BAĞIMLI-2
Liste(leme)
Görünen köye, yine de kılavuz: Bu yazı elbette liste halinde yazılabilirdi, ama öyle olmadı. Oysa Infante, “Bir Listeci İçini Döküyor” başlıklı eşsiz anlatısını alt alta sıralanmış satırlarla açar (bir listecinin içinin yağlarını eriten o metin, halen 80’lerde basılmış bir Dünya Edebiyatı Antolojisi’nden başka bir yer bulamamıştır kendine, Türkçe’de). İki tür listeleme bağımlılığı vardır sanki: Biri, Infante’nin anlattığı gibi, sonunda hemen her şeyi listelemeye dönüşen bir bağımlılık; diğer tarafta ise, belli başlı konularda listeler döktüren bağımlılar durur. İkincilerin gözde başlıkları ve bu başlıklar altında uzun ince işlenmiş metincikleri vardır.
En basitinden, “Yapılacak İşler”, “Alışveriş”, “Partiye Çağırılacaklar” diye başlar başlıklar. Gitgide “Okunacak Kitaplar”, “Görülmüş Şehirler”, “Aylık Ödemeler” eklenir listeler listesine. “İstanbul’da Gittiğim Lokantalar”, “İçinde ‘Mavi’ Geçen Şarkılar”, “Kuvveden Fiile En Zor Geçenler”e geçildiğinde bahçenin yolları çatallanmış demektir.
Her bağımlı, bağımlı olduğu şeye dair ya da o şeyin dolaylarından, tuhaf inançlar, belki hurafeler büyütüp yetiştirir: Benim gözümde iyi yazarların hepsi birer iyi listecidir. Perec’in gizli veya açık listelerini okumanın zevki bambaşkadır (kaldı ki, Oulipo’yu isteyen Deneysel Edebiyat İşliği diye adlandırsın, benim gözümde Kendinden Geçen Listeciler Kulübü’dür.) Calvino’dan Cortazar’a, Enis Batur’dan Richard Brautigan’a, Benjamin’den Salah Birsel’e savımı doğrulayıp güçlendiren yazarların listesini epey bir uzatabilirim.
Bazı listeler özel durumlar doğurur: Yapılacaklar Listesi’ne yazılmış olup yapılmamış olanların sayısı fazlaysa üzülüp, hüzünlenenler çıkar, başarısızlık hanesinin kabardığını varsayarlar. Oysa gerçek listeciye bu tür değerlendirme raporları vız gelir. Yola çıkıp nereye gittiğini unutanlar ve esas maceranın (ya da mecranın) yol olduğuna inanlarınki gibi bir ruh hali içindedir onlar. Üstelik listeyi temize çekmek, başlı başına bir ödül değil midir?
Bir tek içimdeki listeci haz alsın diye bahis oynadığım olur, upuzun bir maç listesinden kupona yazılacaklar kalıncaya dek alt alta dizdiğim satırların, üstü çizilmiş seçeneklerin kağıt üstündeki girift görüntüsü, kazanılacak paradan daha fazla haz verir. Listenin kendi iç mantığı ya da geometri ve matematik peşi sıra gidilerek seçilmiş tuhaf dizilimler nedeniyle çoğu zaman para filan da kazanamam zaten.
Listeleme bağımlılığı olanların, kenarından köşesinden, kütüphane raflarını, çalışma masalarını, mutfak dolaplarını ve dizmek eylemini kaldırabilecek her alanı, ikide bir de derleyip toplama, yeniden düzenleme bağımlılıkları da olsa gerektir – hafif puslu bir havada ilerlediğimiz köye doğru, içimdeki kılavuzun söylediği bu.
Marka
herkes kendi küçük evrenini yaratır ve orda yaşar. ama bazıları, kendi evrenleri sandıkları şeyin başkaları tarafından yaratılmasına izin verir. tamam, tüketiyoruz elimizde değil. ama neyi, neden ve ne kadar? sürüden ayrılırsam kurt kapar bağımlılığıyla orijinal olmazsam geberirim bağımlılığının kesiştiği yerdedir marka. herkes için iyi olan benim için de iyidir veya benim için iyi olan herkes için iyi olamaz, olmamalı. ikinci gruba giren markalar ne kadar pahalı olursa o kadar evla tabii.
reklam aleminde baş şiar budur; bağımlılık yaratın! öyle ki, o malı alan mal kendine karakter geliştirdiğini sansın. aynı karakter bozmasını kaç kişinin sahiplendiğini söylemeyin ama. ya da, yeteri kadar çoksa söyleyin. biri olmazsa öteki. nasılsa çakma karakter birilerine hep daha leziz gelecektir. kim uğraşacak şimdi sorularla. benim ayakkabım uçar, kotum tenim olur, yediğim kuul, içtiğim klas, arabamla sevişebilirim, koltuğum bütün g.tleri kıskandırır. kral benim işte, var mı ötesi?
