Gerçek Korkular
Yenal Yergün
af buyrun ama kuyruğuna takılmış bir -fobi etiketiyle ortalıkta dolaşan korkular bana pek fabrikasyon geliyor. bu girişten sonra hemen gardımı alıp, kuduzun son aşamalarında görülen hidrofobi gibi istenç dışı durumlardan bahsetmediğimi belirteyim. benim derdim, gerekli gereksiz kırk çeşit grek kelimenin sonuna bir -fobi ekleyerek seksen türlü korku yaratılması ve en yakışanın seçilip ilgili kişiye yapıştırılması.misal, kuduz virüsünün yol açmadığı su korkusundan bahsedelim: aquafobi. nedir? aquafobikler en hafifinden büyük su kütleleri karşısında güvensizlik duyan ve uzak duran, ama işi yağmurlu havalarda boğulucam korkusuyla dışarı çıkamamaya kadar vardırabilen bir insan grubu. nedir sebebi? denir ki bu kişiler, geçmişlerinde kötü bir deneyim ya yaşamıştır ya da görmek / işitmek / ürkmek suretiyle çok debelendiğinde insanın bir kaşık suda bile boğulabileceğini öğrenmiştir. işbu fobiyi deneyim yoluyla geliştirenleri hayatta nasıl bir zevkten mahrum kaldıklarına ikna edip bazı teknik / taktiklerle (asla itmeyi kastetmiyorum) suyla barıştırmak gayetle mümkün iken, bir de hiçbir uyaran olmadığı halde içgüdüsel olarak sudan korkanlar vardır ki, işleri bir nebze daha zor. tıpkı yükseklik korkusu gibi bu içgüdüsel korkunun atalardan miras kalan bir genden kaynaklandığı savı eğer doğruysa, o genin bulunup haddinin bildirilmesi an meselesidir. ama bunu beklemek istemeyenler hipnoz yoluyla da su korkusundan arınabilir. bunun başarılı örnekleri çoktur ve işte bu noktada tepem atıyor. eğer hipnoz bir geni bloke etmeyi başarıyorsa, o kendini bilmez genin hakkından kendi kendimize niye gelemeyelim?
çocukluğunda ağaç tepelerinden inmeyen, avuç içleri pörsüyene kadar denizden çıkmayan biri olarak hariçten gazel okuyomuşum gibi gelebilir. “demek ağaçtan düşen ya da boğulma tehlikesi atlatan ataların gen haritana miras bırakmamış. ama gel bir de aynı düşme rüyasını tekrar tekrar görenlere sor bakalım,” diyeceksiniz. “yükseklik korkusuyla baş etmek kolay mıymış?” aslında hiç te öyle hariçten gazel okumuyorum. çoğu kişi gibi ben de düşme rüyaları görürüm ve aslında bir aquafobik olmam gerekirdi su delisi yerine. hatırlamadığım bi anımı anlatayım: akçakoca denizini bilen bilir, en sabıkalı denizlerden. henüz emekleme dönemindeki yenal sahilde kumla oynamaktadır. anası dayısıyla şiddetli bi tavla maçına dalmışken kafayı kaldırıp birden ne görür? daha doğrusu görmez? evet. yenal’ı şeytan deniz alıp götürmüştür. panik halinde sağa sola koşturmaya başlamışlarken dayım birden suya batıp çıkan beyaz bir poşet farkeder. evet yine bildiniz. kıçımdaki bezin içine hapsolan hava sayesinde şamandıra gibi dolanmaktaymışım denizde. velhasıl, dayım bir çırpıda koşup beni bezimden tuttuğu gibi çıkarıyor. sonrasını bilmiyorum. hoş öncesini de bilmiyordum ya... şimdi... artık ortamda nefes alamadığını ve istemediği halde bolca tuzlu su yuttuğunu farkedecek kadar uzun süre ampül gibi asılı kaldığını sandığım ve bunda bir terslik olduğunu anlayacak bilinç düzeyinde olduğunu umduğum bir bebenin, sonraki yaşamında denizden en azından biraz çekinmesi gerekmez mi? travma unutulur mu? demek unutulurmuş. e siz de unutun gitsin.
demem şu ki, bütün mesele sahip olduğunu sandığın fobiyi alt etmeyi bilinçli ya da -siz bir şekilde isteyip istememekte. bir de “fobi” olmayan gerçek korkular var tabii. asıl onların üstüne gitsek ortada fobi mobi kalmaz.
