BAĞIMLI-1
Bu ay dosya konumuzu nasıl işleyeceğimiz tartışırken konuya nereden yaklaşırsak yaklaşalım bir tarafının açıkta kaldığını farkettik. “Bağımlılık” türlerini farklı yazarlarımızın kişisel görüşleriyle sıralamak en aklımıza yatanı oldu. Tabii ki eksik maddeler vardır hâlâ. Neden olmasın ki?
Acı Çekmek
Ben zaten her acının Tiryakisi olmuşum…
Bu sözü ilk duyduğum zaman bana çok ilginç gelmişti. Acının tiryakisi olmak, yani çektiği acıdan zevk almak, hatta acıyı kendine keyif veren, bağımlısı olduğu bir unsur olarak görmek 80’ler Türkiye’sine doğmuşların ortak paydası olsa gerek. Bu dönemde arabesk çektiğimiz acıları bizim için ifade eden bir dost gibi çıktı meydana. Ezilmişliğimizi, itilmişliğimizi ve çaresizliğimizi bir kere daha dile getirdi. Acı çekmişlik, hayatın zorluklarına karşı örgütlenmek yerine, boynu bükük duruyor olmak, bize bu toplumun biçtiği rol olarak dayatıldı.
Yaşadığı acıdan zevk almak, acısından daha güçlü hissedecek şeyi olmayanların ortak paydasıdır.
Acı, şöyle ya da böyle hayatın her köşesine siner. Öyle bir alışkanlık oluşturur ki artık onsuz hayatınız eksik olmaya başlar.
Bu toprağın insanı, acıyı tiryakisi olduğu bir nesne gibi keyfini çıkara çıkara çeker içine. Acı bu memlekette, akşam rakımızın yanında meze, cigaramızdaki dumanın ağırlığı, dinlediğimiz müziğin ruhudur. Acı bizim için gelip geçici bir heves değil, gündelik hayatın her köşesine sinmiş, hava gibi, su gibi hayati bir öğedir. Bizi acıya tiryaki kılan da işte bu yaşam alışkanlığıdır. Bu yüzden sorunumuzu çözecek, acıyı külliyen yok edecek bir çare değil, teselli ararız. “Bir teselli ver,” sözü, acıya bağımlı bir ruhun duasıdır. Çünkü tiryaki acının bitmesini değil, biraz nefes almayı talep eder.
Yaman Ural
Adrenalin
Böyle mi doğduk, yoksa ergenliğe giden yolda mı bu hale geldik tam bilemiyorum. Ama bir şekilde, Tarzancılık oyunu sırasında, söğüt dallarına tutunarak yüksek duvarlardan yaptığım uçuşlarda hep çok sevdim güp güp atan kalbimi ve ensemden yayılan ürpertiyi. Benim gibi bikaç çocuk daha vardı. İşçi sitesinde, bir grup ufaklıktık hep tehlikeli şeyler deniyen. 20 metre yükseklikteki su deposunun kilidi kırılmış, çıplak merdivenlerden tırman;
“kıskaçıran”ları birleştir bomba yap, patlat; en tehlikeli kötü amcaların bahçelerine dal. En vahimi: yakaladığın hindinin ayaklarından tut dört metrelik duvardan atla, naylon torbalardan paraşüt yap atla, bakalım uçabiliyor muyuz. Uçamıyoruz! Çalışmaz, dizler çürür...
Ama hep daha fazlasını çekti deli gönül. Hareketli olduğumu, yediğim haltları farkeden ailem neyse ki spora yazdırdı beni. Yüzdüm, gerçek paraşütle gerçek atlayışlar yaptım, karanlık, dipsiz mağaralara indim; sanki buradakiler bitti, dağa çıkmaya taa İran’a gittim, ülkenin tüm beyaz köpüklü nehirlerini kafayı gözü yararak geçtim. Ancak böyle kurtuldum hapislere düşmekten.
Emrah Özesen
Araba
Yahudi Mersedesi “Frano” (a.k.a Peugeot 504, 1974)
Doğduğum yıl almışlar seni… Ankara’da ilk bakışta aşk. İzmir’e geldiğinde sen şehirdeki ikinciymişsin; alımına ve çalımına dönüp dönüp bakarlarmış… Hatta Deli Bülent, bir gün yanına gelmiş, sağ çamurluğunu parmak uçlarıyla okşadıktan sonra şunu söylemiş: “Bu araba İdi Amin’de bile yoktur be!”. Gülme öyle istihzalı istihzalı; bana anlattılardı her hikâyeni ve hepsini hiç bıkmadan dinledim hep!
