Emile Ya Da Babası Üzerine


Nazlı Kalkan
“Emile düşer de bir yerini incitirse soğukkanlı olmam gerekir. Canı yanmıştır bir kere ve acısına katlanması gerekir. Benim telaşla yanına yaklaşmam onu daha çok korkutur ve heyecanlandırır. Çocuk kendisini mahvolmuş zanneder.”*
 
1. Bölüm: Doğum
Kahramanımız, Emile’in doğumuna 50 yıl kala, Cenevre’nin köylerinden birinde geç ve güç koşullar altında, geç ve güç bir doğumla, zar zor dünyaya gelmişti. Vücut ısısı doğduğu andan itibaren bir türlü ortam sıcaklığına uyum sağlayamayan buz gibi bir bebekti. Dokuz gün geçtikten sonra vücudu ılıklaşmaya başlamıştı ki; annesi öldü. Bu koskocaman dünyada, bu koskocaman -temizliği ve ısınması zor olan, sobalı- evde babasıyla bir başına kalmıştı. Yapacak çok işi vardı. Tuvalet eğitimi alarak kakasını yapmayı öğrenecek; ince motor kas becerileri eğitimi ile çatal ve kaşığı kavrayarak yemek yiyebilecekti. Bir şeye ihtiyacı olduğunda isteyebilmek ya da etrafındakilere bir şeyler söyleyebilmek için uygun bir konuşma eğitimi alması gerekiyordu. Ve tabii dengede durabilmek ve yürüyebilmek için bir kaba kas becerileri eğitiminden geçmesi şarttı. O zamanlar Topkapı Sarayı’nın saatlerini tamir eden babası, dengesiz ve şefkâtsiz bir adamdı. Bunların hiçbiri hakkında onu eğitememişti. Sadece yürüyemezse onu aşağılar, yemeğini dökerse kızar, kakasını kaçırırsa döverdi. Bu yüzden kahramanımız her şeyi korku içerisinde ve kendi kendine öğrenmek zorunda kalmıştı. Babasının şefkâtsiz tavırlarına katlanmak zorunda olsa da babasıyla gurur duyar ve hep onunla birlikte olmak isterdi. Fakat 11 yaşındayken, babası onu bir rahibin himayesine bırakarak terk etti. Küçük kahramanımız, bu kalpsiz rahibin kötü davranışlarına, kafasında her gün bir tahta cetvel kırmasına fazla dayanadı ve teyzesine sığındı.
Böylece çocukluk döneminin sonuna gelerek, gençlik dönemine adım atmış oldu.
 
“Ey erdem, sade ruhların ince ve yüksek bilgisi, seni öğrenmek için bu kadar araca ve zahmete ne gerek var? Senin ilkelerin bütün yüreklerde kazılı değil mi? Senin kanunlarını öğrenmek için kendine kapanmak, hırsızların uzak kaldığı bir anda, vicdanın sesini dinlemek yetmez mi?”
 
2. Bölüm: Gençlik
Teyzesinin mahallesinde de işler istediği gibi gitmez. Mahalledeki serseriler, her gün kahramanımızın yolunu keserek ilginç yürüyüşü ve cılız bedeniyle dalga geçerler. Bu duruma da daha fazla katlanayarak Fransa’ya gider. Burada katolik bir rahibin yanına sığınır. Oradan oraya savrulan bedeninin yarattığı eksikliği kapatmak ve geç çocukluk yıllarının intikamını almak için tanınmış bir kişi olmaya and içer. Günlerce kitap okur, müzik dinler, nota yazmayı ve keman çalmayı öğrenir, birkaç yıl içinde son derece entellektüel ve aydın bir genç olur çıkar. Fransız sosyetisinin takıldığı mekânlara gider, burada görgüsü, kültürü, entellektüel birikimi ve arkadaş kazanmak için sergilediği onca çaba sayesinde Fransız sosyetesinden birçok arkadaşı olur. Ev partileri, brunch’lar, orman gezileri, şarap sohbetleri, sanat, siyaset, edebiyat, müzik... İnsanı sürekli tetikte tutan ve doğallığını bozan bu bilim ve sanat çevrelerinden darlanmaya başlar. Fikir çatışmalarına girmekten fazlasıyla korkan doğası, onu kendi fikirlerini söylemekten alıkoyar. Bu durum da işe yaramaz arkadaşlarının, onun her şeye “Tamam,” diyen yalancı bir kişi olduğunu düşünmesine yol açar. Sosyete çevresi ile arası açılır. Bu çevreye girmek için kendini paraladığı zamanları hiçe sayarak ortada hiçbir şey yokken ve birdenbire gözden kaybolur. Bir yanı bu çevreden kopamazken dışarı çıkmaya direnen diğer yanı artık istese de onu dışarı çıkartmaz.
Böylece gençlik dönemini tamalayarak, inziva dönemine adım atmış olur.
 