Yenal Yergün
Mastürbasyon
masturbasyonun çoğu kez yalnızlığa bağlı bir eylem olduğu düşünülse de bu yanlış bir kanı. tamam, doğası gereği yalnız olmak gerekli, ama sadece eylem sırasında. eylemmediğiniz sıra sosyalleşmek fora. gerçi dedik ya, sosyal kelebek olmak bu bağımlılığa bağışıklık kazandırmıyor. kelebeklerin hepsi konacakları yeri bilmez zira.
kullanılan organlar değişse de amaç hep aynı: kendini tatmin. kimi beynini kullanır kimi elini. bu konuda derin araştırmaları olan bir arkadaşım, el kelimesinin ebcet hesabıyla karşılığının 3 ve 1 rakamlarına denk geldiğini, 31 çekmenin de buradan peydahlandığını söylemişti. boşuna saymayın yani. zaten sayı tutuyorsa bi sorun var demektir. her halikarda, tatmin önemli. enstrümanınız ne olursa olsun, ona hakim olmak ayrı bir keyif. başkasının aynı enstrümanı daha iyi çalıyor olması bu gerçeği değiştirmez. kısaca, mastırıma basıyon, çek ayağını!
Yenal Yergün
Mekân
Anneme göre önceki hayatımda kediymişim. Ama alelade bir kedi değil. En büyük yeteneği evdeki en gizli saklı köşeleri bulma ve kendini yokedebilme yetenekleri üst düzeyde. Biraz tembel mizaçlı biri olduğumdan kelli 26 yıldır aynı evde yaşıyorum. Kediyken de o kadar yaşam sürem olsa yine aynısını yapardım herhalde. Sadece tembellikle açıklamıyorum tabii, mesela her sabah banyonun parkelerindeki o insan suratına benzeyen figürü görmeliyim. Ya da hemen cam kenarındaki çam ağacına yuva yapan kargaların yavrularını beslemesini seyretmeli, yuvayı yapışını da. Uzun süredir bozuk olan musluğu düzeltmemek, arızalı haliyle kullanmayı çalışmayı öğrenmek mesela. Evrim. Çevredeki sokaklar mesela, o güzel teraslı evi yıkmışlar, ama önündeki kaldırımda kökü artık kaldırım taşlarını parçalamakta olan ağaç duruyor. Bazen keserler diye korkuyorum. Son bir kaç senedir de satılmayı bekleyen o harika ‘80’ler sonu modellerinden bir BMW 3.16. Güzel balkonlar da var buralarda. Bazıları botanik konusunda artık limitleri zorluyor. O çam ağacına yuva yapan ve bazen balkonumdaki çiçeklerin toprağına baklava gibi besinler saklayan, hiç eksik kalmadığı cevizini kırmak için atması gereken yeterli yüksekliği bulmaya çalışan canlının ismini taşıyan mekana gitmek için evden ne kadar önce çıkmam gerektiğini ve o saatlerdeki ortalama trafiği biliyorum. Evrim.
Sabit mekân, vakit bırakır; beyni özgürleştirir. Hele bir kokulu ve hissetmeli bilgisayar çıksın.
Utkan Çınar
Müzik
Müzik dinlemek için müzik dinlemek: Albüm yeni ise hafifçe kulak vererek normal hayat devam ettirilir... Yemek yenir, kitap okunur, telefonla konuşulur falan. Albüm bu şekilde 3-4 kez döndürülür. Sonra akılda kalan şarkılar aklın bir kenarına not edilir. Albümün iyi olup olmadığına da bu süreçte karar verilir. Bir şarkı içinde her enstrümanı ayrı ayrı duymak ve dinlemekle ilgili bir alışkanlığınız varsa, bu süreç birkaç gün sürebilir.
Bildiğiniz bir CD dinlenirse, ruh durumuna ve CD’nin sound’una uygun ışık ve ses sağlanır. Alkol iyi gider. Müziğin hakim olduğu bir ortam sağlanır. Etrafta başka insanlar varsa, muhtemelen mutsuz olacaklarından dolayı, denememek ve insansız ortamda müzik dinlemek daha iyi. Müziği doğru anlamak açısından... Yani...
Radyoda sohbetli müzik programı dinlemek: Kafamızın boş ve aydınlık olmasına dikkat edilir. Cumartesi ve Pazar öğlene kadar olan programlar, gazete ve kahvaltı ikilisiyle fevkalade iyi gidiyor.
Çalmak için seçmek amacıyla müzik dinlemek: Önce eldekilere bakılır. Sonra “Yeni ne eklenebilir?” diye CD’ler gözden geçirilir. Şarkılar başına, ortasına, varsa solo ve solist bölümlerine ve nihayetinde final kısmına bakarak (üç aşağı beş yukarı 10-20 sn/parça formülünden hareketle) seçilir.
Çalarken müzik dinlemek: Seçtiğiniz parça ortama “cuk” oturmuşsa, o 10-20 sn.’nin acısı o sırada iyi tonlanmış bir ses sistemiyle feci çıkıyor. Deneyin...
TV seyrederken aynı zamanda müzik dinlemek: TV sıkıcı olduğunda altyazılı bir program ayarlanır ve müzik sisteminin sesi açılır... Hem sözkonusu programa bakılır, hem de keyifle müzik dinlenir.
Bulaşık yıkarken, el radyosundan müzik dinlemek: Frekanslar, tabak çanak çıkırtılarıyla karışmalı... Alttan alta müzik çalmalı... Çok konuşma olmamalı... Bilindik eski rock şarkıları fena gitmiyor...