Arka koltuğunda büyüdüm, bilirsin. Seninle yüz küsur bin kilometre seyahat ettik. Üç kez rengin değişti; güneş de göğüslüğünde gezine gezine en sonunda yıllandırdı o yaşlılık izlerini. Hatırlar mısın; bir seferinde sanayide iki saat uğraşıp kuma gömmüştüm seni de çekici ile çıkarmak zorunda kalmışlardı! Onlar çabalarken ne çok gülmüştük seninle hallerine, birbirimize göz göze bakıp ve sessizce!
Can yoldaşı olmayı ve sadakati; güler yüzle ve yakınmadan kabullenen sevgili gibi hep korudun, kolladın bizi. Babam ile kanala yuvarlandığınızda bir Ağustos gecesi, onun hayatını kurtardın. Ertesi hafta, sen hâlâ çınar ağacının altında kendine gelme hallerdindeyken, çok gurur duymuştum o “bir şeyim yok,” diyen bakışınla… Ben de her rahatsızlanışında tutku ile yanında oldum ama: Platin başın meme yaptığında, sol tekerleğinden gelen sesin teşhisinde, arka gözlerinden birini yenilediklerinde… Her ne kadar “kenara çekil, şimdi çükünü çekerim ha!” diyen o Pejocu Hakkı’dan nefret etsem de her muayenende dirayetle, çocuk halimle yanında olmaya çalıştım. “İyi oldu şimdi; tamam mı, bitti mi?”.
Sonra biraz daha yıl geçti ve iyice yaşlandığını iddia edip, yok pahasına seni marangozun birine verdiler. Yirmi yıl öncesinden bahsediyorum, evet… Haberi duydum ve koşarak ziyaretine geldim. Ne çok ağlamıştım o son vuslatta, değil mi?...
Yavuz (Çetin) ile senden konuşurduk uzun uzun, lambalı ampflikatör muhabbetinin fasılalarında. Yavuz’un ruhunu boşa alıp, bedenini de tereddütsüz Boğaz’a attığı gün, bir arkadaşın onunlaymış. Köprüde vedalaştığı son şey, senin arkadaşınmış.
İşte böyle… Şimdi kimbilir nerelerdesin… Biz bugünlerde makinelerle seyahat ediyoruz. Onları bize sevdirmek için kırk takla atıyorlar; reklamlar, ıvır ile zıvırlar… Öyle ikimizin zamanındaki gibi, ortak hayatlarımız, heyecanlarımız, sevgi ve tutkularımız yok bu plastik ve çelik şeylerle aramızda.
Sevmiyoruz onları, binip binip iniyoruz işte. Benzin bedeli karşılığı bir çeşit anlaşmalı orospuluk hali. Üzücü ama böyle.
Sarp Keskiner
Alkol
Bağımlısını bilirim. Ama sabah kahvaltısında vokta içemem ben. Sabahları bir gün önce içtiğim sigaraları öksürmekle geçer, uyanmaya çalışmak da cabası. İçmeye vakit nerde? Zaten sabah kahvaltısında içene de alkolik denir. Ben alkolseverim. Güneşli pazar öğleden sonraları balkonda yayılıp bira içmeyi severim mesela, yanında bizzat kendi zevkime göre inceltilmiş patates kızartmasıyla.Günlerden pazar değil ama yanında tuzlu fıstık varsa, bira biraaaa diye yazılır. Mangalın üzerinde az sonra pişecek tavuk kanadı, ne bileyim bir çipura, mevsimiyse lüfer, anne köftesi ya da pirzola hazır edilir ve ateşle uğraşırken de bira severim.
Hem bira harlanmış ateşi kendine getirmek için de iyi bir malzemedir. Rakıyı ağzınızdan püskürtemezsiniz. Mangalın üzerindeki son parçayı alıp da masadaki diğerlerine katıldığınızda ısınmış bira öylece bırakılıp rakıya geçilebilir ama. Tabaktakiler bitirilip tek bir parça Ezine peyniri ve muhabbetle zaten rakı içilir. Ortama geç kaldıysam, millet yükünü almış, ben geride kalmışsam B-52 ya da shot Jack iş yapar. Jack olacaksa ama (o yanar döner lezzet küpünü her durumda hazırlatamazsınız) iki tane peş peşe. Viskinin pek çeşidi vardır ama ben sırtımın ortasındaki hiç açılmayan kası gevşeteni severim. İstatistiklerime göre şarap %90 başımı ağrıtacağından içmem. Ama bir şişe ve iki kadehi aralarına almış, gözleriyle sevişen çiftleri severim. Gündüz vakti bir café’de bir şeyler okurken espresso’nun yanında konyak içerim. Sahilde çocuklarla bi tarafımız donarken ise kanyak. İçkileri karıştırmayı sevmem ama kahve likörü votkaya katılırsa severim. Nane likörü ise cine karıştırılabilir, ortalıkta içecek başka bir şey yoksa. Punch kalabalığın ilacıdır. Ben hazırladıysam içerim. Çünkü herkesin birlikte sarhoş olmasını severim. Erken sarhoş olanları sevmem. Aslında kokteyl dediğimiz şeyleri içmek için vaktim olmaz pek. Sek candır. İçtiğinin tadını alırsın. Zaten içilen her neyse, onun yanındakinin ve o anın tadını almak için içerim ben. Tatları karışmadan.
