Üç Bin Yıl Yaşayacak Adam : Jodorowsky
Murat Mrt Seçkin
Ete kemiğe bürünmüş bir uyuşturucu olarak kapımda beliren dostum Alejandro keyifli gülüşü ile kafasını içeriye uzattı. Ne ara konuştuk, ne zaman randevulaştık ya da aklına estide mi geldi hiç bir fikrim yok. Olmamasının sebebi ise zaten büyük ihtimal halen vücudumda dolaşan yoğun alkol. Binbir zorlukla sızıp kaldığım kanepede doğruldum, her adımımda çıt çıt ses çıkaran serçe parmağım eşliğinde misafirimi içeri aldım.Alejandro gerçekten rahatsız eden bir neşe ile mutfakta kahve yapmaya koyuldu. Ben de onu daha rahat öpebilmek için banyoya, diş macunu ile yakınlaşmaya gittim. Kitaplıkta onun hediye ettiği ve içinden geçip gittiği gözbebeği çizgi romanlar dağılmış şekilde duruyordu. Göz ucuyla baktığımda elinde kahve fincanı, çaktırmadan onları toparlamaya başlamıştı bile.
Doğduğu günden itibaren kendisine dayatılan her şeye itiraz eden bir insan Alejandro. Çok bahsetmez kimseye küçüklüğünden ve hatta Şili’den. Güney Amerika’nın yıllarca çektiği siyasi umutsuzluk duygusu kaplar her yanını. Bu noktada komünizme yönelir ama hiçbir zaman komünist olmaz. Belki en fazla anarşist. Sonuç olarak zaten bir şey olma üzerine, bir isim veya titr sahibi olma üzerine düşündükleri onu bu konuda zaten ele verir. Bir şey değildir o, sadece Alejandro’dur. Duvardaki saat, evde duran hiç giyilmemiş ayakkabı veya sifonun vedasını bekleyen bir dışkı.
Uzun süreli ziyaretlerinde oturur, bolca sohbet ederiz. Tercih ettiğini yaşayan bir canlı olarak olduğu gibi olmasından dolayı yürüyen uyuşturucu deriz ona. Yaptıkları, çıkarttıkları işlerde doğal olarak hep kendi yansıması var. Kocaman, sakallı bir LSD pulu gibidir. Tüm o sirk-karnaval havasının içine kattığı yoğun grafik kışkırtmaları tüm sözlerinde de işitebilirsiniz. Sabahları okulda canı sıkılırken akşamları da o çok renkli sandığımız sirklerde palyaçolukla uğraşır. Zaten işlerinde saplantılı şekilde o geçmişi bize göstermekten hiç çekinmez. Hatta mümkünse sirkin kapısının önünden bile geçmememizi sağlar. Yine de perdeye yansıyan dünyasına saplanıp kalırız. İlk gençliğinde kurtuluşu kitapta, özellikle de şiirde bulan Jodorowsky, tüm o can sıkıcı dünya da ve hatta sanat denen bataklığın içinde tek güzel nilüfer olan edebiyatı daima el üstünde tutacaktır.
Sigaralarımızı yakıp balkona çıktık. Cildi, beyazlıkları, kırışıklıkları bir kenara, bu adamın seksenine geldiğine inanamıyorsunuz. Ülkemizde bir anda popülerleşen bir kült haline gelen Alejandro’nun yirmili yıllara kadar uzanan hayatı Borges’in hikâyelerinden birleştirilmiş beş farklı karakterin tek vücutta birleşmesi gibi. Anlatacak çok anısı olan harika bir çay-sigara arkadaşı.
Tüm gerçeküstücü dostları gibi o da bir süre sonra, onunla aynı galaksiden geldiğini tahmin ettiği insanların buluşma noktası olan Paris diye bir şehire gider. Savaşın götürdüklerini anca toparlamış bir şehirdir Paris. O yeniden doğuş içerisinde, itiraz edilen tüm ekollerin gizli buluşma noktası haline gelmiştir. Mim çalışır, kısa filmler çeker. Panik Hareketi adlı anarşist ve sıradışı bir happening grubuna dâhil olur. İnançsal tüm değerlerin içinde barındırdığı yoğun egodan dem vururlar. Eleştirmesi kolay tüm dinlerin dışında altmışlara doğru daha da peşinden sürüklenilen mistik doğu inançları da hedefleri arasındadır. Evet, insanlık, huzur falan ama Buda da egosundan taviz vermiyor ise ne anlamı kaldı o ruh temizliğinin?