Konser dinlemek: En sorunlu mecra! İnsanın hobisi işi olunca meslek hastalıkları da başka oluyor galiba... Mesela sahneye bakarak müziği dinlemek olanaksız. Çünkü “sahnede neler yaşanmış ve neler yaşanıyor”u düşünerek müziği bütün olarak duymak imkânsız oluyor... (E, zaten her enstrümanı ayrı ayrı dinleme meselesi de var) Dolayısı ile; ya gözler kapatılır -ki burada uyuyor sanılmak tehlikesi var- ya da sahneye arkanızı dönerek ve başka ayrıntılarla ilgilenerek müzik dinlenir (burada da müzikten hoşlanmamış ve zorla duran insan sanılmak var maalesef).
Ömer İpek
Oyun
Akıllara gelebilecek herhangi bir oyunu (hiçbir şey bulamazsa elindeki izmariti kanalizasyon kapağının içine atmaya çalışmak dahil) oynamadan hayatında bir tek gün geçirmemiş biri olarak, burada durumumu anlatmak yerine daha faydalı bir işe soyunmaya karar verdim. Oyun olmazsa olmaz. Hiçbir şey yoksa oynayacak, oyun uydurun. Alın size (muhtemelen hiç duymadığınız) birkaç oyun:
Açmaz: (Bu oyunu bana öğreten Yaman Ural’a saygı ile) En az iki kişi ya da takımla oynanır. Bir taraf bir isim tutar. Karşı taraftan en az bir kişinin bu ismi bilmesi şarttır. Gerçi bu elin sonunda belli olur. Tutulan ismin “bilinen” adının ilk harfi söylenir karşı tarafa (Örneğin Jül Sezar’ı “s” harfiyle söyleyebilirsiniz ama Truman Capote için harfimiz “t”dir). Karşı taraf ismi bu harfle başlayan kişileri sormalıdır. Ama şu şekilde; harfimiz “c”. Takım sorar “Tuttuğunuz kişi ‘Aşkın Zembereği’nin yazarı mı?” Diğer takım yanıtlar “Cem Akaş değil”. Karşı tarafın bilemediği biri sorulursa ipucu hakkı kazanılır. 3 ipucu ve 3 tahmin hakkı vardır.
Oyunun açmazı, ipucu aldıkça soracak kişi bulmanın zorlaşmasıdır.Örneğin ilk ipucunda Amerikalı birini aradığınızı öğrendiniz. İkincide müzisyen olduğunu.Son ipucunda da kadın olduğunu. Kaç tane daha daha sorabilirsiniz “c” harfinden? Ee, tahmin hakkı da azalıyor.
Cesur’un Karanlıktaki Gözyaşları ya da Cesaret: (Oyunun mucidi Cesur Köprülü’ye saygıyla) Bir kişi bir grup belirler. Örneğin hayvanlar, mutfak aletleri gibi basit ve kalabalık bir grup ya da Hollanda 1. Ligi’nde oynamış futbol takımları, tek bir komşusu olan ülkeler gibi kazık bir şey. Oyuncular sırayla kendilerine verilen süre içerisinde (optimumu 2 dakikadır) bu gruba ait bir bir isim söylerler. Oyun kimde takılırsa diğerleri puan alır. Ancak takıldığında bir sonraki oyuncunun mutlaka bir yanıtı olmalıdır puan alabilmek için.
Ampule Kafa Atmaca: (Patenti benim) Sıçrayarak ulaşabilecek yükseklikte bir kabloya bağlı bir ampül bulunur. Sırayla ampule kafa atmaya çalışılır. İki hakemden ilki kabloyu dokunur ve olası saç temaslarını belirlemeye çalışır. Diğer hakem doğrudan ampule bakar. Sıyırtma 1 puan, ampulü sallama 2 puan, ses çıkartma 3 puandır. Ampulü kıran doğrudan oyunu kazanır.
Sözürtmerk: (Serkan Sanç, Ese Ese ve benim ortak mahsulümüz) Kutu oyunu olarak bile satılan (ki bunun adı buggle) ama kağıt kalem vasıtasıyla da oynanabilen kelime bulmaca oyununun üst versiyonudur. 3’e 3’ten 9 kutulu bir karenin içine 9 harfli bir sözcük yerleştirilir. Ortaya gelen harf her sözcükte kullanılmak zorundadır. Buraya kadarı tamam. Bizim versiyonda kısaltmalar, özel isimler ve hatta sözlükte olmayan isimler de geçerlidir. Sadece sözcüğü yazanın diğerlerinden en az birini ikna etmesi gerekir, sözcüğü üretme mantığına. Mesela tiklenç, pahdeşer, gecetüyü, işemkabı, başekim, enözdenetimizm. Sözcük üretme süresi ortalama 3 dakika, üretilen sözcükleri rakiplere kabul ettirmek ise ortalama 45 dakika sürer.
Tayfun Polat
Plak
Eskiden “kafa”larımız daha güzeldi. Bir plak koyup onu dinlemeye koyulurduk. Uzak diyarlardan gelmişti. O plakla aylarca yaşardık. Şimdiki gibi dakikalara sığmazdı. Biraz eski “kafa”lı gibi gelse de, eskiden kafalar daha bi güzeldi. Yaşardık. Az daha bi çoktu sanki. Daha ağırdı. Yüzseksen gram kadardı tanesi. Taşınması zordu. Kafalar iyiydi, iğneler daha güzel batardı. Gayet dar.
