Fotoğraflar: Aylin Güngör

Tanıştırayım: UMUT ADAN


Tayfun Polat
Umut Adan ismini 4 yıl önce duydum ilk kez. Müzikal birikimleri ve zevklerine çok güvendiğim iki dostum Hakan Tamar ve Mete Avunduk fısıldadılar adını. Ne yalan söyleyeyim, ilk başta bende bir elektriklenme olmadı müziğini dinlediğimde. Bu devirde orijinal sound’uyla Anadolu rock. Sonra biraz daha malumat edindim. Tüm kayıtlarını analog olarak ve hatta devrin ekipmanlarıyla yaptığını ve sadece plak olarak yayınladığını öğrenmem ilgimi çekti. Demek ki bir audiofil ile karşı karşıyaydık. 20 senedir İtalya’da yaşıyordu ve birden memlekette Anadolu rock’un mirasını olması gerektiği gibi devralan tek müzisyen olarak zuhur etmişti. Ama sadece iki şarkılık bir 45’lik vardı elde. Ki bu 45’lik hakkında kocaman Wire dergisinde bir kritik yayımlanmıştı hakkında. Diğer çalışmalarına karşı merakım büyüdü. Sonra Karga’da bir konser yaptık, şarkılarını, hem de canlı olarak dinleme şansım oldu ve ayak üstü lafladık. Küçük müzik âlemimizde “samimiyet” sözünün içi boşaltılmamıştı henüz (hâlâ samimiyetini karşısındakine geçiren pek çok müzisyenimiz var elbette). İlk başta bütün yalınlığıyla konuşmasından etkilendim. Konser bitince hemen gitmesinden de etkilendim açıkçası. Para, bilet, milet... Bastı gitti adam. Müzik dışında bir şey konuşmaya ya da paylaşmaya fırsat bırakmadan. Gezi sonrası bir sonbahar günü yaptığımız vapur yolculuğu var ardından. O muhabbeti buraya aktarmam zor. Ki o zaman İtalya’da siyaset bilimi okuduğunu da bilmiyordum. Kafaların uyuştuğu anlar vardır, tanışma. O gün bir sihir aktardı bana. Evet, sihirli bir adamdan bahsediyorum.
 
Sonra bir 45’lik daha yayınladı. Sonra Brighton’da At The Edge Of The Sea festivalinde sahne aldı. Buralarda da sahne buldu kendine. Sonra Jack White’ın ön grubu olarak sahne aldı. Sonra biz bir konser daha yaptık. Esas o zaman mest etti ekibimizi, mütevazılığı, beyefendiliği ve yine samimiyetiyle. Sonra sesi soluğu kesildi biraz. Ve geçtiğimiz günlerde üçüncü 45’lik plağı “Güvercin Şarkısı / Eflatun Kardeşler”i çıkarttı. Ki benim favorim de bu oldu. Adamı özlemiştim. Bir muhabbet edelim diye aradım. Meğer ben de onun aklındaymışım. Biraz zamana sıkıştı ama yine çok keyifli muhabbet oldu. Becerebildiğimce aktarayım şimdi.
 
Önce mutfağa geçip hakiki bir İtalyan Espresso’su hazırlıyor. Bir taraftan da eski çalıştığı ve bulunduğumuz yer olan, Tophane’deki sanat galerisi hakkında bilgi veriyor. Jack White konseri teklifi gelince işi bırakmış. Tam da bu haber öncesi grubun davulcusu değiştiğinden, stüdyoya kapanmaları ve hakkını vermeleri gerektiğinden. Mevzuya böyle girince Jack White ile yaşadıkları kısa anıyı anlatıyor. Konser sonrası kuliste milleti izlerken “Ümüüt, Ümüüt,” diye seslenen biri arkadan gelip elini omzuna atmış. Bakmış Jack White. İşte dinleyebildin mi bizi falan diye sormuş. Jack White “Elbette, koridordan izledim. Ama zaten biliyordum seni,” demiş. “Bana bak, biz Kadıköy’ün çocuğuyuz, kendimizi rahat ifade edemeyiz, ketumuzdur. Öyle artistlik yapma biliyordum falan diye,” demek gelmiş içinden. Bunu öyle jestler ve tonlamayla söylüyor ki, gözümün önünde canlanıyor. Ve gerçekte ne dediğinden çok hikâyenin böyle vukû bulduğuna inanıyorum artık. Her neyse, mevzumuz Jack White değil. Jack White ve ekibinin alçakgönüllülüğünden ve profesyonelliğinden çok etkilenmişler deyip konuyu kapatayım.
 
