PELİKÜLÜN AKORDU
Utkan Çınar
Müziksiz sinema düşünebilir mi?.. Bu çok kötü girizgahı bir kenara bırakalım. Ama biliriz ki sinemasız müzik düşünülür. Yani müziğin ihtiyacı yoktur başka şeye. O zaten güzeldir. Neyse aslında böyle genel bir yazı okumayacaksınız. Hazır Film Festivali müzikle ilintili filmler alanında tavan yapmışken; zatıaliniz de filmin müzikle ne tarz pozisyonlarda bir araya gelidiğine bir bakış atmaya çalışacak haddini bilmeyerek. Genellikle adını duyurmuşlardan bahsederken, Sex Pistols’unkilerden bahsetmeyecek. Kadraja da Rock’n Roll’u alacak.
Şöyle beş kategori düşünün; belgeseller, biopikler (kurgu yaşamöyküleri), konser filmleri, gizli öznesi müzik olan dönem filmleri ve de David Bowie’nin oynadığı filmler. Bakalım şu Toefl’dan neler öğrenmişiz.
Son bir kaç yıl müzik belgeselleri konusunda oldukça verimli ve de heyecan verici geçiyor. Hâlâ görmediyseniz bulup izlenemeniz gereken Scott Walker, Daniel Johnston, Joe Strummer belgeselleri; artık bu konuda isim yapmaya başlayan Julien Temple (Glastonbury’i de unutmayın), Stephen Kijak gibi adamların yeteneklerinin kanıtı. Hatta Peter Bogdanovich bile bir Tom Petty belgeseli yaptı geçenlerde. Neden olmasın? Biraz yeraltı kalsalar da Nirvana ve Sonic Youth’un başı çektiği “The Year Punk Broke” ve de Dandy Warhols’lu “Dig!” ıskalanmaması gereken filmler. İleride de daha bahsedeceğim Martin Scorsese de hem The Blues serisine ön ayak oluşuyla hem de yine bir Dylan belgeseli olan “No Direction Home” ile -ki bence gelmiş geçmiş en iyi belgesellerden biridir, konusu ne olursa olsun- kategorinin ağırtopu. Hem bu kadar zor Oskar aldıysa, demek ki güzel adamdır. Yalnız yine de sonunda baktığınızda, eldeki stok görüntü ne kadar geniş ve ayrıntılıysa belgeseliniz de o kadar iyi. Her zaman sadece Bono’nun konuşması karın doyurmaz. Hah, bir de bu işin atası olan ve ‘66 tarihli Dylan İngiltere turnesi belgeseli “Don’t Look Back”in kotarıcısı D.A. Pennebaker’a da bir selam çakalım.

Kategorilerden en tartışmalısı ise biopikler. Yani Oliver Stone’un “ayyaş” serserisi Morrison, çoğuna göre filmdekine hiç benzemiyor. Ya da Control’de Anton Corbijn’in Ian Curtis ve Bernard Sumner’ları ne kadar gerçekçi olabilir? Onlar bu kadar zavallı insanlar mı? Son zamanlardaki revacını Johnny Cash (Walk The Line), Ray Charles (Ray) ve Edith Piaf (La Vie en Rose) filmleriyle pekiştiren bu tarz ürünlerin kurgu olmaları ve efsane yaratma çabaları hep samimiyetsiz görünmüştür yüzüme. “İzleyicinin o insanları nasıl tanımak istedikleri” gerçek değildir; tabii bu filmleri gerçeklik katsayısına göre değerlendirmek isterseniz. Ben isterim. Yine de Charlie Parker (Bird), Mozart (Amadeus), kurgu biopik alanında da Woody Allen’in “Sweet and Lowdown” genel kabul görmüş işler olarak bilinir. Bunlara bir de “The Last Days”ı eklemeli ve de onu ayrı bir yere koymalı. Gus Van Sant’ın, ki gençlik filmlerinde bir usta haline geldiğini hep birlikte tecrübe ediyoruz, isim zikretmeden Kurt Cobain’in son günlerini böyle şiirsel ama sıkıcı olmadan görsele döküşü ve de tartışmalılık halini yüzeye çıkartmadan bunu başarması anca bir ustanın işidir. Bu kategori ayrıca mizahın da öne çıktığı filmlerin yeri. Amerikan mizahının ve şovmenliğinin okulu Saturday Night Live çıkışlı “The Blues Brothers”ı hatırlatmaya gerek yok (Huzur içinde yatsın John Belushi). Kişisel gözlemlerimde soundtrack’ının olmadığı bir insana çok az rastlarım akranlarım arasında. Hem de esas kötü çocuklar onlardı. Tabii ki bu işin babası “Spinal Tap”tır bana göre. Bazıları “The Commitments”ı da aynı seviyede görmeye çalışsa da, İngiliz mizahının doruk noktası Spinal Tap. Bir de kendini başkası rolünde oynayan bir adam vardı. Oy oy…

