KUZEYDEN BAŞLAYALIM!
Oya Yalçın, Tayfun Polat
27. Uluslararası Film Festivali cemresi düştü. Her festival katoloğunu elime aldığımda yaptığım gibi kuzeyliler (tabii ki İskandinavlar) neler eylemiş diye merakla karıştırmaya başladım.
Daha hemen ilk sayfalarda sevgili Baltasar Kormákur’un yeni filmi “Myrin” (Bataklık) “Ben burdayım!” dedi. İlk filmi “101 Reykjavik” ile daha 20’li yaşlarımın başındayken gelecek 30’larıma selam göndermiştim. O gün bugündür kendisinin takipçisiyim. Bir önceki filmi “ A Little Trip to Heaven” ile Amerika kıtasına zıplayacakmış gibi gözükse de “Bataklık” ile İzlanda’ya geri dönmüş kendisi. Bundan önceki filminde olduğu gibi karanlık bir dedektiflik hikayesi anlatıyor. Film, İzlanda tarihinin en yüksek hasılatlı filmi olmuş. Yine İzlanda’dan başka bir isim ise Ragnar Bragason. “Börn” (Çocuklar) ve “Foreldrar” (Ebeveynler) adlı iki filmiyle “Mayınlı Bölge”ye ilk sıralardan giriş yapmış durumda. Eh mekân Reykjavik olunca tabii ki bizi yine karanlık hikâyeler bekliyor. Ikileme anne- baba ve çocukların rollerini keşfe çıkıyormuş…

Haritada biraz daha doğuya kayınca bu sefer Norveç’den Petter Næss’in “Tatt av Kvinnen” (Kadın gibi Geçti) filmi yarışma bölümünde. Petter Næss daha önce “Elling”le (2001) bizi gülümsetmişti. O da “Mozart and the Whale” ile Amerika’ya göz kırpanlardan ama neyse ki kendi karasularına dönmüş. Danimarka’dan ise Simon Staho yeni filmi “Daisy Diamond” (Küçük Daisy) ile yine festivalde. Daha önce “Dag och Natt” (Gece Günüdüz) ile izlemiştik. Yine sert bir dramla bu sefer oyuncu olmaya ve kızına iyi bir gelecek sağlamaya çalışan Anna’nın hikayesini anlatıyor.

Yine yarışma filmlerinden biri olan “Ben X” ise Belçikalı yönetmen Nic Balthazar’ın ilk filmi. Aynı zamanda kendi kitabından uyarlanmış. AchLord adlı bir internet oyununda çok saygı duyulan bir karakteri olan Ben, bu oyundaki tecrübelerini kendi hayatına taşıma hayalleri kuruyor. “Ben X”, Flamanca’da hızla okunduğunda benniks; “Ben hiçbir şeyim,” anlamına geliyormuş. Film aynı zamanda Belçika’nın bu yılki Oscar adayıydı.

Şu ana kadar içimiz az biraz kararmış olmalı. Ama bağışıklığınız kuvvetliyse sorun yok. Ayrıca Kuzey Avrupa sinemasının o kendine has espri anlayışı eminim aralarda hissetirecektir kendini…
Avrupa’nın kuzey diyarlarından ayrıldığımızda daha az aydınlık hikayeler beklemiyor değil bizi! Tabii ki “Funny Games”den bahsetmek istiyorum. Her ne kadar Naomi Watts’a hayranlığımız sonsuzsa da -pek tabii ki Haneke’ye de- bu birebir yeniden çekim ne anlama geliyor onu ancak izlediğimiz de göreceğiz. Haneke’nin açıklaması; şiddetle el ele, kol kola, mutlu mesut Amerikan izleyicisine erişebilmek için İngilizce çekmek istediği yönünde.

Sean Penn’in “Into the Wild”ı ise kuzeyde Alaska’ya varıp yabana karışmak isteyen Christopher McCandless’ın gerçek yaşam hikayesinden yola çıkıyor. Film başarılı kurgusuyla, zaten kendini “Alexander Supertramp” ismiyle yeniden kutsayan karakterimizin ruh halini çok iyi yansıtıyor. Eddie Vedder’in müzikleri de buna yardımcı oluyor. Film, satır aralarında Amerikan aile yapısından, bilmem kaçıncı hippy kuşağının halihazırdaki durumuna, uçsuz bucaksız Amerikan coğrafyasına kadar diyeceklerini de diyor.
Carlos Reygades’in filmlerini daha önce festivalde izlediyseniz (Japon ve Cennette Savaş) o zaman son filmini de görmek isteyebilirsiniz. Son filmi “Sessiz Işık” 2007’de Cannes Jüri Ödülü almış. Az sözle, zorlu keşiflere çıkmayı seven yönetmenin filmlerini hazmetmek o kadar kolay olmasa da sadece görüntüleriyle bile sizi hayal kırıklığına uğratmayacaktır. Bu sefer Meksika’da Mennoit topluluğunda geçen evlilik dışı bir ilişkiyi kurcalıyor.

Karanlıklardan çıkmadan önce Marc Caro’nun son filmi “Dante 01”e değinmeden geçmemek lazım tabii. Jean- Pierre Jeunet’in neler yaptığı malum. O yüzden “Marc Coro acaba tek başına ne yapacak?” diye merakla bekleyenler cavabını bu bilim-kurguyla alacaklar.