Bahadır Dilbaz
Pornografi
Elimden geldiğince basit ve öznel anlatmaya çalışacağım. Pornografi bağımlılığı: Henüz internet ve benzeri teknolojilerden nasibini alamamış ergen kişinin bir gece yarısı televizyon (Show TV) karşısında, ilgiyle takip edilen yayının en can alıcı noktasında ansızın kesilmesi ve Demir Bükey (İleri Sürüş Teknikleri) isimli kel, bıyıklı ve gözlüklü bir şoförün suratına bakakalarak daha “noluyoruz lan!” diyemeden, içinde garip bir sızıyla boşalmak riskini hiç düşünmeksizin göze alabilmesi durumudur.
Ali May
Seyahat
Seyahat böceği tarafından sokulduğumda daha beş yaşlarındaydım. Tam o anda çetin bir soğuk rüzgara karşı babamın sıcak avucunu kavramış Londra sokaklarında yürüyordum. Daha sonra hayatımın en önemli unsurlarından biri olan “Seyahat” ile ilk defa babamın mesleğinden dolayı zıp zıp ülkeden ülkeye geçerken yaptığım uzun yolculuklarda tanıştım. Kendinden emin, derin bir bilgi birikimine sahip olan Seyahat, bana bu yolculuklarda ne kadar zengin bir kişilik olduğunu, onu tanıdıkça içine dalacağımı ve kendimi bilinçli bir şekilde kaybedeceğimi söyledi. Bu uzun sohbetlerimizde bana sürekli attığı çimdikler sayesinde kendime bir söz verdim: bedenim elverdiği sürece gezeceğim, algılayacağım ve bunu sürdüreceğim. Ta ki bunu yapamayana kadar, o zaman gelince ise yattığım yerden yaşadıklarımla beynimin gücü ile yolculuklara çıkacağım.
Seyahati yanıma alarak elime geçen her fırsatta, biriktirdiğim her kuruşla kendimi dünya coğrafyası üzerinde bir oradan bir buraya savurdum. Gittiğim kültürlerin ön plana çıkan güzelliklerinden daha çok arka sokaklarına daldım, onlarla yaşadım, sorumluluk aldım tüm duyarlılıklarımla çevremi algıladım. Nereden bilebilirdim ki o uzun yolculuklarda Seyahat’in beni alıştıra alıştıra kendime bağımlı yaptığını. Ama ne iyi etmiş valla…
Zekeriya S. Şen
Sigara
“Bağımlı değil, bağlıyım belki... Ama yürekten.”
Aklımdan çıkaramıyorum onu. Ben böyle bir kere daha olmuştum, Sevda'ydı adı.
Hiç çıkmıyor aklımdan; mesela bunları yazıyorum ya, aklım hâlâ onda. Vapurdayım, çay içiyorum, burnumda tütüyor. Ne kadar yürüsem de uzaklaşamıyorum, köşeleri döndüğümde hep karşıma çıkacakmış gibi. Düz yolda bile gidemiyorum, kokusu geliyor burnuma, içime çeksem kendime ihanet; yönümü değiştiriyorum.
Yemeğin tadını alamıyorum, hemen ardında onun özlemi... Evde bana onu hatırlatacak ne varsa hepsini toplayıp attım. Arkadaşlarımla görüşemiyorum, ben varım diye, kötü olacağım diye rahat edemiyorlar; mutfakta, balkonda, gizli gizli, bu soğukta...
Çok korkuyorum; ayrılalı tam onaltı gün oldu ve ben en çok kendimden korkuyorum. Bir gün, zayıf bir anımda, bir barda mesela, fena sarhoş olup, koyverip kendimi, ya özlemime yenilirsem diye ödüm kopuyor. Hele iyi niyetli bir arkadaş "Aman be abi, değer mi ya, ölümlü dünya, yak bir tane," deyiverirse... Sonrası yine aynı terane...
Bizde felsefe en çok içki sofrasında yapılır ya; yine öyle bir sofrada aşktan canı acıyan bir abiyi teselli etmeye uğraşırken biz, masadaki en sessiz hanımın gece boyunca söylediği tek cümle geliyor hep aklıma, hep onu tekrarlıyorum içimden: "Sigarayı özlersin ama sigara öldürür."
C. Övünç Üster
Sinema
Kesinlikle ilk izlediğim filmi hatırlamıyorum. Sinemada ise ilk gittiğim film sanırım Ankara’da şimdi TRT’nin stüdyosu olan devasal Arı Sineması’ndaydı. O zamanlar çok bilinçli olmamakla beraber bu nereden geldiği belli olmayan filmlere hayranlıkla bakıyordum. Gerçek bir sinema bağımlısı olmamı babamın Kıbrıs’ta o zaman bu topraklarda olmayan video makinesine borçluyum. O zamandan beri ağabeylerimin de büyük katkısı ile neredeyse film izlemediğim gün kalmadı hayatımda.
Zamanla farkına vardım ki sinema denilen şey sadece ulaşamadığımız hayatlara dalmamızı, göremeyeceğimiz yerleri görmemizi, başka yerde duymayacağımız hikâyeleri dinlememizi sağlamaktan daha büyük bir eylem gerçekleştiriyor hayatımızda. Sinema neredeyse hayatın ta kendisi halini alıyor. Hiçbir önyargı duymadan her filme zaman ayırmak, üzerine saatlerce konuşmak, olmadı kendi filmini yapmayı denemek. Sinefil olmadan, aşağılama hakkını kendinde görmeden, tüm türlere, türlerin bağımlılarına yakın durmak. Yakınlaşmak, evet belki de sinemanın en büyük rolü bu hayatımızda, yakınlaştırmak. Bir salonda veya odada, tanıdık tanımadık insanların içinde, iletişimsizliğimizi yok etmek.
