok diğer canlıların hayatta kalmalarına borçlu olduğumuzu pek anlamış değiliz. Gezegende herkes birbirine muhtaç o halde herkes birbirinin yaşamına saygı duymalı. Bugün, insanlar hayvanların mikroskopla görülebilen o küçücük alanlarına girmedikçe hayvanlardan gelecek bir tehlikeyle karşı karşıya değiller. Hayvanların insanlara zararı bir kuşun kazara üzerinize pislemesinden ibaret. O da, pek sık olmadığı için, hayra yoruluyor ve gidip bilet falan alıyoruz. Biz ise her gün onlarca yüzlerce canlının canına okuyoruz. Lüks arazi araçlarımızın, gereksiz elektrikli aletlerimizin faturasını bizlerle beraber onlar da ödüyor.
Üçüncü neden ise, enerji gibi bizi birebir ilgilendiren bir meselenin teknik tanımların arasına sıkıştırılarak anlaşılmaz hale getirilmesini önlemekti. İşin özü şu; ne kadar çok petrol, kömür, doğalgaz ve nükleer santral, o kadar kısa hayat!
Hepimiz ‘enerji obeziyiz’ ya senin deyiminle. Kitabın da bu hastalıktan kurtulabilmenin reçetesini sunuyor aslında. Uygulaması zor bir reçete. Çoğu insana tadı kötü gelecek ilaçların. Ama dünyanın ve dolayısıyla kendimizin geleceği için bu reçeteyi uygulamak gerekiyor. Bireysel olarak bu reçeteyi uygulamak önemli ama tek başına yeterli değil. Büyük patronların da bu reçeteyi uygulamaya koyacağına inanıyor musun?
Gerçekten de hepimiz enerji obezi olduk. Televizyonu bekleme (stand by) konumunda bırakmamak için yapacağımız tek şey koltuktan kalkıp 2-3 metre yürüyüp bir düğmeye basmak, ama bunu yapamıyoruz. Aletlerin bekleme konumunda kalması çalışır konumda tükettiği elektriğin yüzde 5 kadarını tüketmeye devam etmesi demek. Bunun vakitsizlikle, unutkanlıkla açıklanması mümkün değil. Ütü evde en çok enerji harcayan alet ve biz çoraplarımıza, çarşaflarımıza ve iç çamaşırlarımıza kadar her şeyi ütülüyoruz. Elektrikli diş fırçasından, Edison’un bir asır önce icad ettiği ampullerden kurtaramıyoruz kendimizi. Bütün bunlar, enerji obezi adını verdiğim hastalığın belirtileri gibi. Bizim iyileşmemiz şart ama bunun doktor kontrolünde olması gerekiyor. Doktor da siyasi irade tabii. Bugün bizim eneri tüketmemizi isteyen onlarca firma var. Dünyanın 10 büyük firmasının 9’unun petrolle ilişkisi var; ya petrol, gaz satıyorlar ya da otomobil. Bu firmalar tabii ki sizin ‘enerji obezi’ olmanızı isteyecek. Ama anahtar bizim elimizde. Tüketmem derseniz, reklamlara, televizyonlara sırtınızı dönecek bir irade gösterebilirseniz bu iş olur. Yoksa hastalık ölümcül.
Ekolojik sorunların dünyanın sonunu getireceğini düşünen bizler, büyük patronlara sesimizi duyuramıyoruz hâlâ. Kadıköy’de iki yıldır dünyayla aynı anda tek ses olup mitingler düzenliyoruz. Senin gibi adamlar ısrarla yazıyor, yazıyor, söylüyor olacakları. Ama olmuyor işte; ‘duymak istemiyorlar’ sesimizi. Mesela Başbakanımız senin kitabını okur mu? Gönderdiniz mi ona da bir tane? Türkiye de Avustralya’daki son seçimlerde yaşanan duyarlılığı gösterebilecek mi bir gün?