Wes Anderson hayranıysanız son filmi “The Darjeeling Limited”i mutlaka görmek istersiniz. Senaryoda Owen Wilson’la çalışmayı bırakmış olsa da oyuncu olarak kendisinden vazgeçmiyor. Yanına Jason Schwartzman ve Adrien Brody’i de koyun ve üç erkek kardeşin The Darjeeling Limited treni ile Hindistan’da tekrar birbirlerinin güvenini kazanma macerasını güle oynaya izleyin.

“Senaryo benim işim!” diyen sadece Wes Anderson değil. Daha önce başka bir Wes Anderson filminin (The Life Aquatic with Steve Zissou) senaryosunda birlikte çalışan Noah Baumbach, “Mürekkep Balığı ve Balina”dan sonraki filmi “Margot at the Wedding” (Kızkardeşim Evleniyor) ile yine aile kurumunu didik didik ediyor. Jennifer Jason Leigh ve Nicole Kidman da kızkardeşler rolünde çok iyiler.

Katalan yönetmen Ventura Pons’un pek çok filmini (Okşamalar, Sevgili / Dost, Herşeyin Aslı, Ölmek veya Ölmemek, Aşkın Gıdası…) daha önceki festivallerde izleme şansımız olmuştu. Filmlerinde pek çok karakteri yalnızlık, soyutlanmışlık eksenlerinde karşılaştırmayı seven yönetmen son filmi “Barcelona (Un Mapa)”da (Barselona - Bir Harita) da geleneğini bozmuyor.

Pek çok önemli Türk filminin (Teyzem, Piano Piano Bacaksız, Berlin in Berlin…) senaryo yazarı da olan Ümit Ünal, ilk filmi “9”la zaten “Oh be!” dedirtmişti. Son filmi “Ara”, dört kişi etrafında ve tek bir apartman dairesinde geçen küçük bütçeli bir film.
Her zamanki gibi 200 filmin arasından hangisini çekip alıp; nakit, vakit, organize olma bilinmeyenlerini de katıp, “nasıl kotarsak”, “ne etsek” diye kara kara düşünüp kendimizi yerken pek çok filmi de kaçırıyoruz. Ama nasıl olsa bu bir yazı ve “bir de üstüne şuna giderim,” diye fantaziler kurmakta bir beis yok. O zaman:
“Katin”, Andrerzej Wajda
“Zabriskie Point” (Zabriskie Noktası), Michalengelo Antonioni
“Tropa de Elite” (Özel Tim), José Padilha
“Eduzot” (Denizanası), Shira Geffen& Etgar Keret
“Jas Sum od Titov Veles” (Ben Titov Veles’denim), Teona Mitevska
“Bang Bang Wo Ai Shen” (Yetiş Eros), Lee Kang – Sheng
“Encarnación” (Uyanış), Anahi Berneri
“La Graine et le Mulet” (Balıklı Bulgur), Abdelletif Keche
“Tout va bien” (Her Şey Yolunda), Jean-Luc Godard
“El Topo” (Köstebek), Aejandro Jodorowsky
“Lásky Jedné Plavovlásky” (Bir Sarışının Aşkları), Milos Forman
“Ragtime”, Milos Forman
“XXY”, Lucía Puenzo
“L’ âge Des Ténèbres” (Karanlığın Gölgesinde), Denys Arcand
“Les Chansons D’amour” (Aşk Şarkıları), Christphe Honorè
Oya Yalçın
Müzik Filmleri:
I’m not There- Todd Haynes: Sağır sultan bile duymuştur herhalde; biri kadın 6 oyuncu Dylan’ın farklı dönemlerini canlandırıyor. Todd Haynes “Velvet Goldmine” ve hatta “Starsky and Hutch” ile zaten müzikle alakasını ve dönem filmlerindeki ustalığını göstermişti. Albümü hatmettik. Sıra geldi izlemeye.
Berlin- Julian Schnabel: Aslında Berlin deyince aklımıza Lou Reed’in efsane albümü gelebilir. Gelmesinde de fayda var. Reed’in yapıtı bir konser filmine, bir rock operaya dönüştürülmüş.
Shine a Light - Martin Scorsese: 2006 yılında performansını filme aldığı Rolling Stones’u bir de Scorsese’nin gözünden izlemek isteyenlere. Tabii arşiv görüntüleri, röportajlar ve birbirinden mahir görüntü yönetmenleri ile birlikte.
Patti Smith: Dream of Life - Steven Sebring: Smith’in kendi ağzından sanatı, müziği, hayatı. Punk ana, anlat bize…
İnanılmaz Bir Yolculuk: The Who’nun Hikâyesi - Paul Crowder, Murray Lerner: Mod efsanesi The Who, ‘60’larda “My Generation” diyerek yeni kuşağın sözcüsü olmuştu. 43 yıllık tarihleri, şimdi tekmili birden 2 saatte.
Symphaty for the Devil - Jean-Luc Godard: Her ne kadar Godard “en burjuva filmim” dediyse de, ‘60’ların ikinci yarısında yükselen Amerikan ve kapitalist karşıtı harekete kamerasını çevirdiği bu filmiyle usta, Rolling Stones’u özneye alarak dönemi kayıt altına almış.
Ragtime, Amadeus, Hair, Müzik Hatrına, Seçmeler – Milos Forman: Usta’nın kimi “En İyi Müzik” ödülü, kimi müziği ya da bir müzisyeni çıkış noktası almış, birkaçı kült mertebesindeki filmlerini bir daha izlemek kulağa müzik gibi geliyor.
Tayfun Polat
info@kargamecmua.org