Anadilim, Memleketim benim
Bülent Kale
Abim doğduğu Kürt köyünden bir Türk şehrine geldiğinde 1,5 - 2 yaşlarındaymış. Daha yeni ufak ufak Kürtçe birkaç kelime söylemeye başlamışmış. Şehre gelip de herkesin başka bir dilde konuştuğunu görünce içine kapanmış, susmuş. 4 yaşında yeniden konuşmaya başlamış. Ama sokakta öğrendiği Türkçeyi deniyormuş bu sefer.Söylemeye gerek var mı, bilmiyorum ama hayatının ilk 2 yılında bir Kürt köyünde annemin (ilk çocuğuydu ve babam askerdeydi) kucağında yaptığı staj sayesinde -sonradan çok az kullansa da- Kürtçesi hepimizden iyidir. Eğer uykusunda konuşursa Kürtçe konuşur. Bazen çok içtiğinde masada birdenbire Kürtçe konuşmaya başladığı da olur. Ama bu Kürtçe değişik bir Kürtçedir. Benim de çok iyi hatırladığım başka bir Kürtçedir.
Küçüklüğümde her tatil, her yaz gittiğim o kerpiç köyün, bir şehirli olan beni hemen aralarına alan, Kürtçe konuşup bağrışan çocuklarının Kürtçesidir bu. Güneşten toprak gibi çatlamış yüzleriyle, yanaklarında kötü beslenmekten gelen beyaz benekleriyle hep gülerken hatırladığım o çocukların Kürtçe seslerini nasıl unuturum? Birlikte mantar toplamaya gittiğimiz, kuzu güttüğümüz, kuş avladığımız, ilginç olmak için her şeyi abarta abarta anlattığımız, ellerimizi omuzlara atıp saatlerce salak salak yürüdüğümüz o çocuklarla bu Kürtçeyi konuşurduk. Abimin zihninin derinliklerinde saklı Kürtçe, ünlemleriyle vurgularıyla çocukluk arkadaşlarımın Kürtçesiydi.
Abimin içkinin etkisiyle birden Kürtçe konuşmaya başlaması ve beni çocukluğumun çoktan unuttuğum tozlu anılarına götürmesi bana aynı zamanda Borges’in bir öyküsünü de hatırlatır: Şu çocukken bir ormanda kaybolan, vahşi bir hayat süren ve yıllar sonra bulunup doğduğu eve geri getirilen adamın hikâyesini. Hani evi görür görmez koşa koşa şömineye giden ve elini uzatıp çocukken şöminenin içinde taşların arasına gizlediği çakısını bulup sevinen “iyi vahşi”nin hikâyesini.
Biz anadilinden başka bir dilde yaşayanlar da kendimizi kazıdıkça altında anadilimizi buluruz.
Kürtçe büyüyen birine Türkçeyi aşılayamazsınız. Anadil bir olma biçimidir ve aşı tutmaz. Anadilde eğitimin ve sömürge dilinde eğitimin kaçınılmaz çelişkisi buradan doğar. Türkçe eğitime zorlanan bir Kürt, yaşadığı zulmü fark eder; zamanla bu farkındalığı dile, düşünceye, öfkeye, kavgaya dönüştürür ve nihayetinde anadilinde, Kürtçe eğitime rücu eder. Bu döngüyü kırabilecek bir asimilasyon politikası yok.
Başka dillerde de böyle olmuştur bu: Katalan kadın çevirmen Dolors Udina, Franco döneminde İspanyolca eğitim almak zorunda kalmıştı, bugün Katalancanın en önemli çevirmenlerinden, şöyle anlatıyor kendi deneyimini:
“Biz kırklı ve altmışlı yıllar arasında doğan kuşak için Katalanca bir araç dildi, aramızda konuştuğumuz bir dildi ama bir kültür dili değildi. Franco döneminde okulda Katalanca konuşmak yasaktı ve bütün eğitimimiz, hem ilk hem orta öğretimde, İspanyolcaydı. Buna rağmen, Katalanca çoğumuz için doğal dildi, kimliğimizin en derinlerine nüfuz eden, ona biçim verendi: Eğer şairin sözleriyle söyleyecek olursak; düş gördüğümüz dildi.”
Anadil; olduğumuz, düş gördüğümüz, şeyleri anlama bürüdüğümüz dildir.
