Kaç öpücük sığar alnına?
Osman Kaytazoğlu
*Bağlantılarınızı canlandırın. Sempatik bulduğunuz yeni bir insanla mı tanıştınız, o zaman bağlantıyı koparmayın. Telefon numaralarını not edin, onları arayın ve buluşmak için randevulaşın. Bir yürüyüş, bir hafta sonu gezintisi ya da bir kadeh şarap içmak için...
*Gülümseyin, bedava ama en etkili yoldur.
Bunlar, üç psikolojik araştırma sonucuna göre insanları bağlama yöntemleri. “İnsan ilişkilerinin gerilediği bir çağın ilerleme kaydeden önerileridir bunlar,” diye düşündü Cafer. Doğal olarak paranoid bir sosyal zekânın gelişmesine neden oluyor. İnsanları daha ilk görüşte överek kendine bağlayan bir arkadaşım vardı. “Sen olmazsan olmazdı hiç,” derdi. Dinlemenin ve kucaklaşmanın bilimini yazanlardandı. Sonra bağladığı insan sayısı giderek artmaya başladı. Küçüklü büyüklü sorunların şarap randevularında konuşulduğu, yeni saç modelinin ve renginin, arabanın değiştirilmesinin yarattığı tazeliğin ve son gidilen filmden sonra girilen tuhaf ruh hallerinin üzerinde saatlerce konuşulurdu. Oysa vahşi bağlılıklar yaratma söz konusu olduğunda; “Dağıttığı oyuncaklı menülerle çocukların kalbini kazanmakta usta olan Mc Donald’s gibisi yoktur,” diye düşündü. Eskiden, çok eskiden köylerde anlatılagelen bir hikayeyi hatırladı. İki kardeş, tarlada, başakların saçlarını yalayarak parlayan güneşin altında can sıkıntısından ne yapacaklarını bilemiyorlarmış. Güneş onları birgün daha azgınca ısırdığında ağızlarında dişleri parıldayarak Dede’nin yanında soluklanmışlar. Dede onlara, o günlerde insanların en çok da can sıkıntısından öldüğünü anlatmış. Birer kavanoz alıp içine; mutlu oldukları her an için bir beyaz taş, mutsuz oldukları her an için de bir siyah taş atmalarını önermiş. Daha ilk haftadan biriken taşlar kavanozlara sığmaz olmuş.
Mutluluk: 41 – Mutsuzluk: 68
Beyaz taş için demo:
Köyün kızları salınarak çalılıkların arkasına gidiyorlar. Büyük kardeş de onları tepenin gizli patikalarından gözlüyor. Kızlar bu köyün, sadece görünümlerin ve iklimin değiştiği bu köyün yakıcı sıcağında, çalıların arkasında birbirlerini elliyorlardı. Erkeksiz bir aile oyunu kurgulamış, kıskançlık, hodbinlik ve ruhsal tekniklerle erkeği eve bağlamanın yırtıcı egzersizlerini birbirleri üzerinde deniyorlardı. Kömürle çizdiği bıyıklarıyla erkek görünümlü bir kız, ötekilerin yanardağına buz sürüyordu. Büyük kardeş onların bu gizli eros’una tanıklık ederken kavanozuna bir beyaz taş ekledi.
İki kardeş kavanozların bu bereketliliğine daha fazla dayanamadan soluğu Dede’nin yanında alıyorlar. Kavanozlarda taş biriktirmek, Sema sakızlarından çıkan ünlü artizlerin fotoğraflarını biriktirmekten farksız. Artık içleri can sıkıntısı ve bağışıklıkla dolu. Dede öneriyor; taşları neden attığınızı birbirinizle konuşun diyor. Ertesi hafta taşlar azalıyor. Günde bir tane bilemedin bir tane daha...
Siyah taş için demo: Ali Efendi, köyde istenmeyenlerin başında geliyor. Nedeni ise kesintisiz osurukları. Cuma namazından çıkıyor ve abdestin kullanım süresi dolduktan sonra osurmaya başlıyor. Köyün en aşağısındaki evine kadar arkasındaki kesintisiz sesle ilerliyor. Evinin kapısından girene dek bu düdüklü tencere kaynıyor. Küçük kardeş uyarıyor;
- Ali amca, ayıp değil mi? Mübarek Cuma’dan sonra yapılır mı bu? Kıldığın namazın sana faydası yok!
Ali Amca, arkasından ve önünden konuşuyor:
- Anana sor, o bilir faydasını!
Taşlar azalınca Dede’ye gitmek farz oluyor tabii. Dede, “Artık taşların birikme nedenlerini köy kahvesindeki yaşlılarla paylaşın,” diyor. Kardeşler de hemen azalarla bunu paylaşıyorlar. Tepkiler oldukça sert; “Olur mu öyle şey!”, “Allahım başımıza taş yağacak” gibi değişikliğe direnen büyük lafları...
Sonra köyde herkes bu taşların bağımlısı oluyor. Taş biriktirenlern sayısı artıyor. Camiden çıkan yaşlılar köy ahalisinin taş bağımlılığına itiraz etmeye devam ediyorlar. Hatta Cami imamı bir hutbesini bu taşların tasnifini ayırıyor:
Hutbe Demo: “Sevgili cemaat, hayır ve şer Allah’tandır. Dünyevi zevkler gelip geçicidir. Bu boş uğraşlarla ömrünü harcayan.....”
Ertesi gün güneş, anların kavanozlara doldurulamasına karşı çıkan yaşlıların kesilmiş başlarında parlıyordu.
Yıllar sonra Dede Efendi son konuşmasını yaptı.
“Sistemin ya da bir alışkanlığın kusurlu yönlerini değiştirebilirsiniz ama bu onun yenilmezliğini değiştirmez,” dedi dede efendi. Johan Cryuff’un sigarayı bırakmak için ağzında lollipopla maçlara çıktığını hatırlattı. “Yeni tapınaklar yapmak için eskilerini yıkmalısınız,” dedi. “Oysa,” dedi, “şu kirli bavulunuz, sizin çocukluğunuz, gökyüzü gibi her zaman oradadır,” dedi. “Yumurcak diye bir canlı yoktur,” dedi. “Çocuklara yumurcak demeyin,” diye sıkı sıkı tembihledi. Hasan Bülent Kahraman’la İlker Yasin’in aynı hızda düşündüklerini, çünkü ikisinin de ergenlik kavanozlarının oldukça karışık olduğunu söyledi Dede efendi. “Ölümü kabul edin, sonsuzluk bize göre değildir,” dedi Dede Efendi. “Militan demokrasinizi alın başınıza çalın,” dedi, “Nantes Fermanı’ndan beri hoşgörü diye bir şey yoktur; tek isteğimiz içten bir misafirperverliktir,” dedi. “Trash metalciler ve Hey Girlcüler birbirlerine çay ikram etsinler,” dedi. “Canoncularla Nikoncular iyi geçinsinler,” diye ekledi. Şimdiki zamanın içine sarılmış tütününden bir nefes çekti ve yüksek bir aristokratik rakımdan düşüp öldü.
kaytaz@gmail.com