Tayfun Polat
Bağımlılığa Bağımlılık
Bağımlılığa bağımlı insan
bağımsızlığını ilan edebilir mi?
bağımlılığa...
Kara bir gece, yoksun. Yalnızlık ağlamaklı sesleniyor, kafamda karıncalar.
Çarşaflar balkonlarda, Tepebaşı, ardı Haliç.
Akşam rüzgarı; bırak! Ben gideyim, aydınlığa hasret. Geceden tövbekâr.
Aşkım, tanrım elimden alma. Özleme beni, anlatabildim mi?
Bağımsızlık.
Ellerinde bayraklar, koşuyorlar meydana. Söyleyecekleri var, ya dinleyen?
Koyu siyaha yakın sıcak kırmızı, anlımda kurban kanı. Papyonlu bayram şortu, tektip ayakkabılar, annen bağlamayı unutmuş.
Kör ve kara talih. Aklımı çeldi, hata ettim, masumum ben.
Zamanı zamandan ve senden ve benden alamazlar.
Ahali toplansın "Kara düşman aramızda!"
Okuduğum ferman bana kesilmiş!
Pertev Emre Taştaban
Bisiklet
“Önüne bakma karşıya bak...” 4 yaşımdayım, turuncu renkli ortasından kaynaklı kontrapedal 18 jant ilk göz ağrımla mahallede turalarken balkondan dedem bağırıyor.
80’li yıllarda yaz akşamları aileler yürüyüşe çıkardı çekirdekleriyle, biz ailecek, komşunun çocuklarını da alıp 7-8 kişilik bir grup uzun bisiklet turları yapardık. Ee, o zaman trafikte böyle değildi tabii.
Kullanma yoğunluğum değişse de, bir süre ara verdikten sonra ilk üzerine binişimde yaşadığım haz ve heyecan hep aynı. Hani bi kere bulaştın mı bu merete, ne kadar uzun ara verirsen ver, bir daha başlaman an meselesidir.
Her modelinin ayrı bir keyfi vardır. Dönem dönem ruh halime göre bağlandığım, yere göğe koyamadığım bir model bir süre sonra gene ruh halime göre yerini bir diğerine bırakır.
28 jant Raleigh yarış bisikletimle uçarım, sonra İstanbul yollarında aniden bir çukur çıkar karşıma gene uçarım, yağmur yağar Moda Yokuşu’ndan aşağıya yağmura ek arka lastiğimden sıçrayan çamurlu suyla yıkanarak uçarım, Kurbağalı Dere’ye selam ederek.
Sonra gezdirenine binerim, göbekten 3 vitesli, kontrapedal 74 model. Onun da zevki ayrıdır, çok hızlı gitmez ama karda, çamurda iyidir, baharda çiçekli elbisemi giyip şarkılar söyleyerek ve 8 çizerek yolda seyretmesi çok keyiflidir. Nasıl unuturum çocukluk aşkımı; zıp zıp zıplayıp hop hop hopladığım, apartmanların merdivenlerinden atlama yarışları yaptığımız 2. bisikletim sevgili BMX’imi. Şimdi sadece sahilde çocukları izlemekle yetinsem de, Acıbadem Caddesi yokuşunu mosmor bir suratla tırmandığım gün, BMX’imin 2 lastiğinin yere değdiği en uzun gündü dersem fazla uzatmadan durumu anlatabilmiş olurum sanırım.
Şimdilerde dağ, tepe, toprak yol sevdasındayım. İlk sıfır bisikletim olacak, bir geçmişi olmayacak ve birlikte başlayacağız pedallamaya; hep karşıya bakarak.
Yeşim Tezgören
Bitmeyen İlişki
Ha bitti, ha bitecek!
Başta her şey yolunda gözüküyordu. Mutfak elverişli, malzemeler hazır gibiydi. Sütü taşırken helkeleri devirmem dışında bir sorun yoktu. Başlangıçta. E, o da sorun muydu? Arap sabunu ve amerikan bezi yardımıyla kültürlerarası bir metoda bakmıştı çözüm. Sıra unu elekten geçirmedeydi.
Az evvel yıkanmış elek, suyu henüz terketmemiş olsa gerek, un bir afalladı. Olsundu. Topaklananlar atılırdı, olmadı satılırdı. Elenen un bakır tencereye, tereyağı una katıldı, eklendi, pembeleşti. Ama hepsi birbirine, dikkat çekerim! Ben çekerken un kavruldu. İstediğim tam olarak bu değildi, ama buna kafa takmak da yersizdi, öyle değil mi? Zira içeriden gelen anneanne sesi daha cevaplanasıydı: Olmadı mı evladım?
