Suyum ben bırak gideyim
Osman Kaytazoğlu
Sancılanıyorum. Şehrin uyarıcıları uyutmuyor. Onun bütün yıkık dökük, derme çatmalığına her varışımda, görünümün herkesle düşüp kaldığını görüyorum. Buradan, bir köye geçişin en zorlu ve azgın yolları aşmayı gerektiren manzarasından. Bazen, yağmurun gökyüzünü yere damlattığı o küçük birikintilere dair genişleyen dair-eler aklıma geliyor. Daireler büyüyor ama suyun duruluğu hâlâ hatasız. Botlar, ucu delik çoraplar ve yalnız başına yürüyenlerin aklında bütün bit yeniği. Çocukken bir suyu durdurmak isteğimi hatırlıyorum. Onun dere-ırmak-sel evrimini bir ay içerisinde geçirebilecek kadar tehlikeli olduğunu, içinde anarşist yakalanan o hiç beklenmedikliğini aklımın ucuna getiriyorum. Varlık o ırmağı izlediğim kayanın ucunda biten bir tutam otmuş meğer. Kayanın dibindeyken onun üstüne devrilecek oluşu yüzünden duyduğun korku mu daha büyük yoksa, o devrildiğinde çekeceğin acı mı? İşte bütün mesele bu. Kadınların apış aralarını gözlem altına aldığımız o kırık çatılı hamamda yıkanırken, kafamıza dökülecek suyun sıcaklığıyla ilgili endişelerimiz de, Krilov’un kayanın dibindeki bu korkusuna benzerdi. Tekme tokat temizlendiğimiz o sıcak ortam... Sonrasında ufalanmış bir çocukluk. Farkına varmadan kaşınıyor, bitlenmiş. Anne tedirgin oğlunu daha özverili yıkıyor. Bu kadar özveri çocuğun canını acıtıyor. Suyun sıcaklığı ayarlanmamış, çok sıcak. Suyu tazyiklendiren araç yenilerinden olduğu için çocuk onu telefon sanıyor. Alo, kimsiniz? Daha telefonda doğru dürüst konuşabilecek yaşa gelmediği için ilk pratiklerini duşta yapıyor. Kafa derisi yandıktan sonra en büyük düşmanı oluyor.
Alo! Benim ben, Sigmund. Şimdi biliyorsun ki, artık o suyun içinde, en ufak hata bile bağışlanmıyor. Çocuk içten ve savunmasız yalvarıyor: “anneciğim çok korkuyorum!”. Biliyor suyun kafasıyla birlikte karıncalandığını. Başka bir çocuğu anımsıyor, o çocuğu herhangi bir yerden tanıyabilirsiniz; Stephane Mallarme’ın taklidi olan İstemihan Alarm’ın bir öyküsünden belki de, kim bilebilir... Bir şişe kapıyla eşiğin arasına sıkıştığında sanki kendi kafası sıkışmışçasına acı çekiyor. Ya da kadının biri, halının üstüne bir kova suyu döktüğünde başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oluyor. Karşı balkonda bir pantolonu kıçından ayaklarına doğru sallandırılmışken gördüğünde, kendi aklındakiler dökülecekmiş gibi oluyor. Biri ansızın karşısına çıktığında, işte tam o anda, o tehlikenin yavaşlığına rağmen hemen içinden o sesi duyuveriyor:
PeE!
Korkuttum mu?
Onun durgunluğunun on misli kalp atışının nedeni geçmişten gelen gölgeleri başka silüetlerde görmesiydi. Acaba, okulda topunu aldığım için bana yumruk atan mıydı önümden geçen, yoksa 100 oyunlu kasetini geri vermediğim bakkalın oğlu mu? Kahretsin, geçen gün ona bakarken yakalandığım kız herhalde şuradaki. Kalbinin ritmini ancak benzetme oyunuyla dindirmeye çalışıyor. Hayatının ikinci çemberinde yer edenlere, hafızanın ağırlığından kurtulanlara ya da bütün alış-verişleri bitmiş olanlara benzetiyor. Uyumaya çalışırken gelen kötü düşünceleri kovmak için uyguladığı metod, en kalabalık sokaklarda yürürken de geçerliliğini koruyor. Şimdi biraz soluklanalım o zaman, manzara güzel, suyun duruluğu hatasız, ejderha’nın boyu kısa, kayanın içi boş, hamamın çatıları onarılmış, apış araları kilitli, kapıların eşiği yok.
kaytaz@gmail.com