İlkokul döneminde “Evil Dead”i ilk izlediğimde aldığım hazzı hâlâ aynı şekilde alıyor olmam; sadece gerçek bir yaratıcı beyinden çıkmış, gerçek sanat ürünlerinin yaşatabileceği bir özellik olduğunu düşünüyorum. Sanatın her dalı ama özellikle müzik ve sinema bu keyfi sağlayabilen en sağlam materyallere sahipler. İnsanlara -bazen zorla- film seyrettirmeye çalışırken, verdikleri tepkiler karşısında sanki bana hakaret edilmişçesine kırılmam ya da sevinmem belki normal karşılanmayacak hareketler olarak gözükebilir. Genelde yazdığım şeylerde hep bir şeylere kızgın olurum. Ancak konu sinema bağımlılığı olunca ne yazık ki olumsuz hiç birşey söyleyemiyorum. Çünkü kendim de geri dönüşümsüz bir sinema bağımlısıyım ve tuhaf bir şekilde bundan çok da memnunum. Belki çok abartılı gelebilir ama sinema tüm obsesyonlarımızı bir kenara bırakıp kendimizi kaptırdığımızda hayat kurtaran bir ilaç gibidir. Mümkünse iki günde bir bu ilaçtan vücudunuza zerk ediniz.
Murat MRT Seçkin
Spor Yapmak
Hareket gerekliydi. Durunca olmuyordu. Beden dediğin bir makinaydı en nihayetinde. Şansına, iyi bir makina kullanıyordu. Ama sürekli kullanmadan da duramıyordu. Yakıcı laktik asitin eklemlerindeki ve adelelerindeki ağırlığından da acılı bir zevk almaya başlamıştı. Huzurlu acılı ve zevkli... İçine hapsolduğu bedeninin tutsaklığından ancak böyle kurtulabiliyordu. Makinanın sınırlarını zorluyordu. Ancak bu şekilde kendini dinleyebiliyordu. Ancak bu şekilde dinlenebiliyordu.
Hızla ve tam performans atan büyükçe bir kalp, yere her gün binlerce kez çarpmaktan yanan iri ayaklar, oksijeni fütursuzce yakan dev ciğerleri ve bütün makinayı uzmanca idare eden adım, kulaç, nabız girdilerini işleyen dipdiri bir beyin.
Devinim devam etmeli!
Ruhun ve bedenin hayat boyu doyumsuz hareket isteği, hareket ettikçe yükselen bir doyum eşiği ve susadıkça, ağızdaki kurulukta iyice belirginleşen endorfin tadı ve ellerindeki sarı nasır öbekleri; nice lastik pabuç, bisiklet, top, ip eskittirdi... Durmadı, duramadı.
Emrah Özesen
Spor İzlemek
Hmm… Bakıyorum da bu haftasonu bir sosyalleşme çabası içine girmek için fazla yorgun hissediyorum kendimi. Aslında bu uzun süredir böyle. Kendini korumayı seven ciddiyetsiz bir insan olduğum için cumartesi sabahı gazetesine her zamanki gibi spor sayfasından başladım. TV’de spor köşesini görünce derin br rahatlamaya kapıldım. Hani sanki sevdiğim insanlarla mükemmel bir yaz tatili programı yapmışım gibi. Bu ne zaman başladı tam bilmiyorum ama daha çift haneli yaşlara gelmeden çift yılların cezbediciliğini farketmişim. Hayat ne kadar boktan gitse de o yazlar hep bir turnuva oluyordu; sektirmeden. Güvenilir. Tarihi bir müsabakayı kaçırmanın pişmanlığının yerini hiç bir methadon tutamaz. Erken saatte yerel bir basketbol maçı var. Çok önemli bir maç olmasa da artık son demler yaşayan sevdiğim bir oyuncu oynuyor. Tecrübeli oyuncuları seyretmekten hep keyif alırım ki, bunun futboldaki muadili de basket maçının hemen bitiminde başlayak olan İtalyan ligi maçında yer alıyor. Güzel. O sıralarda Formula1 sıralama turları var ama o çok önemli değil, nasılsa pazar günü asıl yarış ve ilk 3 şimdiden belli gibi. Tek sorun Roland Garros’la çakışması. Çeyrek finaller oynanıyor ve şu genç Sırp tenisçiyi seyretmek çok eğlenceli. İleride çok başarılı olma potansiyeline sahip sporcuların gelişimini izlemek de bambaşka bir haz bilirsiniz. Bu planları yaparken geçen haftaki İspanya ligi özetlerine takılıyorum. O golü 3 kere gördüm ama bir kere daha seyretmem de bir sakınca yok değil mi? Telefon çalınca yine bir bahane uyduruyorum. Tenis maçıyla kimseyi kandıramazsınız. Zaten saat 18:00’den sonra ikisi Premier League, biri İspanya ligi olmak üzere 3 maç var. Çok daralırsam da 1500 metre elemelerini seyredebilirim. Tanımadığım ama tipini sevdiğim birini tutabilirm. Bu ne kadar zamandır böyle bilmiyorum. Aaa, bakın bir de Cruyff belgeseli varm…..
Utkan Çınar
Teknoloji
Bağımlılık ? Hem de teknolojiye ?