****
Bingöllü öğretmen Akif Arda Çememez’in (Peri Suyu) kıyısında bir mezrada doğdu, Türkçe okullara gitti, öğretmen oldu, Türkçe dersler verdi. Emekli olduğunda yerleştiği köyü de boşaltılıp İstanbul’un varoşlarına sürüldükten sonra kitaplar yazdı. Öğrencilik anılarını anlattığı Bendeji isimli kitabının bir yerinde Kürt öğrenciler olarak anadilleri Kürtçeden nasıl sürüldüklerini anlatır:
“Liseyi bitirinceye kadar Kürtçe konuşmaya ve onunla eğitim yapmaya neden müsaade edilmediğini pek bilmezdik. Yasak edilme nedenini şu şekilde açıklayabiliyorduk; ‘Toplumda yasak olan şeyler kötüdür, örneğin yalan söylemek, hırsızlık yapmak, adam öldürmek… ve bu nedenle de yasaktır. Demek ki, Kürtçe de bunlar gibi kötü ki yasak edilerek konuşulmasına dahi müsaade edilmiyor. Kürtçe kötü ise o halde onu kullananlar da kötüdür.’ Bu düşünce kişiliğimizin gelişmesinde olumsuzluklara, kendimize acıyıp zavallı duruma düşmemize ve kompleksli olmamıza yol açıyordu.”
Ama bunlar yalnızca Kürdistan’da olan, ilk defa Kürtlerin başına gelen şeyler değildir. 1942 doğumlu Chicana feminist, lezbiyen ve toplumbilmci yazar Gloria E. Anzaldúa da benzer şeylerden bahseder. Chicana/o (çikana/o diye okunur) Birleşik Devletler’de yaşayan Meksikalılar için kullanılan bir terim. Anzaldúa 1987 tarihli Borderlines / Fronteras isimli kitabında Chicanalar namına anlatır benzer deneyimleri:
Teneffüste İspanyolca konuşurken yakalandığını hatırlar Anzaldúa. Bunun cezasının cetvelin ince tarafıyla parmaklara üç kere vurmak olduğunu. Öğretmene karşılık verdiği için (yalnızca İspanyolca isminin doğru telaffuzunu anlatmaya çalışıyordur) sınıfın köşesine gönderilip bekletildiğini. Kendisine “Eğer Amerikan olmak istiyorsan Amerikan dili konuş; yok istemiyorsan, ait olduğun yere, Meksika’ya dön!” diyen öğretmenini.
“Eğer gerçekten canımı acıtmak istiyorsan, dilim hakkında kötü konuş,” diye yazar Anzaldúa “Etnik kimlik dilsel kimliğin ikiz kardeşidir. Ben aynı zamanda anadilimim. Dilimle gurur duyabilinceye kadar kendimle gurur duyamam.”
Kendisinin de mensubu olduğu Chicana feministler arasındaki mesafeli ilişkiyi, şüpheyi ve çekingenliği açıkladığı satırlar da çok dikkate değerdir: “Uzun zaman anlayamadım nedenini. Sonra birden dank etti kafama. Bir başka Chicana feministe yakın olmak aynaya bakmak gibiydi. O aynada göreceğimiz şeyden korkuyorduk. Acı. Utanç. Değersizlik duygusu. Çocukluğumuzda bize dilimizin yanlış olduğu söylendi. Anadilimize yapılan sürekli saldırılar bizim kendilik duygumuzu yaralıyor. Ve bu saldırılar hayatımız boyu sürüyor.”
Alzandúa’nın deneyimlerini okuyunca bundan birkaç yıl önce izlediğimiz İki Dil Bir Bavul filmi geldi aklıma. Kürtçe dünyalarına bir işgalci gibi gelen Türkçe öğretmenle yaşadıkları zorunlu deneyimin (eğitimin) çocukları ne hale getirdiğini hatırladım:
“Çocuklar geri çekiliyor, korkuyor, siniyorlar Türkçe öğretilen (!?) okullarda. Başlangıçta ilk defa gördükleri yabancı öğretmene uzun uzun bakan gözlerindeki merak bir süre sonra korkuya dönüşüyor. Pervasız berrak Kürtçe çocuk sesleri yerini titrek, cılız, tedirgin bir Türkçe ses kırıntısına bırakıyor. Söylenenleri anlamayan ve doğal olarak, en ufak ilgi duymayan çocukların omuzları düşüyor. Anlamamakla suçlanınca boyunlarını büküyorlar. Başları öne eğiliyor, gözleri uzaktaki kör bir noktaya sabitleniyor. İşte sonuç; bakışına, sesine, edasına korkunun şekil verdiği ideal Kürt çocuğu: Başı önde, boynu bükük, omuzlar düşük, bakışı korkak, sesi titrek, Kürtçesi yasak, Türkçesi bozuk. Devlet dersinde üretilmiştir.”
Anadilde eğitim bir temel haktır ama tersi, salt bir adaletsizlik hali değildir yalnızca. Hayat boyu süren bitimsiz bir aşağılamadır. Bir kültüre küçücük çocukları üzerinden açılmış ahlaksız ve acımasız bir savaştır.
bulentkale@gmail.com