Alelacele yeni sağılmış süte şeker eklendi, çırpıldı, karıştırıldı. Acele işe karışacak bir şeytan elbette çıkacaktı. Ateş üstündeki kavruk una şekerli süt bocalandı, un kızdı, fokurdadı. Un sütü iyice içine çekene, varlığını kabullenene dek tahta kaşıkla ezildi, büzüldü. Ama iki inatçı koca koca topaklar oluşturdular sadece. Kimyaları uymamıştı demek ki. Bari üzerini fındıkfıstıkhindistancevizitarçınla süsleyeydim.
Haluvfab hazırdı. Afiyet olsun. “Eris falls into Hades!”
Özlem Özarpacı
Çay
- Ya şeker biter anlarım, tüp biter onu da anlarım. Hatta çay biter, o bile mümkün. Ne demek lan su yok?
- Yok olum işte. Kestiler.
- Alsaydın ya bi şişe su.
- Para mı var olm bende. Bütün para sende. Sigaram bitti, seni bekliyorum saatlerdir.
- Bu saatte açık yer nerden bulcaz peki?
- Bostancı’ya yürüyelim…
- Git gel 3 saat. Sabaha nasıl yetişecek bu iş?
- Çay içmeden.
- Yok artık daha neler.
- Bence sen başla bir an önce. Ben işemeye gidiyorum.
- Ben kaloriferli yer tutalım demiştim di mi sana? diye seslenir arkasından.
Bir taraftan işerken klozetin yanında konumlanmış mermer kurnaya gözü takılır. Sonra kurnanın içindeki su birikintisine. Birikintinin yüzeyinde klozetten seken damlalarla büyüyen halkalara…
- Su buldum.
Tayfun Polat
Dans
dans bağımlılarını teşhis etmek çok kolaydır. kapı gıcırtısı duysalar gerdan kırıp omuz oynatmaya başlarlar. hele de işin içine biraz alkol girerse, allaaaa... çok eğlencelidir bu insanlar. ama en az iki tanesi bir araya gelmeli. yoksa sizi de bağımlılığına ortak etmek ister. öyle biraz oynayıp sıvışmanıza da izin vermez.
hayat bağımlılarının birinci grubu içindekiler sıkça dans bağımlılığından da muzdariptirler. aslında doğrusu, muzdarip olan müptela olmayanlar. müptelalar eğleniyor.
Yenal Yergün
Download
Bende var! Bir download bağımlısını bu cümleyi kurmaktan aldığı hazzı saklayamamasından tanıyabilirsiniz. Kesin emin olmak isterseniz, hemen ardından yönelteceğiniz yorum sorusu size yardımcı olacaktır. Görelim;
-
Grindhouse’un DVD’si çıkmış…
-
Bende var!
-
Müzikler yine süper olmuş değil mi? Quentin işte yaa… Road to Mexico nasıl?
-
Eee… İndirdim ama daha seyretmedim.
Download bağımlılığı son yıllarda hazmedilemeyecek hızda gelişen iletişim teknolojisinin, buna bağlı “her şeye” ulaşma yeteneğindeki sınırsızlığın, ele geçirmeyi, sahip olmayı hedef gösterip, sonrasına karışmayan fast food kültürünün ürünü bir hastalıktır. Genel anlamda internete yönelik bağımlılıklar “internetten alışveriş”, “chat”, “multiplayer oyunları” gibi başlıklar altında toplanabilir ve bu koşulların içine doğan kuşağı bir şekilde avucuna almıştır. Ne var ki, en kronik download bağımlıları bu yeni kuşaktan değil, zamanında radyo başında bir eli “rec” tuşuna basmaya hazır, kaset yapmaya uğraşan, ilk ergenlik heyecanlarını Fırt Dergis’inin iç kapağını görünce yaşayan, yazlık sinemaların tahta sandalyelerinde iki hafta boyunca her gece Ghostbusters seyredip aynı keyfi alan bir önceki kuşaktan çıkar.
Bu bağımlılığın tedavisinin pek mümkün olduğu söylenemez. Ancak hastaya konu hakkında bir yazı yazdırıp, hayatını nasıl harcadığı gerçeğiyle yüzleşmesini sağlamak hastalık seyrini kısa süre için de olsa hafifletebilir.
