Nick Hornby, Biz


Tayfun Polat
Yaşamındaki her anı bir futbol takımının tarihiyle açıklayabilen bir edebiyat öğretmeni, karşısına çıkan her duruma uygun ilk 5 listeleri yapan, 30’larının ortalarında bitirdiği ilişkisiyle tüm ilişkilerinin muhasebesini yapmaya başlayan bir plak dükkanı sahibi, babasının yaptığı bir yılbaşı şarkısının geliriyle bütün hayatı boyunca çalışmadan yaşamış bir mirasyedi, hippi ve boşanmış anne babasının kendi ilkeli yaşamlarıyla yetiştirmeye çalıştıkları, intihara meyilli annesinin dünya görüşünün altında ezilen ve bir baba figürü araya 12 yaşındaki ortaokul öğrencisi, iki çocuklu, mahallenin polikliniğinde çalışan doktor anne ve onun yerel bir gazeteye yazdığı yazılarda dünyaya duyduğu tüm nefreti kusan kocası, insanlara dokunarak onların hastalıklarını iyileştiren ve insanlara iyi olmayı öğreten bir sahtekar, alkole ve genç kızlara düşkün bir televizyon programı sunucusu, engelli oğluna vakfettiği hayatını ve dindarlığını artık taşıyamayan bir anne, kızkardeşinin ölümünden sonra bir türlü toparlayamamış ve kendini alkole, uyuşturucuya vermiş, bürokrat babasından nefret eden bir genç kız, müziksiz yapamayacağını düşünen ama artık müzik de yapamayarak pizzacıda çalışan bir genç adam, tüm yaşamını idolü olan kaykaycının yaşam öyküsüne göre yaşamaya çalışan 16 yaşında genç bir kaykaycı. Tüm bu karakterler Nick Hornby kitaplarından alınma. Yanıbaşımızdaki herhangi biri ya da çoğu zaman bizim gibi insanlar. Nick Hornby’nin yazdıklarındaki maharet de bu olsa gerek, gündelik yaşamı, herhangibirinin öyküsünü, eksik olmayan bir mizah anlayışı ve sıradan cümlelerle anlatmak.
 
Hornby’nin ilk kitabı çıkalı sadece 15 yıl oldu. 35 yaşında yazdığı “Fever Pitch”de (Futbol Ateşi) futbolun doğduğu yer olan İngiltere’de, futbolun ne olduğu ya da neler olabileceği üzerine yazılabilecek en iyi kitaplardan birini, taraftar olmanın amentüsünü anlatarak başladı işe. Filmindeki gibi kurgusal bir öykü değil, tamamen kendi yaşamından sayfalara döktüğü bir düzmetindi bu. Ama ne metin. Babasıyla tek ilişki kurma biçimi maça gitmek olan 11 yaşında bir çocuğun gözlerinden Arsenal Kulübü’ne olan bağlılığın doğuşu, yaş ilerledikçe ve yaşamın ne yaşanmaz bir şey olduğu idrak edilmeye başlandıkça Arsenal’i tutmanın kader olmaya başlaması, kişiselliğin ve entelektüelliğin gellişimi ama Arsenal’in sabit kalması. Tabii Arsenal’in başında Wenger yok o zamanlar, şimdiki Beşiktaş’tan beterler. Dolayısıyla edebiyat, müzik, kadınlar ve yaşam üzerine kütüphanelerce bilgiye sahip olunsa da, yaşamın tüm keyifsiz anlarına denk gelecek bir Arsenal maçı bulunabiliyor. Yaşamın tek keyifli anlarıysa Arsenal’in nadiren kazandığı kupalar ve şampiyonluklar. Futbol’un nasıl bir oyun olduğunu, sanayileşen futbolda nelerin kaybedildiği, her şeye rağmen bir takım tutmaktan neden vazgeçilemeyeceğini daha iyi anlatacak, bu kadar kişisel ama bu kadar genel bir başka kitap yazılmadı daha. Ve bu ilk kitapla birlikte Hornby, alamet-i farikasını ortaya koymuş oldu; herkesin bildiği ya da bilebileceği öyküleri, herkesten daha zekice yazmak.
İkinci kitabı “High Fidelity” (Ölümüne Sadakat), memlekette de tanınmasını sağladı Hornby’nin. Daha doğrusu kitaptan uyarlanan efsane film. Film kısa sürede kült mertebesine ulaşınca (Stephen Frears’in de hakkını vermek lazım, çok başarılı bir uyarlamaydı) Türk okurunun Nick Hornby’yi okuma potansiyeli keşfedildi ve çok şükür Sel Yayıncılık teker teker basmaya başladı kitapları. Gelelim kitaba; ya da gelmeyelim, önce gidelim, kendimize bir kahve alalım...
 
