Eğitim Cehalet Alır Eşeklik Baki Kalır
Ayşegül Yayla
Gündemde tahsil gören çocukların gittikçe cahilleştiği, kendi kültürlerinden uzaklaştığına dair bir söylem vardı. Bu zihniyeti anlamaya çalışıyorum. Bir türlü başaramıyorum. Gerçekten cahilleştim mi yoksa aklım mı yetmiyor diye kendimden şüphe ediyorum. Türlü türlü eleştiri geçiyor aklımdan. Başta da baskı politikası geliyor. Bu zihniyete göre kafa açıcı kitaplar düşünce suçuna teşvik ediyor. Açık fikirli olmak, düşünmek, öznel değerlerden evrensele doğru yol almak, eğitimin idealleri değil mi? Bahsettiğim zihniyetin suç işlemek için cahil olmak gerek diye bir temeli olmalı. O yüzden baskıcı rejimde eğitimin idealine ne kadar yaklaşırsan cahil addediliyorsun. Nedense bu da bana
Uçurtmayı Vurmasınlar’daki “Kitapların yakılıp yakılmadığının kontrol edilip edilmediği kontrol edilmiştir” repliğini hatırlatıyor.
Birey üniversiteye başlamadan İkinci Dünya Savaşı ve sonrasındaki tarihi öğrenemiyor. Yukarıdaki söylemi benimseyen zihniyete göre işte bu noktada cahilleşme başlıyor. Savaş sonrası Birleşmiş Milletler kurulurken ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde ne yazdığını, orada ne anlatılmaya çalışıldığını öğrendiği anda birey kendi kültürünü unuttu varsayılıyor. Halbuki bunu unutmamakla birlikte insan olmaya yaklaşıyor. Eğitimli cahil insan mı demeli yoksa? Çünkü bildirgede din, dil, ırk, cinsiyet ve cinsel tercih temellerinde ayrımcılık yapılmadan bu dünyada yaşayanlara sadece insan oldukları için eşit davranılması gerektiğini, bu hakların hukuken tanınıp korunduğu belirtiliyor.
Bu zihniyetin paradoksuna bir de George Orwell’in
1984’ündeki “Cehalet mutluluktur” önermesini eklemek istiyorum. Romandaki işkence odasının adı 101’di. Tıpkı üniversite birinci sınıf ders kodları gibi. Orada ana karakter Winston’a cevabı evet / hayır olan sorular sorulduğunda “Bilmiyorum” demeyi öğrendiği için hayatta kaldı. Cahil kalıp yaşamaya devam etti ama mutlu olduğunu hiç zannetmiyorum. Roman da zaten bunu eleştiriyor ya. Sisteme başkaldırırsan seni yaşatmaz, kendi içinde işkence edip dönüştürür.
Bırak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilan edilen bildirgeyi, yazılıp çizilen distopyayı, bu zihniyet 1960’lardan itibaren insan haklarını iyileştirip yaygınlaştırmak adına düzenlenen toplumsal hareketleri de göz ardı ediyor. Peki bu hareketlere katılan her birey eğitimle mi, okuyarak mı bilinçlenmişti? Hiç zannetmiyorum. İnsan olma onurunu çiğneyen baskıcı zihniyete ekonomik çıkarı olmadığı sürece kimse sıcak bakmaz. Tüccar kafalılar boyun eğer, kâr peşinde susarak insanlıklarını satarlar. Böylece insanlık dersinden yoksun, kendi cehaletleri içinde mutlu olurlar. O kadar dil döktüm bu söylemi hâlâ anlayamadım. Düşünmeyi öğrenmenin cehalet olduğunu ima eden bir zihniyet hâkimse yapacak bir şey yok. Daha fazla söylenecek söz yok.
ayayla88@gmail.com