Bir Karga’nın ruhuna aykırı aslında herhangi birşeye “bağımlılık”. Yaşam süresi göz önüne alınınca. Ama Bizler bir şekilde insanız, kendimize gelelim.
Özellikle bizim jenerasyonumuz ve sonrasında (’72) teknolojinin evlere yenilenerek girişindeki ara süre azalmaya ve bizler de bu gelişimi takip etmek zorundaymışız gibi yaşamaya başladık. Renkli televizyon, Atari, Sinclair, Amiga, telsiz telefon, çift kaset çalar.. Yağmur gibi yağmaya başladı teknoloji hayatımıza, taneleri giderek daha çekici renklere bürünerek.
Hatırlıyorum basic yazılım kitabı elimde siyah beyaz monitörde, şu anda cep telefonlarında oynamaya tenezzül etmediğimiz “Yılan” oyununun komutlarını yazışımı ve oynayabilince, oyunu ben bulmuşumcasına zevk alışımı. Telsiz telefonu savaşta kullanılan telsizmişçesine oyunlarına alet edenler de olmuştur eminim ama onların arasına karışmadım neyse ki.
Sonrasında gelen Amiga çılgınlıkları, “Atari Salon” ları… Zaman içerisinde bilgisayar denilen meretin ne işlere yaradığını, insanların bununla uzaya çıktıklarını görmeme rağmen, benim için “oyuncak”lık vasfını hiç yitirmedi kendileri. Bu arada şunu da belirtmeden geçmeyeyim, oyun için sahip olunması gereken bilgisayar her zaman parçaları güncel ve güçlü olan olmalıdır, ki bu da bütçeye fena delik açar. Tüm diğer teknolojik güncellemeler gibi.
Teknolojiye ister ses, ister görüntü, ister iletişim, ister eğlence olarak bağımlı olun; size her zaman kuracak bir hayal verecektir. Ve insan hayal ettiği müddetçe yaşar. Varsın simit yiyelim, ama bir oyunu en üst detayda oynamak, bir sesi en doğala yakınıyla duyabilmek, bir nesneyi gerçekmiş gibi algılayabilmek ekranda, hepsine değer.
Her güzel şey biraz zararlıdır…
Oral Zeren
Televizyon
“ Televizyon bence çok eğitici bir buluş. Ne zaman biri televizyonu açsa, derhal yan odaya geçip kitap okuyorum.” (Groucho Marx - Marx Brothers)
Tele-vizio, yani uzağı görmek. Teknolojinin hayatı esir alabilme yeteneğinin en büyük kanıtı. Elektromanyetik ışınların / frekansların -artık- xenon ve neon gazları ile sevişerek ortaya çıkarttığı bir tuhaf uyuşturucu. Bu kara / gri kutu, kullanılabileceği binlerce güzel amaç yok edilirken, beynimizi tüketmeye yönlendiren ana eleman hatta tüketimin ta kendisi oldu. Standart ömrümüzün neredeyse 14 yılını karşısında geçirmemiz bunun en güzel kanıtı değil mi?

Cronenberg’in “Videodrome”u tüm benliğimizi hızla ele geçiren bir gerçeğe dönüştü. Sabahları hayatın her noktasını çözmüş gerçek gazetecilik kahramanı magazin ustaları, öğlenleri dişi olmanın tüm ataerkil kurallarını A’dan Z’ye yerine getiren kadıncıklar, akşam üzeri bilgileri herkesin ve her şeyin ötesinde, ellerinde her an dünyayı değiştirecek anahtarı tutuyormuş edasıyla, kahve fincanı ve dizüstü bilgisayarın arkasından bizimle dalga geçen anchorman’ler. Uyarlamaları ile edebiyatı yok eden, fantastik takıntıları ile özellikle çocukları bilinçli bir şekilde yalancı barbie dünyasına ve cinsel tutuculuğa yönelten dizileri saymamak olmaz tabii ki.
Ne yaparsak yapalım, ne kadar uğraşırsak uğraşalım şu anki televizyonculuk anlayışı ile kültür ve bilgi bombardımanından çok zehir dolu roketler isabet ediyor beynimize. Neredeyse vücudumuzun en genç uzvu haline gelen bu makinenin zaman geçtikçe daha fazla esiri haline geliyoruz. Tek ve basit bir yayın ile bir bireyin hatta bir ülkenin kaderini tamir edilemez bir şekilde değiştirme gücüne sahip. Buna karşı, onu onaracak ve zehirini yok edecek bir aşı bulma zamanı çoktan geçti. Bu gidişle de asla bulamayacağımız hatta bulmak için çabalamayacağımız noktaya geldik gibi geliyor bana.
Murat MRT Seçkin
Uyuşturucu (Nebati)
Beni ne kadar tanıyorsun ki? Ayrıca ben bağımlı olamayacak kadar tetikteyim, sürekli kontrol ediyorum kendimi, istesem şimdi bırakabilirim, mesela oruç tutmuştum ben bir seferinde 30 gün boyunca, iradem güçlüdür yani, istediğim anda bırakabilirim birden, şak diye.