“Kaç senedir ortalıklardasın ama bir müzisyen olarak senin hakkında çok az bilgiye ulaşabiliyoruz. Neden ki?” diye soruyorum. “Yeterli bilgiye ulaşamamanız aslında normal. 3 yıldır net olarak İstanbul’dayım. Halkın dinlediği geleneksel janrlar için çok fazla Batılıyım, diğer uçtaki dinleyiciler için (hipster’lar) fazla Türk’üm. 20 sene İtalya’da yaşadım ama Türkçe şarkılar yazıyorum. ‘60’larda, ‘70’lerdeki kuşağın mirasını devraldım. Şimdi her ortamda çalan, insanların hype bulduğu bir türü günümüzde çalan tek kişiyim. İnsanlar beni bilmiyorsa, henüz bir LP yapmamış olmamdandır. Bunun da sebebi, bütün şarkılarımı birer birer istediğim yere getirmektir. Arkasından LP gelecektir. Kendimi benden önceki jenerasyonların usta sanatçıları gibi yetiştirmeye çalıştım. O yüzden şu an biraz fazla old school duruyorum bu dijital pazarda. Bu da algılanmamda gecikmelere yol açabilir. Ama ben bunu bilerek yapıyorum. Çünkü - dostların yardımıyla- nereye ne şekilde gitmek istediğimi biliyorum,” diye açıklıyor durumu.  
 
17-18 yaşlarından itibaren Fikret Kızılok’un tedrisatından geçmiş. “O incelikli şarkıları yapan adam, aslında çok sertti. Çok sert eleştirirdi. Yumruklarımı sıkardım şarkılarımı eleştirirken. Burgazada’dan dönerken ağlamışlığım vardır,” diyor. Sonra eğitim için İtalya’ya gitmiş ve orada kalmış. Kızılok’la ilişkisi kopmamış ama. Yaptığı müzikle ilgili tavsiyeler almayı sürdürmüş oradan da. Memlekete gelmemesini, müziğini bu piyasaya sokmamasını söyleyen Fikret Abi’siymiş. “Tarlalarda yaşıyordum orada. Kendi ortamımızda müzik yapıyorduk. Farklı işlerde çalışıp müziğe devam ediyorduk,” diyor. Sonra camialarından bir arkadaşı kendi evinde yaptığı kayıtları Sub Pop’a göndermiş ve adamın evine Sub Pop’tan kontrat gelmiş. Bu olay müziğini kaydetmeye yöneltmiş onu. O kontrat ile yola çıkmış Marco Fasolo ile çalışıp, yukarıda bahsini geçirdiğim analog kayıları yapmışlar ve ilk 45’lik plak İtalya’da çıkmış. Ve Wire dergisinden Byron Coley, albümle ilgili övgü dolu bir kritik yazınca işin rengi değişmiş. “O sıralar yüzme hocalığı yapıyordum. Wire’daki yazı işi ciddiye bindirdi. Yaptığım müziği takip etmem gerekiyordu. Türkçe yazan bir ozanım sonuçta. Türkiye’ye dönmeye karar verdim,” diyor.
 
3 yıllık gitmeli gelmeli bir dönemin ardından 2013’te temelli İstanbul’a yerleşti Umut. Bu üçüncü 45’liğin ardından, yazı olabildiğince konserle geçirip sonbaharda artık ilk LP’sini çıkartmayı planlıyor. LP dedik ama artık analog saplantısı kalmamış pek. Sonuncu 45’lik dijital olarak da yayınlandı zaten. Plak, elbet muhteşem hisler veriyor. Elde tutması, çalarken sesin odayı doldurması... Sadece plak yayınlama kararının ve adım adım ilerleme tercihinin dinleyiciye ulaşmasını zorlaştırdığını düşünüyorum. Elbette o da farkında. Zaten son şarkılarını Babajim’de dijital olarak kaydetmişler. Ve bundan sonra djital mecralarda da olacak şarkıları. İlk albümden sonrasıyla ilgili de birtakım kararları var. Umut kendini bir songwriter olarak tanımlıyor. Tutkunu olduğu Anadolu rock’un da aslında ozan geleneğinin devamı olduğunu söylüyor. “Cem Karaca, Selda falan ne yaptı ki hâlâ dinliyoruz. Âşıkların sözlerini aldılar. Mahsuni Şerif’in, Pir Sultan’ın, Âşık Veysel’in sözlerini kullanarak günün rock formuna uyarladılar. Ama temeli sözlerdir. Ben de bunu yapıyorum. ‘Avlunda güvercin olsam / Yurdunda hür elçin olsam / Yüz binde bir dile gelip / Onda da hatrını sorsam / İki adım öten olsam / Dünyayı gösteren olsam / Alnı açık, gözü kara / Ömründe sevdiğin olsam.’ Bu âşık deyişidir. İtalya’da gördüğüm songwriter’lardan da çok şey öğrendim. Tabii İtalya’da işçi sınıfıyla paralel yürüyen çok farklı bir gelenek var. Ben dilin peşindeyim. Bunca yıldır yazıyorum. Yazabiliyorum. Bu albümden sonra gitarın sesini kısıp daha çok sözü öne çıkaracak şarkılar yapacağım. Anadolu rock bir form, ben buna saplanıp kalmak istemiyorum,” diyor Umut. Tabii ki önce ilk uzunçalar hedefi. Anlattıklarından hissettiğim, bir sosyal sorumluluk projesi gibi olmuş artık onun için bu albümü kaydetmek. Bu janrın günümüzdeki tek icracısı, ceplerinde biriktirdiklerini kayda almak ve bir anlamda kültürel mirasın sürmesini sağlamak istiyor. Bunun karşılık bulmasını da tabii ki.
 