Kerem Erol
Balıklı Rum Hastanesi
İnternet Bağımlılığı Kliniği / Mart 2008
Evcil Arkadaşlar
Eve geldiğimde kuyruklar havada beni karşılayacaklarını bilirim. Bacaklarımın arasında dolaşıp sürtünmeleri yalnızca beni selamlamak için değildir; merakla beni koklayıp tos vururken bir yandan da üzerime sinmiş olan yabancı kokuların yerine kendi kokularını bırakırlar, böylelikle yeniden onlardan biri olurum. Ben evde yokken nerede, kimlerle, ne halde olduğumu düşünüp tasalandıklarını sanmam, hesap da sormazlar, ama eve her dönüşümde beni gördüklerine sevinirler. Aynı ipin ucundaki aynı oyuncağı her seferinde farklı bir stratejiyle avlarkenki neşelerini, güneşlenirken yüzlerinde beliren keyfi, karınlarını doyurduktan sonra gövdelerinin her bir ayrıntısına hayran kalarak özenle temizlenişlerini seyrederken kendi hayatımda dert addettiğim şeyler gözüme gayet anlamsız görünür. Gün boyu ne olursa olsun gece burnumu birinin ensesine yaslayıp kokladığımda, mırıltı tabir edilen ama kediden kediye ronlama, hurklama, mıkırdama gibi değişiklikler gösteren ninniyi duyduğumda her şey yolunda hissiyle uykuya dalabilirim. Aynı dili konuşmayız, vücut dillerimiz bile farklıdır ama kurduğumuz iletişim dolaysız, birbirimizi anlamak ve sevmek alabildiğine kolaydır. Kucağıma gelip başlarını avucuma koyduklarında bana güvendiklerini bilirim, güvenlerini boşa çıkardığımda tırmığı yiyeceğimi de. Böyle zamanlarda düşünen ve konuşan tür olarak kendimizi ifade etmek ve bir arada yaşayabilmek için başvurduğumuz onca iletişim biçimine, davranış kuralına rağmen bir türlü anlaşamayışımıza; her şeyi olduğundan daha karmaşık hale getirip işin içinden çıkamayışımıza; ihtiyaçlarımızı, isteklerimizi, korkularımızı dile getirmekteki beceriksizliğimize ve hayatı biraz olsun akışına bırakıp her kimsek o olarak yaşamaktan bu denli korkuşumuza şaşarım.
Ayşegül Çetin
Evlilik
Her şeyden önce zaman vardı, hâlâ da var, her şeyden önce. Güne baş kaldırarak bağlanacaksak bir bağımlılığa, hesaplaşmamız gereken zaman olacaktır. Kavramların pratikte, çoğunluk tarafından cılkı çıkartılmış, bayağılaştırılmış uygulamaları değil, hayır, sadece teoride kalacak bir şey de değil bahsettiğim; gündelik bayağılığın ve vasatın diline itirazım temelde. Onlar beni ilgilendirmiyor hiçbir şekilde.
Evlilik, her şeyden önce, sonunu, ömrünü bilemeyerek, ama ömrü vaad ederek, bir hayat kurmaya kalkışmak demek; zamana baş kaldırmak. Zaman mevhumunu, bilinen saat, gün, hafta, ay, yıl döngüsünden, bir nevi tedirginliğinden, baskısından başka bir şeye, içinde olunan ama içinde olmaktan rahatsızlık ya da huzursuzluk duyulan bir kavram değil de içinde ölçüsüzce var olunabilen bir hale dönüştüren kişidir evlenilecek olan; zaman olabilen.
Aragon Elsa’ya boşuna “Sana büyük bir sır söyleyeceğim, zaman sensin,” diye yazmamıştır bir şiirinde.
Bağımlılık zamanadır. Ya da zaman olabilenlere.
Serkan Kafalı
Futbol
Çocuk yaşlarda olumsuz anlamda bir rutin edinmek veya bir bağımlılık geliştrimek için çok verimli yaşlar değildir. Tepkiler standarttır. Çok şeker ve çikolata yemek istersiniz. Saatlerce oyun oynamak… Bendenizin futbol bağımlılığı da bu yaşlarda başladı. Ne kadar aşırı tölerans kazanıp artık eskisi kadar heyecan yaşamasam da, çocukluk, ergenlik, gençlik dönemlerimde, hele bir de turnuva varsa tüm ajandamı maçlara göre ayarladığımı söyleyebilirim. Hatta düşündüm de şimdi bile (sayın Dilbaz duymasın) şampiyonlar ligi gecelerini boş tutmak gibi şartlı reflekslerim var. Benim ve yaşıtlarımın çoğunun bu illete yakalanması çoklukla aynı anda gerçekleştiğine inanıyorum. 1988 yılının 25 Haziran’ında. Dönem futbolunun Timothy Leary’si Rinus Michaels’ın çekinmeden ben ve benim gibileri dönüşü olmayan bir yola sokmak için yeşil zemine sürdüğü ve hayatımın en güzel tesadüflerinden biri olarak aynı doğumgününe sahip olduğum Marco Van Basten isimli maddenin, biraz total futbol, biraz da Dassaev (bir gol bu kadar güzel mi yenir?) karışımlı hazırladığı altın vuruş. Zayıf bünyemizi o kadar sert çarpmıştı ki. 2 yıl öncesinden Diego isimli hapın etkileri vardı ama bu tek anın yoğunluğu... O günden beri sosyal hayatımız kısıtlansa da uzun yıllar, halen o akşam bir heyecan şansı bile varsa o günü de geçirmeye değer hale geliyor. O yaz bir kupa varsa, ilkbahar o kadar da depresif geçmiyor. Diyorlar ki futbol sadece futbol değilmiş. Ben futbolu asıl sadece futbol olduğu zaman, nedensizce nefret ettirebildiği, direklerin adaleti olmadığı zaman seviyorum. Hani “Guguk Kuşu”nda Jack Nicholson’un hayali maç anlattığı bir sahne vardır. İşte onun gibi biraz…
Utkan Çınar
Hayat
iki türü var bu bağımlılığa sahip olanların. (insanlar yine ikiye ayrılır, hehe...) ölümü kafaya takmayanlar ve yaşamayı kafaya takanlar. birinci grup “ölene kadar yaşadığım her andan zevk almalıyım gerisi önemli değil” düsturuyla hayatı yudum yudum içer (çok ta güzel kafa yapar). ikinci grupsa, eşe dosta attığı yetmezmiş gibi hayata da kazık çakmak için yanıp tutuşur (ama sonunda o kazık hep malum yere girer).