Konser filmlerine gelince, kotarması en zor kategori bu olsa gerek. Yani izleycinin gidip canlısını rahatça tadabileceği ya da bir den çok konser DVD’si olan (ki bu farklı bir durum) bir müzisyeni veya grubu ne vaat ederek filminize konu edebilirsiniz? O konserin efsane bir performans olacağını nereden bilebilirsiniz? O yüzden tur belgeselleri hep daha yararlı gibi gelir bana. Martin Scorsese 1978’de The Band’in veda konserini “The Last Waltz” adıyla buna uygun görmüş. Hem bir kerelik bir olay, hem de çok ünlü konukları olan bir gösteriyi seçmek çok zekice. “Ziggy Stardust and the Spiders From Mars” çok fazla şey sunmayan bir iş iken, Talking Heads’in Jonathan Demme imzalı “Stop Making Sense”si en özgün ürün bu kulvarda. Bu yıl göreceğimiz Lou Reed (Berlin) ve yine Scorsese’nin “Shine a Light” (bu kaçıncı Stones filmi!?) yine bir hareketlenme sezdiriyor. Bir dipnot olarak da Wim Wenders’a değinelim, her ne kadar filmlerini müzik bazlı yapmasa da “Wings of Desire”daki Lou Reed konseri sekansı (Why can’t I be good, why can’t I act like a man?), “Paris, Texas”ın (hatta çok sevdiğim parantezlerden biri daha; T-Bone Bunett ki hem “I’m not There”, hem de “Walk The Line”ın müzikal direktörü, 2005 tarihli albümünde “Palestine, Texas” diye bir şarkısı vardı. Kendisine böyle bir yazıda selam etmek lazım) Ry Cooder’lı müzikleri, “The Blues” serisinden harika J.B. Lenoir ve de Skip James belgeseli “The Soul Of a Man” ve de Peter Stormare’nin muhteşem John Lennon tiplemesiyle “Million Dollar Hotel”, bu güzel abimizin gurur tablosu.

Robert Altman’ın “Nashville” (hatta zorlayalım “Kansas City”), Todd Haynes’in “Velvet Goldmine” (biopike de girer aslında), “24 Saat Parti İnsanları” (burada bahsettiğimiz her türün bir karışımı harika bir film), Wayne’in Dünyası (bir daha seyredin hani “kült nedir?” hesabı), Spike Lee’nin “Do The Right Thing”i ve harika “High Fidelity” (bence inanılmaz derecede hakkı yenmiş bir filmdir. Sevmek sevmemek değil; anlattığı ortam ve karakterleriyle müzik fetişi bu kadar gerçekçi mi olur?); kişilerden çok dönemin tadını duyurmak peşinde koşup beni en çok sevindirenlerdir. Cameron Crowe bu kategorimizin esas adamı. Bir elin parmaklarını biraz aşan kariyerinde müziği baş köşeye koymayı sever. Bunu romantizmsiz yapamadığı için ona kızmalı mıyız bilemem ama “Almost Famous” hem heyecanı hem de saflığıyla, keza “Singles” grunge’nin nasıl koskoca bir kuşağı ele geçirme potansiyeli olan bir tür olabildiğine –hiç böyle bir amacı olmasa da- verdiği yanıtla mutlaka adı anılması gereken filmlerdir. Bir de büyük usta George Lucas’ın filmografisinin ilk sıralarında yer alan “American Graffiti” var. Rock’n Roll ateşinin ilk parladığı yıllarda, küçük bir Amerikan kasabasında üniversiteye gitmeden önceki son gecesini geçiren bir gencin içinde bulunduğu ruh hallerini hissedercesine çalan bir radyo DJ’i düşünün. DJ’in playlist’i, filmin kurgusunu oluşturuyor neredeyse. Müziğin gücünün en anlamlı kullanışlarından biridir bu film. Benzer bir deneme geçen yıl “Across the Universe” ile gerçekleşti. The Beatles şarkı sözlerinden bir film senaryosu. Sözlere girmişken, Baz Luhrman’ın “Moulin Rouge” ve “Romeo ve Juliet”ini de saymak gerekir sanırım. Bu müzikalleri rock tarihinin onlarca şarkısına yapılan göndermeleri yakalayabildiğimiz için mi sevdik acaba? Ayrıca Vanilla Sky’ın Radiohead’li açılışına da tüylerimiz diken olmadı değil. Sonuçta gizli öznesi müzik olan kurgusal biopik tadları da bulabildiğimiz bu tarz filmler, özellikle bir müzik tarzının doğarken nasıl bir kültürel çekice çarpıp şekillendiğini -hele bir de ustalıkla anlatıyorsa- benim de daha diyecek bir şeyim kalmaz. Keyfime de bir şey denmez.
Son olarak bir de David Bowie’nin oynadığı filmler vardır. Müzikle ilgili değillerdir. “Dünyaya Düşen Adam” mesela. Harika bir filmdir (bir sanat eserinden gayriihtiyari geniş zamanda hitabediyorsak o iyi midir?). “The Linguini Incident” (pek bilinmez, bulunmaz ama ilk 5’tedir listemde) mesela. “Zoolander”, “The Prestige”; hepsi de oldukça iyi filmlerdir. Bu kadar mı? Üstte bahsettiğimiz Velvet Goldmine’ın ismi aslen bir Bowie şarkısıdır; Wes Anderson’un harika müzikli müthiş filmi “Life Aquatic”in soundtracki de Portekizce Bowie coverlarından (Seu Jorge) oluşmaktadır. Kısaca Bowie’yse, koy sepete.
khgv@hotmail.com