Buradan, İstanbul’a geldikten sonra yaşadıkları dolayısıyla müzik camiasıyla ilgili tespitlerine geçiyoruz. Israrla beyefendiliğinin altını çizmek istiyorum. Özellikle müzisyenler hakkında olumsuz bir yorum yapmaktan imtina ediyor. Ama ister istemez “piyasa” sözcüğü çıkıyor mükerrer kere ağzından. Yaşadığı “tuhaflıkları” anlatmakta zorlanıyor. Umut gibi sürekli sorgulayan ve kendini gayet net ifade edebilen biri için enteresan bir durum bu. Tabii ki anlatıyor bir şeyler. Ama yakınıyor gibi algılanmayı hiç istemediğinden ben de buraya birkaç kelamını yazmamayı tercih ediyorum. “Sen çalışması çok kolay, şeker gibi bir adamsın yahu,” diyorum. Bir süre “Öyle insanlar var ki...”, “Öyle yadırgadım ki...” benzeri, uzun eslerle, gerisi gelmeyen yarım cümleler kurduktan sonra oturduğumuz masif masaya vuruyor kapı çalar gibi. Tabii ki karşıdan yanıt gelmiyor. “Böyleler işte,” diyor.
 
Sohbetin kalanında Umut estetikten, edebiyattan, sinemadan, İtalyan ozanlardan bahsediyor. Anektodlar anlatıyor. Misal, Fellini’nin gençliğinde Venedik Film Festivali’ne ilk katıldığı sene başına gelen bir hadiseyi, başrol oyunucus Robert De Niro’nun ilham kaynağı, İtalya’nın milli kahramanı oyuncu Alberto Sordi’nin ağzından anlatıyor: “Aylaklar filmi bitti. Roma’da hiçbir sinema salonu göstermeyi kabul etmediğinden bir prodüktörün ofisinde gösterildi ilk. Film bitti, ışıklar yandı, ürkütücü bir sessizlikle herkes yerinden kalktı. Hiç kimse yüzümüze bakmadı, en yakın dostlarımız bile gelip bir sırtımızı sıvazlamadı. Tek yüzümüze bakan nadir kişiler ise ‘Ne halt edeceğinizi biliyorduk’ der gibi baktılar yüzümüze salondan çıkarken. O zamanlar hep yaptığımız gibi Federico ile kaldırımın üzerine oturup laflamaya başladık, çaresizce. Film Venedik Film Festivali’ne kabul edildi ancak sinema salonunda gösterilmedi, kimse değer vermediğinden, Mestre İşçi Yemekhanesi’nde gösterimi yapılacaktı. Fakat filmdeki işçilere el hareketi yapan aylak sahnesi yüzünden organizatörler çok endişeliydi. O zavallılar işçi sınıfının mizah zekâsını bilemiyorlardı. Aynen tahmin ettiğim gibi tam o sahnede yemekhanede öyle bir alkış koptu ki akılları başların gelmiş olmalı. Aylaklar’ı ana sahneye aldılar. Bizim de Federico ile kariyerimiz yol aldı”.
 
Bir de Umut’tan aktararak İtalya’nın en büyük ozanlarından Francesco Guccini’nin sözlerine yer vermek isterim:
“kimbilir belki gülüyorlardır bana,
ama inan vicdanım rahat,
sen de gülme sana bunu söylersem,
yüreğinde nefret, aklında korku olanlar güler”
Çünkü Umut bu sözleri her an hayatına geçirebilen biri.
 
Başta da söyledim, sihirli bir adam Umut Adan. Konuşurken, sahnedeyken, özel bir an yaşadığınız hissini veriyor. Bir yerlerde bir tuhaflık var. Bu kalibrede bir müzisyene, düşünce adamına, temas ettiği her insana tesir edebilen birine çok daha fazla bir kütle tarafından tepki verilmesi ve farkına varılması gerek çünkü normalde. Bilenler ne dediğimi anlıyorlar zaten. Bilmeyenlere ben pek anlatamıyorum. Tanışın artık. Bırakın size de dokunsun. tayfunpolat@hotmail.com