Bu kitap seni anlatıyor...
Hayattan beklediklerini gerçekleştirememiş, aslında pek de bir şey beklememiş, 35 yaşında, müzik düşkünü ve plak dükkanı sahibi Rob, sevgilisi Laura tarafından terkedilir. Aynı hatayı defalarca tekrarlaması Rob’u ilişkilerini gözden geçirmeye yöneltir. Bütün ilişkileri arasından kendisine en fazla acı çektiren beşini mercek altına alır. Laura listeye bile girememektedir. Ancak sayfalar ilerledikçe Laura önce llk beşe girer, ardından hızla yükselmeye başlar. İşte bunca klişe bir konusu var Ölümüne Sadakat’in. Ancak insana ilişkiler konusunda çok iyi bildiği ama hiç düşünmediği öyle şeyler söylüyor ki, okunması gereken ilk beş kitap listesinin zirvesine oturuyor. Hele biraz müzikle ve müzik tarihiyle mesainiz olduysa aralara işlenmiş detayları ve esprileri daha çabuk kavrıyor, hatta kendinizi bir şey sanıyorsunuz. Plak dükkanında çalışan ve sadece müzik bilgileri yüzünden müşterileri ezen ucube Dick ile Barry için ayrı bir parantez açılması lazım ama yazacak çok kitap var daha. Kitabı okuyan erkeklerin neredeyse tamamının “bu kitap beni anlatıyor,” diye birbirleriyle kavga ettiğini söylersek sanırım nasıl bir kitaptan bahsettiğimiz biraz daha belli olur. Tabii sadece erkekleri de anlatmıyor kitap. Örneğin, ilişkilerin başlarında satenler, danteller ve birtakım albenili kumaşlardan yapılmış kadın iç çamaşırlarının içindeki pamuk oranının ilişkinin ilerlemesiyle arttığı ve tavsamış bir ilişkide çekmeceler dolusu pamuklu iç çamaşırı olduğu gibi bir saptamayla kitap, kadınlar hakkında da çok şey söylüyor. Hele bir de karışık kaset nasıl yapılır bölümü var ki... İçinde bu kadar müzik olan bir kitaba ancak bu kadar güzel bir isim verilebileceğini de belirtmek isterim. Türkçe’ye çevrildiğinde anlamı teke inmiş olsa da.
Hornby’nin filme çekilen üçüncü kitabı “About a Boy” (1 Erkek Hakkında), adı üzerinde yine bir erkek öyküsü. Hiç çalışmamış, bütün vaktini kadınlar, spor, pop kültürü ve cool olanı yapmaya adayan mirasyedi Will’in boşanmış ve çocuklu ebeveynlerin dayanışma toplantılarından hatun kapatmak gibi yeni bir uğraşı vardır. Olaylar öyle bir gelişir ki kendini intihara teşebbüs eden bir annenin tuhaf oğlu Marcus ile vakit geçirirken bulur. Marcus, hippi annesinin aslında intihar etmeye çalışmasına neden olan tüm başaramamışlıklarını üzerinde taşımaktadır. Bol paça pantolanlar, örgü kazaklar, gözlük takmak, vejeteryanlık, en sevdiği şarkıcının Jonnie Mitchel olması gibi. Ama sadece 12 yaşında olunca okuldaki acımasız veletler için yeterince malzemeye sahiptir. Will’in hiçbir derinliği olmayan ama cool yaşamı Marcus için en azından değişiktir. Ve o yaşama musallat olmaya karar verir. Yine tipik bir öykü. Şaşırtmacası az, insancıl. Hornby yazınca bu öyküyü okurken müstehzi bir gülümseme eksik olmuyor insanın yüzünden. Tabii sayfaları bir 36 yaşındaki yetişkin Will, bir 12 yaşındaki çocuk Marcus dilinden anlatırken ortaya konulan perspektifleri karşılaştırmak biz okura düşüyor.
 
Bir sonraki kitabında evlilik müessesesini ele alan Hornby, okurken en çok güleceğiniz kitabı olan “How to be Good”u (İyi de Nasıl?) yazdı. Katie ve David’in tıkanmış evliliği yürümemektedir. Dünyanın en aksi ve kötü niyetli insanlarından biri olan David’e dayanmak için çocuklarına ve hastalarına kaçan Katie’nin işi gerçekten zordur. Çünkü çocuklar da baş belasıdır ve artık klinikteki hastalarına da uyuz olmaktadır. Günün birinde David eve İyiHaber adında birini getirir ve İyiHaber’in bir süre onlarda kalacağını söyler. İnsanları dokunarak iyileştirdiğini iddia eden bu tuhaf yaratığın tam bir sahtekar olduğunu düşünen Katie, zamanla kocasındaki muazzam dönüşüme kayıtsız kalamayacaktır. Evlerinde bir sahtekarın konuşlanmış olmasına rağmen en çok istediği şey gerçekleşmiş, kocası “iyi” bir insan olmuştur. Hatta evdeki tüm oyuncakları dağıtan, mahalleliyi herbirini evlerine sokakta yaşayan bir çocuğu almalarına ikna eden, bambaşka bir insan olmuştur David. Bireysel iyilikle toplumsal iyiliğin arasındaki denge şaştıkça bir orta sınıf ailenin liberal, entelektüel görüşlerinin ne kadar zayıf temeller üzerine kurulduğu da ortaya çıkmaya başlar. Hornby, evlilik kurumunu mercek altına alırken, toplumsal ikiyüzlülüklerimizle de dalga geçer. Kitabın bir diğer özelliği de ilk üç kitaptaki gibi erkek bakış açısı yerine, tüm hikayeyi bir kadının bakış açısıyla okuyor olmamız.
 