“İlkbaharı tasvir etmek istersem, kışta bulunmam gerekir. Güzel bir manzarayı tasvir etmek istersem, dört duvar arasında olmam lazımdır. O halde ben Bastile Hapishanesi’ne atılmış olsam orada hürriyetin tablosunu yapabilirim.”
 
3. Bölüm: İnziva
Zavallı genç adamın bakışları ve halinden mutsuz olmak için yaratıldığını hissettiği anlaşılıyordu. İç dünyası, dışındaki gerçek dünyanın iç karatıcı koyu renklerle yapılmış bir simülasyonu gibiydi. Çocukluğunu ve geçmişi düşündüğünde beyninin içindeki siyah vagona biner, oradan oraya bilinçsizce giderdi. Annesiyle birlikte olduğu dokuz gün içinde hayatı nasıldı? Babasının bir gün kural koyan ertesi gün vazgeçen dengesiz bir adam olması onun her şeye karşı böyle ikircikli olmasının nedeni olabilir miydi? Neden onu dayakla korkutuyordu? Neden babasından bu kadar dayak yerken hâlâ onunla gurur duyuyordu? Neden insanlarla görüşmek istemezken birileri tarafından unutulacak olmaktan ve kaybolmaktan bu kadar korkuyordu? Vagon bu yolculukta onu o kadar şiddetle sarsardı ki; düşüncelerinden uyandığında dili damağına yapışmış ve çenesi kasılmış bir halde bulurdu kendini. Yaptığı iş her ne olursa olsun, bundan müthiş bir korku duyardı. Ne yaparsa yapsın, bir yanı şefkâtsiz babası gibi onu azarlamaya ve tehdit etmeye devam ediyordu. Böyle düşüncelere daldığında birilerini aramaya çalışırdı. Hayır, vazgeçerdi, artık buna gücü yoktu. Hem kendi dünyasında kalabileceği hem de insanların elinin altından, önlerinden, yanlarından, arkalarından ve muhabbetlerinden geçebileceği bir yol bulması gerekiyordu. Genç adam toplum içine karışmaya karşı direnci ile kendi dünyasında kaybolmanın çelişkisini toplumu yeniden inşa eden yazılar yazarak tedavi etmeye çalışırken, hızını alamayarak adeta bir Toplum Sözleşmesi yazdı.
Böylece hayli meşhur olacağı bir dönemin ilk adımını atmış olur.
 
“Herkes gibi yaratılmamışım ben. Öteki insanların hiçbirine benzemediğim için çekinmeden söyleyebilirim. Onlardan daha üstün olmayabilirim fakat hiç değilse farklıyım onlardan.”
 