bu bağımlılıktan muaf olanlar ise sıkıldıkları yerde basıp gidiyorlar zaten.
Yenal Yergün
İnsan
Nedir bu insandan çektiğimiz? Bağımlıyız işte bağımlı, kabul edelim. Tamam genellemeleri geçeyim, kendime olan güvenimi tazeleyeyim ve itiraf edeyim (Hem kendimden yola çıkarak da genellemelere gidemez miyim? Bir de adı vardı bunun tümevarım mı, tümdengelim mi; neyse unuttum şimdi). Ben insana bağımlıyım. Yapamıyorum bir başıma.
Galiba insansızlığın en genel hali uyku oluyor. Gerçi insanlar rüya yoluyla uykumun içine bile sızıyorlar ama olsun hadi gelin biz o alanı insansız bölge ilan edelim. Zaten garip olanı da -uyku dışındaki- bütün zamanlarda insanın olması hem de her yerde. Şikâyetim olduğu için değil tabii ki. Hatta benim tercihim de bu yönde. İşte, güçte, evde, (tamam bir sevgilim yok ve yatağımda sürekli bir insan olduğunu söylerek kendimi de kandırmayacağım), eğlenirken, ağlarken insan olsun istiyorum yanımda. Yoksa varoluşumun hiç ama hiç anlamı kalmıyor. Zaten bu itirafı da bu bağımlılık benim hayatıma keyif kattığı için yapıyorum.
Bir de bağımlılık kelimesine nedense hep olumsuz bir anlam atfediyoruz. Buna olan inancı kırmak için fütursuzca bir çaba benimkisi ama yine de şansımı deniyorum. Sizin de “Ben bağımlıyım, hem de en alasından,” dediğiniz ve bunun şerden çok hayırlara vesile olduğu bağımlılıklarınız yok mu ki? İşte bu da en kral genelleme olsun size...
Tolga Dizmen
İnternet
-
Rakı soframız pek zengin. Fasıl ekibi bile geldi. Oscar’a aday gösterildim. Özgür’le yürüyeceğiz kırmızı halıda…
-
Annemin öğütlerini dinleyip turneye çıktım. Yarın gece Paris’te konserimiz var. Davulcumuz hamile, doğumdan sonra başkasını bulmak gerekecek…
-
Bu gecenin “One Day One Deal”ı Navigon N-100 taşınabilir GPS. 109.99 dolar. Evden çıkmıyorum ki, GPS gereksin. Yarın tekrar bakarım…
-
Saati 04.00’e kurmalıyım, şafak operasyonu var klanın. 120 Death Star, 3400 kruvazör. Galaksi bizim olacak…
-
Elimde buğday ve et şişti. Demir az. Trade’e girelim önce, sonra köy biraz madenciliğe yönelsin…
-
Acıktım. Pizza, kanat, kola, sarımsaklı ekmek. İki ekstra malzeme eklersem DVD seçiyorum…
-
DVD… 4.50’ye kampanya listesi gelmişti. Önemli bir şey yok, doğru düzgün olanlar 9,50’den başlıyor. İlk sırada Ingmar Bergman’dan Dreams…
-
Pantolon ütülerken sıktığı sprey ne bu kızın? “Starch” gibi bir şey diyor galiba. Ben de aynı yere sürüyorum ütüyü ama aynı etkiyi yaratmıyor. Bu “starch” satılıyor mu acaba bir yerlerde…
-
Celtic yenilmiş, Benfica berabere. 250 YTL’den 23 YTL kaldı, garanti maçlar seçeceğim bundan sonra…
-
Uyumam lazım. Bu hafta vize haftası. Health puanım düşerse grade’leri etkiliyor doğrudan. Uyumam lazım… Belki gerçekten…
-
*
* facebook, popomundo, woots, ogame, travian, yemeksepeti, ideefixe, youtube, bilyoner, secondlife
Kerem Erol
İlişki (Kadınlar, Erkekler)
biz bir elmanın güller açan iki fidanıyız (böyle miydi bu yahu?). neyse, burda önemli olan sayı “iki”. aslında “bir” de önemli ama o başta ve sonda sıfırla muhabbet ediyor. biz ortaya bakalım... iki dedik. neden? bir yin bir yanga muhtaç da ondan. tersyüz de edebiliriz. gerçi ağırlık merkezini kaydırıp daireler çizenler de oluyor, ama onların bileceği iş. burda bin yıllık hikâyeyi baştan yazacak değilim.