İntihar etmemenin yolları
Ardından “A Long Way Down” (Düşerken) geldi. Yılbaşı gecesi Londra’nın en yüksek binası Toppers’ın tepesinde karşılaşan dört kişinin tek bir ortak noktası vardır, birazdan intihar edecek olmaları. İntihar etmemeleri için tek neden de orada dört kişi olmalarıdır. Bu ortak payda ile birbirlerine bağlanan, hiç alakasız dört kişi, o gece intihar etme işini topluca erteler. Olayların gelişimi başınızı döndürür, sayfaları şaşkınlıkla çevirirken, bu dört kişi zamanla birbirlerinin yaşamına sıkıca bağlanır. Kendileri de bir anlam veremez, çünkü tek ortak noktaları o gece intihar etmek için oraya çıkmış olmalarıdır. Ama bu zaten yeterince güçlü bir bağdır. Televizyon programı sunucusu Mark, alkol ve genç kızlara düşkün, bu yüzden defalarca manşet olmuş bir ünlüdür. Küçük yaşta bir kızla ilişki kurduğu için hapse girerek bütün kariyerini mahvettiği için çatıdadır. Maureen bütün yaşamını engelli oğluna adamıştır. Dinibütün bir Hristiyandır. Ancak artık bu yüke katlanamamaktadır. Din, onun yaşamını geri vermeyecektir. Kızkardeşinin ölümü Jess’i çok sarsmıştır. O, sarsılmamış gibi yapıp uyuz olduğu ebveynlerine ve yaşama karşı saldırganlık maskesini takmış ama maskenin altında yapayalnız ve gencecik bir kızdır. JJ sevgilisinin ardından Londra’ya gelmiş bir Amerikalı’dır. Muhteşem müzik grubu dağılmış, sevgilisi onu terk etmiş ve artık bulabildiği tek iş olan pizzacıda çalışmaya başlamıştır. Müzik ve edebiyat içine düştüğü açmazı sadece daha karışık hale getirmektedir. İşte karakterlerimiz bunlar. İşin güzel tarafı ise her bölümü ayrı bir karakterin gözünden okumak. Anlatımın sürekli biçim değiştirdiği dinamik bir okuma.
Aslında Hornby’nin yazma yeteneği, daha doğrusu olayları ilişkilendirme biçimi ve kurgusunu anlamada en önemli kitabı “The Pollysyllabic Spree” (Hece Cümbüşü). The Believer dergisine yazdığı “Stuff I’ve been Reading” (Okuduğum Şeyler) başlıklı köşe yazılarından derleme olan bu kitapta, Hornby’nin düşünme biçimlerinin çeşitliliğini hayretle okuyorsunuz. Dickens, Çehov, Salinger gibi ustaların kitaplarını yorumlarken mesela bir cümlenin güzelliğini Tierry Henry’nin attığı bir golün güzelliğine koşut bulmasını ya da Çehov’u “Siktiriboktan kibirini bir kenara atmak zorundasın, artık çocuk değilsin... Yakında otuzuna gireceksin!” diye azarlayışını bulabiliyorsunuz. Bir ay boyunca hangi kitabı nasıl ve niye okuduğunu, o ay nasıl vakit geçirdiğini tüm röntgencilere açarak yazıyor her bölümde Hornby. Dolayısıyla tanışıklığınızın artması için çok iyi bir fırsat sunuyor.
 
Melekle Konuşma” adında bir öykü derlemesi ve Türkçe’ye henüz çevrilmemiş “31 Songs” (seçme müzik yazıları) ve “Housekeeping vs. The Dirt” (Hece Cümbüşü’nün devamı) isimli kitapları da bulunuyor Hornby’nin. Sel’den onları da bekliyoruz doğal olarak.
 
Şimdi yeni kitabı “Slam!” (Çat!) raflarda. Okunmamış olması olasılığı daha yüksek olduğu için lafı dolandırmayacağım fazla. Bu sefer 16 yaşında bir çocuğun dili ve dünyası var karşımızda. Ve İngiltere’nin en garip sorunlarından biri; çocuk yaşta anne baba olan gençler. Takribi okuma süresi 1 gün. Yani yine su gibi akıyor metin.
 
Anlayacağınız Hornby size kendinizi anlatıyor. İlişkilerinizi, burjuva ikiyüzlülüklerinizi, çocukluğunuzu, meraklarınızı, çelişkilerinizi. Aslında kendini anlatıyor sadece. Çünkü bizim gibi biri o da. Sadece yazabiliyor.
 

Not: Düşerken’in film haklarını Johhny Depp’in aldığını ve filmin yakında çekilmeye başlayacağını da buradan müjdeleyelim bari.

tayfunpolat@hotmail.com