Avrupada tüm o bohemliği sonuna kadar sömürürken bir yandan da ikinci hayatını Meksika’da devam ettirir. Fransa’da altmışların ortalarında çizgi roman senaryolarına yönelir. İçindekileri rahatlıkla dökebileceği ve uzunca süre hor görülen bu dalın en önemli metincilerinden biri olacağı büyük ihtimal aklına bile geelmemiştir. Yine de Jodorowsy farkında olmadan çocukluğunun edebiyat bağımlılığının meyvelerini yemeye başlamıştır. Yazdığı senaryo veya metinler ilgilenmeyenlerin bile dikkatini çeker.
Meksika’da kendini tiyatroya iyice verir. Ama ilk uzun metraj filmi de yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştır. Fando y Lis’i ilk seyrettiğimde ağzımın açık kaldığını çok net hatırlıyorum. Anlaşılan 1968’de ilk gösteriminde Meksikalı izleyiciler sadece açık ağızlarını kapatmakla uğraşmamışlar bir de Jodorowsy’e bolca küfür ve tehdit savurmayı ihmal etmemişler. Aslında o dönem Zen’e kafayı takan Alejandro, filmin her yerine bu bilincin kırıntılarını serpiştirip kuşların kapmasını beklemiş. Bu arada ilk çizgi serisi Anibel 5 ile de ismini iyiden iyiye duyurmaya başlamıştır.
Sürrealist performanslarının temelinde aslında oldukça doğacı bir bakış açısı gizlidir. Jodorowsky’nin işlerinde gezinen keçiler, atlar, koyunlar, bolca çıplak beden, çöl, orman, çalılık ve sınırsız bilinç özgürlüğü, önce doğanın doğal olmanı sağlayan sihirinden geçer. Sen herkes gibi merkezdesin, herkes kadar değersiz, herkes kadar mutlusun. Olumsuz gibi görünen bu hayat muhasebesi Jodorowsy’nin insanlığını oluşturan temeldir. Hepimiz bir hiç olarak var olmanın güzelliğini tatmalıyız.
El Topo, Holy Mountain veya Santa Sangria ile önünde kendisinin bile tahmin edemediği kapılar açılırken, o aralıktan sızan ışığın rahatsız edici parlaklığını da görmeye başlar. Eğer çekilseydi şu an arşivimizde oldukça farklı bir yeri olacak Dune projesi için yapılan çalışmalarda bağımsız bir sanatçıdan endüstrinin değerli bir eşyasına dönüşümüne tanık olur. Tüm bunlar zaten sinemaya yüklenen anlamlar ile ilgili çokça çelişkisi olan bu adamı pelikülden uzaklaştırır. Kenara mı çekilir, yok mu olur? Tam tersi, elinde her zaman bir yedeği olan Jodorowsy kendini çizgi roman dünyasına verir. Türün bağımlılarının başucu kitaplarını, efsane çizerler ile yaratır.
Balkonda yükselen sigara dumanlarını izliyoruz. Güneş çok net bir şekilde suratımıza vuruyor. Alejandro çay için teşekkür ediyor. Yumuşacık sakallarını yanağıma değdirerek vedalaşıyoruz. Arkasından sesleniyorum; “Alejandro, kargamecmua’yı seninle röportaj yapacağım diye kandırdım, soran olursa çaktırmazsın.” Tüm sürrealist harekete baştan şahit olmuş ve birebir içinde bulunmuş, çizgi roman dünyasından, sinemaya el attığı her şeyin göklere çıkarılmasını istemeden de olsa sağlamış bir adamın takınması gereken hiçbir tavrı göremediğimiz bir adam. Döndü ve merak etmememi söyledi.
Zaten “Benim vatanım, ayakkabılarımdır.” diyen bir adamın samimiyetine sual olmaz diye düşünüyorum.
muratmrtseckin@gmail.com