bağımlılıktan söz ediyorsak eğer, bir arzu nesnesiyle ilişkimiz mevzubahis. kadın ve / ya erkek diye daraltalım. nedir ikisini birbirine bağımlıyan? seks deyip geçebiliriz. ama hayııır. arkadaşlarının hemen hepsi erkek olan kadınlara ve altın günlerinde dedikodu yapmaya bayılan adamlara ne demeli? dağıttık, toparlayalım: insan bağımlılığından farklı olarak, cinslerden birini daha çok hayatında barındırma yönelimi diyebiliriz sanırım. peki bu kötü bir şey mi? hayır (saplantılanırsa bilemem).
Yenal Yergün
Kahve
Elleri titriyor, başı ağrıyor, dün gece sekiz saat uyuduğu halde uyuşuk bir halde, yaptığı işe bir türlü konsantre olamıyor.
Nerede okuduğunu bile hatırlamıyor ama “Her gün içilen bir fincan kahve bile bağımlılık yapmaya yeterli,” cümlesi hâlâ gözlerinin önünde. Neye ya da kime olursa olsun, bağımlılığın kötü bir şey olduğundan emin. Kahveyi bırakması lazım, hem de acilen…
“Ecevit büyük adammış,” diye düşünüyor... Kahve çekirdeği ithalatını yasakladığında bir bildiği varmış adamın. Ama Türk değil mi, illa yasakları delecek. İğne deliğinden fil sokarlar işlerine gelince. Sen misin çekirdeğe yasak koyan, biz de Türk kahvesi yapmaktan vazgeçip oradan buradan kaçak kahve getiririz deyip sokmuşlar memlekete Nescafe’yi.
“Hay bu mereti bulanın…” diye sağlam bir küfür savuruyor, baş ağrısına direnmeye çalışırken. Küfrün Etiyopyalı gariban bir çobana layık görüldüğünden habersiz.
Bugün belki de iyi bir gün değil bağımlılıktan kurtulmak için. Çoktan masasında olması gereken dosyalar hâlâ ortada yok, yüzlerce kez tembih etmesine rağmen bilgisayarının ekranı toz içinde, bir de sabah sabah sinirini bozan şu ukala kapıcı var tabii…
Eli kendiliğinden telefona uzanıyor. “Münevver Hanım, Sami ben, bir kahve alayım, yalnız dünkü kadar koyu olmasın.”
Pınar Deniz
Kitap
Bendeki kitap ve kitap okumak saplantısı yaşamanın ötesine geçti. Yaşamak ile okumayı birbirine karıştırdığım, gerçekleri ve eğretilemeleri (ya da kurguyu) iç içe geçirdiğim oluyor. Bununla birlikte, yöntem ya da kuram parçalarıyla dolu eski kitaplarda (örneğin 1940 baskısı bir zanaat kitabında) yer alan bilgilerin artık işlevsiz, geçersiz olduğunu bile bile o kitapları okumaktan kendimi alamıyorum. Bazen bu işlevsiz kitaplardan öğrendiklerimi bugünkü gerçeklikler, durumlar üzerinde uygulamaya çalıştığım da oluyor.
Bazı kitapları yanımda taşımak istiyorum; nedense, bunu bir zorunluluk olarak görüyorum. Bu “korkuya dönüşmüş bir bağımlılık”tır. O kitapları yanımda taşımazsam ölecek miyim? Hayır. Ya da örneğin, işyerindeki masamda bazı kitapların mutlaka olması gerekiyor. Bu kitaplar yaptığım işle ters ve zehirleyici olsalar bile onların varlığının beni tamamladığını hissediyorum. Neden bir kitabın 1973’ten 1990’a kadar yayımlanmış tüm 12 baskısını okumak veya onlara sahip olmak zorundayım? Bu durum “saplantıya dönüşmüş bir bağımlılık” değilse nedir ki? İzbe mahallelerdeki hurdacılarda, eski çamaşır makinelerinin ya da buzdolaplarının kapağını açıp, içinde kitap var mıdır, yok mudur diye kontrol etmek hayati midir?
