UCUBELEŞTİREMEDİKLERİMİZDEN MİSİNİZ?
Müge Ersan
Rönesans döneminin aydınlanması sırasında sanat dünyasında bir hayli tartışmayı da beraberinde getiren bir garip yaklaşım vuku bulur. Her şeyi kaba hatlarıyla ve formunu bozarak ortaya koyan; grotesk. Resim, heykel ve edebiyatta kendine hızlıca yer bulan Grotesk, sahne sanatlarında da varlığını bir nevi kara komedi olarak tanımlar. Bu tip bir yaklaşımla sunulan her performansta tuhaf görünümlü bir görsellikle hikâye anlatılırken tam gülecek gibi olursunuz, birden beyninizde –ya da muhtemelen vicdanınızda- yanan bir ışıkla ise birden kendi gerçekliğinizden iğrenme duygusuna sürüklenirsiniz. Kelime kökü; mağaralarda bulunan insan ve hayvan görselliğinin birbirine karıştığı çizimlerden gelmekte olan grotesk; birçok eserde insanın giderek hayvana dönüştüğü hatta canavarlaştığı bir form olarak karşımıza çıkar. Önceleri yorumlanmakta zorlanılan bu ne idüğü belirsiz görsellik giderek tüm sanat dallarında kendine yer bulur. Çünkü bir sanat eseri gerçekleri olduğu gibi göstermenin ya da şaşırtıcı bir hayal dünyası yaratmanın ötesinde devrine ışık tutan bir bakış açısını da içinde bulundurmalıdır. Her dönemin düzen koyucuları ise her yeni şeyi olduğu gibi bunu da “ucube” yaklaşımıyla ötekileştirmeye çalışmışlardır. Zaman ise kendi gerçekliğini ortaya en etkili biçimde yansıtan bu yaklaşımın gereken yerini almasını sağlar.İki savaş görmüş olan dünyanın yeni nesilleri artık klasik güzellik hayranlığının ötesine geçerek çirkin olan her şeyin zaten insanlar tarafından bilerek ve isteyerek yaşandığını gördüklerinde güzeller güzeli kahramanlardan çok; bir böceğe, fareye, örümceğe hatta bir yaratığa dönüşen kahramanların safına geçer. Böylece önemli olanın sadece güzel bir görüntü vermek değil, güzelliğin ve estetiğin tüm yaşam alanlarına ve dinamiklerine yansıması gerektiğine dikkat çekerler.
Her sanat dalında kendini gösteren grotesk konusunda özellikle 20 yy. itibariyle en bilinen eserlerden biri Picasso’nun, ona “Bunu siz mi yaptınız?” diye soran generallerden birine “Hayır, siz yaptınız,” diyerek tanımladığı İkinci Dünya Savaşı tasviri olan “Guernica”sıdır. Kübizmin şaheserlerinden biri olan tablo, savaşın gerçek çirkinliği ile elbette ki yarışamaz. Ama bu gerçek çirkinliği kabul etmiş olanları garip şekillere dönüştürerek tasvir eder.
Her ne kadar her savaştan sonra hiç kimse bu çirkinliğe daha fazla dönüşme taraftarı gibi görünmese de savaşlar hiçbir zaman son bulmaz. Giderek bir canavara dönüşen insan zamanla neyden neye dönüştüğünü ve bu dönüşümün ne kadar hızlı olduğunun farkına varmaz hale gelir ki; bu da kayıtsızlığı ve olağanlaşan çirkinliği gündelik hale getirir. Ortalıkta hep dönen bir güzellik ve insanlık yalanı vardır ama insanlar birbirlerini tanımadan boğazlamak isteyen canavarlar haline, kentler giderek her şeyi yutan gri devlere dönüşür. Çünkü bu dönüşümün farkındalığı bunu planlayan güç sahiplerinin işine gelmez.
Gücünü yitirme korkusuyla her şeye saldıranlar, aç gözlülüklerinden, her ne kadar giderek hayvanlaşan bir görüntü veriyor olsalar da aslında hiçbir hayvanın bu kadar planlı bir şekilde saldırganlaşmadığı gerçeğini önemsemezler. İçinde hâlâ bu bilinci taşıyan ve her şeyin giderek daha fazla çirkinliğe dönüşmesine seyirci kalmak istemeyenler ise insanın içindeki bu canavarlaşma gücüne değil o canavarın bir yerlerden dışarı çıkmaya bu kadar hevesli olarak bekliyor olmasına şaşırırlar.
Demek ki; medeniyet adı altında benimsenen ve savunulan tüm değerlerin yıkılması aslında an meselesidir. Olması gereken medeniyet seviyesi, şartlar müsait olduğunda dışarı fırlayan içimizdeki o küçümsediğimiz ilkel insanı saklamaya yetmez. Mesele artık evrime inanmak ya da inanmamak meselesi değildir. İnsanın, o övündüğü, insanlıktan kendini her gün uzaklaştırıp, garip bir mahluk haline dönüşmesidir.
Grotesk’in edebiyattaki en güzel örneklerini vererek gerçekliğin en çirkin hallerini tüm detaylarıyla ortaya sermiş olan Umberto Eco; bu ay aramızdan ayrılmasına kadar sadece kurgu eserleriyle değil araştırma kitaplarıyla da belleklerimize ışık saçmıştır. Üstat Çirkinliğin Tarihi adlı kitabında şöyle demiştir; “Bir gökdelenin ya da bir uçağın patlamasından dolayı parçalanan vücutları görüyor ve yarın sıranın bize de gelebileceği korkusunu yaşıyoruz. Bu tip şeylerin sadece manevi anlamda değil, fiziksel anlamda da çirkin olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunu hayatın aptalın biri tarafından anlatılan ses ve öfkeyle dolu bir hikâyeden başka bir şey olmadığına inananların kaderciliğiyle kabul etsek bile, bu görüntülerin aynı zamanda şefkat, kızgınlık, isyan ve birlik içgüdüsü uyandırmaları gerçeğinden bağımsız olarak bizlerde tiksinme, korku ve iğrenme duyguları uyandırmalarıdır. Estetik değerlerin göreceliğiyle ilgili hiçbir bilgi, çirkinliği hiç tereddüt etmeden fark ettiğimiz gerçeğini değiştirmez; biz de bunu bir keyif objesine dönüştüremeyiz. Bu yüzden çeşitli yüzyıllarda sanatın niçin ısrarlı bir şekilde çirkinliği resmettiğini anlayabiliriz. Sanatın sesi ne kadar aykırı olursa olsun, bizlere bu dünyada amansız ve kötü şeylerin olduğunu sık sık hatırlatmaya çalışmıştır. Bu kitaptaki birçok kelime ve resmin bizi bir insan trajedisinin çarpıklığını anlamaya itmesindeki neden budur”.
İnsanın insana, hayvana, şehre, toprağa karşı vahşetin her türlüsünü kullandığını gördüğümüz şu günlerde; kimi fotoğrafları ibret olsun diye, kimilerini ise sadece öfkemizden paylaşırız. Çünkü bu gidişe bir dur deme arzusunda olanlar bunun ancak insanın bu giderek o beğenmediği ucube canavarlara dönüşen ruh halinden sıyrılmasıyla gerçekleşeceğini bilir. muge.ersan@gmail.com