4. Bölüm: Ün
Durmadan yazdı, yazdı, yazdı. Yazdıklarını bilim,siyaset, eğitim kongrelerine, önemli dergiler ve edebiyat çevrelerine gönderdi. Kongreler tarafından metinleri kabul edilecek ve görüşmeye üşendiği sosyete çevresi bir şekilde onun adını “Fransız Devrimi’nin habercisi” olarak duyacaktı. Böylece insanlarla görüşmeden hafızalarda kalıcı olabilmenin muhteşem bir yolunu bulmuştu. Aslında bilimle, sanatla, eğitimle ilgili hiçbir şey umurunda bile değildi. Tek isteği doğmadan evvel göreceğini umut ettiği doğanın ve toprağın sonsuz huzuruna erişebilmek için bir şeye bağlanabilmekti. Ve her sefil ruhlu ve primitif insan gibi o da iyi ya da kötü, bir şeye bağlanmıştı. Artık özgür olduğunu düşünüyordu. Birileri ile buluşmak istese hayalinde sosyetenin takıldığı mekânlara gidiyor, muhabbet ediyor, hayalindeki her şeyi yazıyor ve yazdıkları ile sosyete içerisinde adab-ı muhaşeret kuralları ilan ediliyor, yazdıkları basılıyor ve nihayetinde gerçekten de sohbetlerde konuşulan biri oluyordu. Bazen yazdıkları ona o kadar sahici geliyordu ki; gerçek dünya ile yazdıklarını ayırdetmekte zorlanıyordu. Yaşayamadıklarını yazdıkça daha çok ünleniyor, daha çok okunuyordu. Emile de böyle doğmuştu. Artık meşhur ve olgun olan kahramanımız, onu hayatının bir sonraki dönemine taşıyacak olan şeyi yaptı: birçok kişinin onu kız çocuğu olarak zannedeceği Emile isimli erkek çocuğunu evlat edindi. Ve şefkâtsiz olan babasının tersine, mükemmel bir baba olarak Emile’i yetiştirdi. İnsan eğitiminin en kusursuz halini, onu mutlu bir evliliğe uğurlayana kadar sayfaları arasında sundu. Yavaş yavaş yaşlandı. Mutlu bir oğlu olan ve istediği her şeyi refah içinde yaşabileyen bir baba olarak neredeyse mesut olacağını zannetti.
 
“Bu nasıl bir toplum, insan milyonların ortasında en derin yalnızlığı yaşıyor; hiç kimse farkına varmadan dayanılmaz kendini öldürme arzusuyla kahrolabiliyor. Bu toplum toplum değildir, vahşi hayvanların yaşadığı bir çöldür.”
 
5. Bölüm: Ölüm
Emile’in mutlu evliliğinden sonra yaşlı adam artık bu dünyada bir işi kalmadığını düşünüyordu. Artık çok önemli ve saygıdeğer bir düşünürdü. Fakat Ermenonville’deki ihtişamlı konağında siyah ve gürültü vagonu onu yeniden ziyarete gelmişti. Çektiği acıları nasıl sağaltacağını bilen bir adam olarak bütün itiraflarını yazdı, yazdı, yazdı. Çocukluğundan kalma düşünceleriyle yüzleşirken çocukluğundan kalma bir hastalık,farkına varamadan dayanılmaz bir kendini öldürme arzusuyla içini kanatıyordu. İtiraf ettikçe içindeki kanama gün gün artarak vücuduna sığmayana kadar; bir gün uşağının onu çalışma odasında kanlar içinde bulacağı güne kadar devam etti. Etrafında kim vardı? Gerçek bir kahraman olan babası onu terkettiği yerde asılı kalmıştı. Hayali bir kahraman olan oğlu da yüzünde kocaman yapay bir gülümseme ile mutlu evlilik hayatında asılı kalmıştı. İkisinin de varlığının şimdi ispatı olamazdı. Bir an kafası karışmıştı, aslında gerçek olanın hangisine karar vereceği bir anda, tam o anda... Karar verecekken, kanlar içinde kalmış gözleri en son çalışma odasının kuzey duvarını görmüştü. Düşünürün en son düşündüğü şuydu:
O halde hangisi aslında gerçek olandı?
                                                           
(*) Jean Jaques Rousseau
  nazlikalkan8@gmail.com