Sanıyorum, kitapların bana sağladığı (işlevli ya da işlevsiz) bilgi, olay, kurgu ya da eğretileme panayırını, karmaşasını seviyorum. Bu panayırdaki devinimi, dizgeyi, son derece yaşamsal ve sosyal buluyorum. Panayırın içinden çıktığımda ise bir “bulantı”, bir “yokluk” her tarafımı sarıyor. Sonuç olarak, ölene kadar kitapların içinde olmalıyım; o panayırda... Zorunluluk bu…
Zafer Yalçınpınar
Koleksiyon
Bir bir biriktiriyorum…
Küçük bir kısmımız, bu biriktirmek işine daha erken zamanlarda da başlıyor elbette ama, belirli bir yaştan sonra başlayanların sayısı daha fazla… Tabii burada bahsettiğim biriktirme saplantısına çer-çöp, ilk aşkının tokası ya da otellerden araklanan kibrit kutuları olarak bakmıyorum. Öyle bakarsam, nüfusumuzun tamamı konunun içine giriyor. Bildiğiniz gibi biz de koleksiyonculuğun, aşık olmanın ve şair olmanın yaşı ortalama 14-15’lerde başlıyor…
Burada bahsettiğim biriktirme, gerçek anlamda tat alınan bir objenin etrafında, bilinçli bir şekilde zaman, para, emek ve göz nuru harcanan bir biriktirme. Adı olan bir biriktirme. İşte bu biriktirme, ruhani boyutun Nirvana’ya ulaşması için seçilen yollardan biri de olabiliyor zaman zaman…
Ben de ruhani Nirvana olaylarının içine girdim birkaç yıl önce. Biriktirmek istediğim objeye karar vermek güç olmadı. Oyuncak araba koleksiyonu yapmaya karar verdim. Ancak bu koleksiyonun bir karakteri olmalıydı. Öyle her gördüğün oyuncağı alıp yan yana dizmenin çer-çöp biriktirmekten farkı yoktu. Beni zorlaması, oyalaması, bulduğum her parçanın ayrı bir tatmin duygusu vermesi gerekiyordu. Bu nedenle atılacak bir iki adım vardı ve onları atarak, koleksiyonuma başladım. İlk adım ebatlarla ilgiliydi. Kolay sergileyebileceğim, kolay bakım yapabileceğim bir boyut aralığı belirledim. Sonrasında da koleksiyonun adını koydum: Sağdan Direksiyonlu, Küçük Ebatlı Oyuncak Araba Koleksiyonu…
Koleksiyona başladıktan sonra şunu gördüm ki ilk başlarda çok hızlı ilerliyorsunuz. Sonra da tehlike çanları çalmaya başlıyor. Sizde olmayanı bulmak giderek zorlaşıyor ve artık bir biriktirme bağımlısı haline geliyorsunuz. Gördüğünüz her oyuncakçı vitrininde yansımanız yer alıyor. İçeri adım atıyorsunuz hemen. Tüm arabaları tek tek kontrol ediyorsunuz. Bulduğunuzda, cebinizdeki son kuruşa kadar veriyorsunuz ve bazen eve dönmek için yürümek zorunda kalabiliyorsunuz. Ama bunlar size vız geliyor. Çünkü bağımlılığınızı gidermiş oluyorsunuz ve yüzünüzde tatmin olmanın ifadesi, kafanızda yeni parçaların nasıl dizileceğine dair düşüncelerle bir sonraki güne hazırlanıyorsunuz. Artık siz de bir bağımlısınız. Aramıza hoş geldiniz.
Serkan Sanç
Kumar
Bahis, at yarışı, toto moto, bunlar esnaf işi. Kumarbaz adam kendini koyar ortaya. Hislerini, aklını, bedenini, bilgisini. Banane kim sakatlanmış, hangi beygir nerde koşarmış. Ben bunları etkileyemem ki. Karşımdakini etkileyebilirim. Oyun bilgim ve şansım. Kumar oynamak denir ya hani, oradaki oynamaktır önemli olan. İşin tiyatrosudur. Kartlar nasıl dizilmiş sonra gelir. Zarı da sevmem ben. Hani derler zar seviyor falan. Bana ne, zar beni niye sevsin? Savuruyorum, gidiyor. Ben de ne geleceğini bekliyorum. Olur mu öyle şey? İnsan şansını savurur mu?
Kumarbaz adam kendini koyar ortaya. Şansını değil. Ya hepsini kazanırsın ya da hepsini kaybedersin. Bilirsin de ama, her şey sırasıyla. Ve ancak kendin kadar oynayabilirsin.
Tayfun Polat
info@kargamecmua.org