höt korkusu
işte bütün korkuların atası ve baş müsebbibi budur. yukarıda bahsi geçen / geçmeyen tüm fobiler döt korkusundan beslenir. kimileyin hayatta kalma dürtüsü işaret edilerek bu korkunun yararlı hatta teşvik edilesi olduğu önerilse de, köt korkusundan nasibini almamışlar üzerine düzülen methiyeler bu önermeyi bastırır. genel eğilim, zöt korkusu sahibi olsa da yiğitliğe pokemon çalmamak için belli etmemek yönündedir. dolayısıyla teşhisi zor bir korkudur. zaten tedaviyi kimse kabul etmez. bu kişiler hayatın katakullisine gelip löt üstü oturmak suretiyle doğal yoldan onulur.
aşık olma korkusu
edepsiz erkeksi hayvanlar arasında daha çok ilk aşkı anaları olan kümede baş gösteren bir korkudur. bu korkunun tetikleyeni dikkatsiz anadır. daha bebe aklıyla bildiği yaşamının merkezindeki kişinin, kalbinin atışını ezbere bildiği kişinin artık ona güzelim memesindeki sütü vermeyi kesmiş olmasının şaşkınlığı içindeyken, anacığının bir de üstüne dikkatsizce fazla ısıttığı o garip tatlı süt ile ağzını yakması bu korkuyla tanışma anıdır. pek kolay iflah olmazlar. ilk buluşmada suratına üflenen potansiyel sevgili de potanslarını alır gider zaten.
elektrikli kadıncıl yumuşakçalar arasında ise yaygınlıkla “eeeh, baban değilim kızım ben senin,” deyip, demekle kalmayıp çekip giden bir erkeksi hayvan tarafından ısırılan yumuşakçalar muzdariptir bu korkudan. tetikleyeni dikkatsiz babadır. yatak odasının kapısını aralık unutan babişko, aslında kimi daha çok sevdiğini ayan beyan ortaya koymuştur işte. sırtından vurmuştur. tedavi için bu devirde babana bile güvenmiycen teranesi yutturulmaya çalışılsa da, devir hiç değişmediğinden plasebo çakozlanır, terapi çakar.
ihtiyarlığında yalnız kalma korkusu
bir önceki korkunun bittiği yerde başlar. katalizörü zamandır. ama zamanın her zamanki kafa karıştırma hüneriyle tetikleyeni aşık olma korkusunun bitmesi midir yoksa moruklamaya karar verince mi aşık olma korkusu biter bilemiyeceğim. oraya gelmedik hocam. sormayın sınavda.
farkında olmadan gülücem korkusu
ciddiyetin matah bi şey olduğunu düşünenler arasında yaygındır. gülmemek için habire pirzola yerler. e tabi gülünecek bi şey değil bu. kronik vakalarda kendime güldürecem korkusuna dönüşür. zamanında müdahale edilmezse dönüşü yoktur. panzehiri kendine güldürmektir. ironi değil.
bu korkunun bi de tamamen başka telden çalan bir çeşidi var. trajikomik öğesi, korkan kişinin aslında gülmeyi çok sevmesi. heyhat eliyle gülüşünü gizlemeden duramaz. her türlü güvensizliği kazanca dönüştürmeyi şiar edinmiş cibilliyetsizler tarafından çok sömürülür bu korku. tedavisi aynaya bakmamak ya da dişleri cillop gibi yapmaktır. daha çok ikincisi tercih edilir.
lost’un son bölümünü kaçırma korkusu
yaşamadan ahkam kesmenin yerli mi yersiz mi olduğuna dair tartışmalara gebe bir yabancı dizinin fanatikleri arasında yaygındır. gerçek hayatla fantazi dünyası arasındaki denge tutturulamazsa koltuk patatesliğine dönüşme riski taşır. e tabi patatesler hiçbi şeyden korkmazlar. koltuk patatesliğinin bilinen bi tedavisi olmayıp kendi kendine geçmesi beklenir.
sevişmenin orta yerinde tükrüğüm boğazıma kaçacak korkusu
nefes egzersizleri önerilir.
fırıldak korkusu
fırıldaktan da korkulur muymuş demeyin. binbir türlüsü mevcut. çeken bilir. eskimeyen solcular için “gün olur devran döner ben de dönerim,” diyen bir ahbap cismine bürünürken bu korku, uçkur kafalılar için mesela, ıslık çalana dönmeme ve hemen ordan tırıs tırıs topuklama şeklinde tezahür eder. bazısı içinse, misafirlikte gitmek zorunda kaldığı tuvalette işini gördükten sonra elini attığı tuvalet kağıdı rulosunu, çekmesiyle gelen son parçanın topaçipi etkisiyle boş fırıl dönmesidir. kabızlığa veya kullanma alışkanlığı olmadığı halde cebinde kağıt mendil taşımaya yol açar.
tıkanma korkusu
bu korku... eee... ııııııh.... yani şeyyyy. haya nanı! yengerg@hotmail.com