… İki ay içmediğim oldu mesela, param yoktu, fırsat olmadı, içmedim ve delirmedim yani böyle ellerim filan titremedi. Yani benim kafamı bozan aslında senin şu “Yeterince güçlü değilsin hatta zayıfsın,” der gibi görünen ifaden; kendini sürekli bir benden üstün görme hali, patronluk taslamalar…
Neyimi seviyorsun? Gerçekten samimiyetle soruyorum, bende sevilecek ne buluyorsun o kadar? Herhangi bir konuda üstün değilim, tipsizim, ayrıca pisim. Baksana şu halime; uyuşturucu kullanıyorum diye kendimi savunuyorum, senin gibi birinin ne işi olabilir ki böyle biriyle? Sen beni boşver, benden sana fayda yok; benden kimseye fayda olmadı ya zaten bugüne kadar…
Sağ elinin işaret ve orta parmaklarının buluştuğu yerde bir sigara takılı, tırnak çizgisinde geçişli bir sarılık birikmiş. Gözleri orada, bana bakıyor; bense ne kadar dikkatli bakarsam bakayım, orada onu göremiyorum.
… Benden vazgeçme ihtimalinden çok korkuyorum… Bu arada o kadar az içiyorum ki aslında şunu; yani bak mesela sigarayı bıraktım, sadece bunu içiyorum; bir noktada daha sağlıklı yani… Beş tane içiyorum günde ve içine ne kadar az koyduğumu bilsen, şu kadarcık; milletin bir sigaraya koyduğuyla ben bir hafta idare ediyorum.
“Her ayın son Cuma günü bir kadeh kırmızı şarap içen biri, 29 gün boyunca o Cuma’nın hayalini kuruyorsa bağımlılık söz konusudur,” demişti doktorum.
C. Övünç Üster
Uyuşturucu (Kimyevi)
Parti bir evde olunca -nesnelerin taşıdığı ruhtan herhalde- içerde insan birikmeden bir şeye benzemiyor; normal oturma odası. Çok loş ışık, çok yüksek müzik; ambiyans. Kalabalık sayılmazdık, dışarı çıkacak parası veya eğlenecek yeri olmayanlar buluşmuş gibiydik. Gecenin başıydı ve pek eğlenceden bahsedilebilir bir tarafı yoktu.
Uzak köşede dört çocuk gördüm, çok gergin bir halleri vardı, sevgiliye sordum; büyük alış veriş yapmış onlar, Perşembe'den başlamışlar patlamaya, hâlâ devam. Bugün Pazar, vesilesi yeni yıl. İçlerinden birini tanır gibi oldum, o da beni tanıdı, yanıma geldi. Altında beli iki kere kıvrılmış bir eşofman vardı, üstünü çıkarmıştı. Yüzünü yakından görünce tanıdığım kişi olduğundan emin olamadım; yorgun, kafası karışmış, aceleci ve endişeli duruyordu. Yanıma oturdu, bir süre çaresizce baktıktan sonra ağırlaşmış sesiyle "Abi ne yapacağımı bilemiyorum ya..." dedi.
Başını tutup omzuma yasladım, elimle saçlarını sevdim.
C. Övünç Üster
Yalnızlık
kimselerle paylaşılmak istenmeyen anların vazgeçilmezlik payesiyle taçlanması. kafa dinlemenin kafaya kulak kesilmeye dönüşümü. riskli tabii. rahatsız edici tınılar bulunup silinse de cızırtısı kalabilir. vurgun yiyip dipte kalmak da olası. vurulanlar ya meczup ya eren. ne yana yatacağınızı bilmiyor veya yatmak için erken diyorsanız, doz ayarını iyi yapmak gerekiyor bu bağımlılıkta. yani çocukların erişemeyeceği yerde saklayın. kendinizle iyi vakit geçiremiyorsanız siz de hiç bulaşmayın.
Yenal Yergün
Yapmak
“insanın tüm mutsuzluğu tek bir şeyden kaynaklanır: odasında sükunetle oturabilme yetisinden yoksun olmasından.”
Pascal
Saat çaldı, kalktım. Aynada bir süre suratıma boş boş baktıktan sonra yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım, işedim, suratıma traş köpüğü sürdüm, biraz bekledikten sonra traş oldum, duşa girdim, saçlarımı kuruttum, taradım, o gün giyeceğim gömleğimi ütüledim, giyindim, araba ve ev anahtarlarını, şirket kartlarını, cüzdanımı, cep telefonumu aldım, kapıyı kilitledim, sokağa çıktım, arabama kadar beş dakika yürüdüm, arabanın kapısını açtım, kontağı çevirdim, dikiz aynasına baktım, yola çıktım, 26 defa sağa, 18 defa sola döndüm, 6 trafik ışığında bekledim, 30-40 defa frene bastım, 20-30 defa sinyal verdim, arabayı park ettim, kahvaltı için poğaça ve çay, sonra okumak üzere gazete aldım, gün içinde şirket içerisinde 15 defa kart kullanarak kapı açtım, bilgisayarımı açtım, gün boyu 32 tane iş ile ilgili 4-5 tane geyik e-posta okudum, 15 tane e-posta yazdım, telefonlarım 28 defa çaldı, 18 farklı insanla iş için konuştum, 5 kişiyle geyik yaptım, bunların arasında yemek yedim, “eee s.çarım artık,” deyip işten çıktım, arabayla eve döndüm, üstüme rahat bir şeyler giydim, dünden kalan yemeği ısıttım, yanına bir bira açtım, sabah aldığım gazetede çoğu gerzekçe yazılmış 22 haber okudum, bir bira daha açtım, 2 tane bir şeye benzer, 8 tane boktan köşe yazısı okudum, bir şişe bira başına üç sigara içtim, yatana kadar üç bira içtim, nette 5 a4 sayfasını dolduracak kadar yazı okudum, televizyonda patalojik vaka olduğu kesin olan insanların söylediklerini dinledim bir taraftan, 4 sms yazdım, bir kere cidden, 12 defa bıyıkaltından güldüm, 36 defa tepem attı, evde döküp saçtıklarımı topladım, koridordaki lambanın patlamış ampulünü değiştirdim, “ulan saat 1 oluyor,” dedim saate bakınca, dişlerimi fırçaladım, iki telefonun alarmlarını kurdum, haftasonuna kaç gün kaldığını düşünerek vurdum kafayı yattım.