Başbakan’a kitaptan bir örnek gönderilmedi. Göndersek okur mu onu da bilmiyorum, ama bu fikrini Yeni İnsan Yayınevi’ne ileteceğim. Şirketlerle, ticaretle bu kadar iç içe girmiş siyasilerden pek bir umudum olmadığını da eklemeliyim. Türkiye’de ekoloji hareketi, çevre hareketi hiçbir siyasetçinin sırtını çevirip gidemeyeceği bir hızla büyüyor ve büyüyecek. Çünkü, tüketim toplumu yaşamı tehdit ediyor. Bu yıl Kadıköy’de KEG (Küresel Eylem Grubu) tarafından düzenlenen mitinge kimler gelmiş diye bir bakınca şaşırıyor insan. Maraş’tan ovalarına çimento fabrikası kurulmasına karşı çıkan, Rize’den derelerine kelepçe vuracak baraja isyan eden köylüler yine meydandaydı. İnsanların burasına geldi. Yaşam hakkımızı tehdit eder hale geldi bu ekonomik büyüme safsatası. Kırk yıllık ağacı kesip masa yapıp satınca, gayri safi yurt içi hasılayı arttırdığını sanan ekonomistlerin geri dönüşüme gönderilme zamanı geldi de geçiyor. Türkiye’de yaşamı savunan politik bir partiye gereksinim var. Günümüzdeki parti ve politikacılarla bu işi gerçekleştirmek zor.
‘Robin Hood seragazlarını kontrol ediyor’ bölümünde, tuhaf aklama politikalarından, iç rahatlatma yöntemlerinden söz ederken Kyoto protokolünü tasarlayanların da benzeri girişimler içerisinde olduğundan dem vuruyorsun. Kyoto protokolüne dair bir soru işareti ya da belki yetersiz bir durum varmış hissiyatına kapıldım ben bunu okuyunca. Bir çözüm mü gerçekten Kyoto, yoksa atılması gereken bir ilk adım mı sadece?
Kyoto’nun küresel iklim değişikliğini çözmek için yetersiz olduğunu ama bir ilk adım olarak anlamlı olduğunu ben de kabul ediyorum. 1990 yılına göre seragazlarını 2012 sonunda yüzde 5,2 azaltacak bir protokolden bahsediyoruz. İklim değişikliğini durdurmak için bize ne lazım? 2020 yılına kadar endüstrileşmiş ülkelerin bu oranı yüzde 30’lara, 2050’de ise yüzde 70-80’lere yükseltmesi lazım. Bunun yanı sıra gelişmekte olan Türkiye, Çin ve Hindistan gibi ülkelerin de artış hızlarını yavaşlatan bir eğilim içinde olmaları gerekiyor. Bu tabloya bakınca, karbon borsası gibi firmaları üzmeyecek yöntemler bulmaya çalışmanın ve harcanan zamanın beni sinirlendirdiğini söyleyebilirim. Bangladeş’te milyonlar ölecek, Afrika’da kuraklık, sıtma yüzbinleri vuracak diyen bilim insanları birkaç firmanın ayak sürtmesi yüzünden olmadık işlerle uğraşıyorlar. Bundan sonra gidilecek yol belli. Petrol ekonomisinden güneş ekonomisine geçiş ve daha mütevazi bir hayat şart. Küresel ısınmayı durdurmak için yapmamız gereken, Nicholas Stern’in geçen yıl olay yaratan raporunda da belirtildiği gibi, sadece dünyadaki küresel hasılanın yüzde 1’iyle olabilecek bir şey.
Kitap aslında bir sürü rapor, sayısal veri, analizler, örneklerle kafamızda yeni bir pencere açarken, somut bir mesaj veriyor: Enerji tüketmeme hakkınızı kullanın! Çok güçlü ve doğal bir hak bu ama çoğumuzun ayırdında olmadığımız, üzerine kafa yormadığımız bir hak aynı zamanda. Çok kısaca söz eder misin bize bu hakkımızdan?
İstanbul’dan bir örnek vereyim. Bugün 10-15 milyonluk bir kent kuruyorsanız, insanları, enerjiyi metroya, tramvaya göre daha çok harcayan otomobil ve minibüs gibi ulaşım sistemlerine mahkum etme hakkınız yok. Bunu yaparsanız seçme şansı olmayan milyonlarca insana daha fazla enerji tükettirmiş oluyorsunuz. Bu da küresel ısınmaya ve küresel felaketlere yol açıyor. Halbuki bizim aynı ücretsiz sağlık, ücretsiz eğitim gibi; enerjiyi az tüketerek yaşama ve yaşatma hakkımız olmalı. Meyve suyunu tetra-pak ya da plastik şişelerde içmek zorunda bırakılmamam lazım. Enerjiyi tüketmeme hakkımız olmalı. En azından seçenek sunulmalı. Toplu ulaşım gibi konular bireysel tercihlere bırakılmayacağına göre şu anda düpedüz gasp edilmiş olan bu hakkımızın acilen tanınması gerekiyor. Son sözüm de bu olsun.
raifepolat@antipopuler.com