Ama çıplak, hiçbir şey yapmadan geçecek zamanın parmaklarını boğazımdan uzak tutmak için bir şeyler yapmalıydım.
Serkan Kafalı
Yazmak
Hafızanın ve ruhun değişkenliğine karşı “yazmak” eyleminin kalıcılığını kullanabiliriz. İnsanlık, tarih serüvenine “yazarak” başlamıştır. Gerçeklikleri, görüngüleri törpülemek, olayları, karakterleri yeniden kurgulamak, değerlendirmek ya da gerçekliklere kendi estetik beğenilerimizi katmak “yazarak” mümkündür. Dili kurcalamak, düşünceleri derleyip toplamak, dizgenin ve nedenselliğin sınırlarını ölçmek, zorlamak, öfkeyi, duygudurum değişikliklerini ve içimizdeki her türlü duygusal zehri dışarı atmak amacıyla da “yazmak” eylemini kullanabiliriz. Kendimizin, insanlığın ve tarihin gizlerini yazarak neşterleyebilir, neyi kesip atacaksak, neye odaklanacaksak, neyi ispat edeceksek, hangi nedenle kimin suratını tokatlayacaksak bu işi bir kalem ve bir kağıtla yapabiliriz.
Fakat, “yazmak” denen şey böylesine kullanışlı ve işe yarar bir eylem ise bu şehirde tekel bayiinden daha çok kırtasiye dükkânı olması gerekmez miydi? Kim ne derse desin, ilgimizi asıl çeken şey şu beyaz kâğıdın boşluğudur, ürkütücülüğüdür. Boş bir kâğıdı doldurmak, anlam ve hafıza oyunlarıyla onu karalamak hırsımız... Asıl bağımlılık budur.
Zafer Yalçınpınar
Yemek
Standartlara göre yemek yemek -aradaki atıştırmaları saymazsak- günde üç defa, benim gibi standartlar üstü varlıklar için ise günde altı ya da sekiz kere yaşanan bir ritüel. Güzel ve doğru ellerden çıktığında harika bir sevişmenin yanında berbat bir mide bulantısı gibi kaldığı ihtiyacımız. Yemek, aş, munchies, kayıntı artık siz ne demeyi tercih ederseniz.
Uzun süre toplu yemek sektöründe çalıştım. Yıllarca standart kalan 75 kiloluk ağırlığıma da bu işe başlayarak bir daha görüşmemek üzere veda ettim. Tek bir seferde neredeyse atmış civarında kadınbudu köfteyi çekirdek misali yiyerek, sonrasında da hastanelik olarak zaten bu konuda ne kadar deneyimli olduğumu tüm insanlığa kanıtlamış oldum.
Boş vaktimin olduğu her anda bir şeyler yiyerek, hiç bir şey bulamadığımda ise buzdolabında kalmış fast food ketçap ve mayonezlerini yalayarak bu zayıflığımı tatmin etmekten büyük keyif alır hale geldim. Yeni ve uyduruk yemekler yapma konusunda oburluğum ve açlığa dayanıksızlığım sayesinde profesyonel hale geldim. Yemek yedirmek, beraber yemek, yemek yiyerek film seyretmek, gazete okumak, oyun oynamak artık rutin bir hal aldı.
Ama… her yemek yiyişimde aklımda tek bir şey oluyor; ya bir daha bunlara ulaşamazsam. Karın doyurmak artık sadece bir ihtiyaç değil kültür haline geldiğinden beri, delicesine tüketimin de doğal olarak sonu gelmiyor. Eminönü Küçükpazar’da çalıştığım dönemlerde o dönemin refahçı tüccarlarının hepsi gıda işi ile uğraşırdı. Sonuçta asla bitmeyecek ve tükenmeyecek bir ihtiyaç. Delicesine yemek tüketiminin bizlerin kendi tatlarımızı, besinlerimizi sağlamamızı engellemeye başladığı nokta alarma basmamız gereken noktadır. Hazır yemek tabii ki güzel bir şey ama bu harcamanın süreklilik kazanması bizi oburluğun obezlik olduğu noktaya getirdi. Oburluktan kastım yemek sevmek, yemeğe dikkatli ve mantıklı davranmak, ne kadar yersek yiyelim bu kaynakların sonsuz olmadığını hatırlamak. Obezlik ise herkesin bildiği yok edici bir kavram. Yemeğe tapmak, yemek üreten sektörün bir numaralı fanı olmak.
Bir gün, elimizdekilerin hepsini tükettiğimizde, sevgilimize veya dostlarımıza güzel bir masada kolumuzu veya kalçamızı uzatıp kendimizi veya başkalarını ikram etmeye başlayacağız. Belki de yaşamın sonu yemek ile gelecek.
Murat MRT Seçkin
info@kargamecmua.org