Derdi Budur
Söyleşi: Tayfun Polat
Feridun Düzağaç’ın ocak sonunda çıkan son albümünü vesile edip bir araya geldik kardeş mekân Kuzgun’da. Kendi adıma ilginç bir sohbet olduğunu söyleyebilirim. Albümden başlayıp müzik piyasasına uzanan katmanlı bir sohbet oldu. Ben çok soramadım ama o çok anlattı.
“Uykusuza Masallar”ı dinledim. Ama bana daha çok “Uykusuzdan Masallar” gibi geldi. Şarkı sözleri daha çok uyku kaçıracak cinsten. Böyle bir masal konsepti nasıl çıktı?
Uykusuzluk dinleyicilerle aramızdaki en büyük ortak noktalardan biri. “Masal” konsepti üzerinde çok düşünülmüş, işte bir artwork olsun denilmiş bir şey değil. “Uykusuza Masal” biraz kızımla ilgili bir geceden. Koca bir kitabı okuyup da yine de onu uyutamadığım bir geceden kalmıştı aslında. Uyku kaçıran cinsten de olsa kendi masallarım bunlar.
“Bir Devam Filmi”nde daha çalışılmış bir proje var gibi. Albüm tasarımı olsun, fotoğraflar olsun. İkisinin arasında böyle bir fark var…
Aslında orada şöyle düşünmüştüm; bir foroğrafçıya şarkıları önceden verelim, herhangi birini seçsin ve onun fotoromanını çeksin. Sonra form değiştirip o hale geldi. Evet, çok artistik duruyor kapağı falan ama onda da planlanmış bir şey yoktu. “Bir Devam Filmi”nde, bir önceki albüm “Orijinal Alt Yazılı” ve aradaki konser albümüne göndermeler var. “Orijinal Alt Yazılı” beni hem popülerlik hem tiraj olarak bayağı bir sarsmıştı. Çok popüler olunca eskiden beri beni bilenler “gönül” koyuyorlar. O kafa karışıklığıyla ilgili biraz. Kısaca FD ya da uzun uzun Feridun Düzağaç, sonuçta ben şarkılarımı yazıyorum ve kim seviyorsa, kim sahip çıkıyorsa onlar dinliyor. Ama tatsız bir dönemdi benim için. Tüm albümler arasında ilk defa dostlarımla yapmıştım. Ama heyecanı en çabuk sonlalan albüm oldu. Bu albüme kadar geçen iki yıl, “Orijinal Alt Yazılı”dan başlayan ve tüm albümlerim içinde en anlaşılmamış gibi duran “Bir Devam Filmi”nin dahil olduğu süreci sindirmekle geçti. Kırmızı halılar serilerek davet edildiğim bir projeydi o. Ama bir anda “Albümle ilgili neler yapabiliriz, nasıl anlatabiliriz,” yerine işin ticari kaygılarını konuşur olduk. Üzerinden bayağı bir zaman geçtikten sonra, yeni şarkı yazma mantığımla “Uykusuza Masallar”a attım kendimi.
İlk albümlere baktığımızda bir söyleyiş farkı var. Bu sonradan oturmuş. Ama temelde gitar, davul, bas müziği. Sözlerde de pek bir fark yok. Bir adam var ve derdini anlatıyor. Sözünü ettiğin şarkı yazma mantığı nasıl bir fark?
Aslında o anlamda çok keskin, çok köşeli değişiklikler yok. Zaten herhalde olamaz da. Bu hem yapmak istediklerimden farklı bir yere götürebilir beni, hem de derdine düştüğüm temalar bunlar. Ama son albümde şu var; çok dolaysız anlatmaya çalışıyorum. Tabii dinleyicinin nasıl anladığına bağlı bu. Ama çok daha yalın olmaya çalışan, özenen bir dil var. Biraz daha hafif meşrep şeyler olsun istedim. Mesela “Hazırcevap” şarkısındaki “Çok aşığım,” ifadesi gibi, normal popüler müzikte kullanılan bir ifade içeren bir Feridun şarkısı olmamıştı bugüne kadar. Yüzüme de söylendi bu. Ama hikâyeler aynı.
“Bir Devam Müziği”nde herhalde Tolga Çebi’nin etkisiyle, o yaylı düzenlemeler falan, farklı bir sound var, diğerlerinden ayrı duran. Şimdi tekrar gitar müziğine dönülmüş gibi…
Tolga’nın imzası, varlığı çok baskındı tabii. Yaylı grubu, özellikle de keman, benim her zaman duymayı tercih ettiğim bir sound.Şakıların ilk çıplak demolarını götürdüğümde aranjör arkadaşlarıma, “Bunlar çok kişisel hikâyeler, en minik sound’lu albüme var mısın?” dediler.
Ben de “Varım,” dedim. Geride kalan altı albümle ilgili en çok duyduğum eleştiriler bu minvaldedir hep; “Bir hikâye anlatıyorsun ve biz onu anlamakta, duymakta güçlük çekiyoruz. Çok güçlü bir sound’a gerek var mı?” Çıkış noktasında temel bir enstrümanın, mesela bir piyanonun, bir gitarın evsahipliği yaptığı bir konfigürasyon vardı. Ama stüdyo aşamasında biraz müzisyen iştahı, biraz doyumsuzlukla şarkı işlenmeye başladığında daha çok kanallara ayrılıyor. Diğer albümlerden farklı bir enstrüman konfigürasyonu olmadı. Ama benim kendimi bildim bileli dinlemeyi tercih ettiğim müziktir senin “gitar müziği” dediğin, “bas, davul, gitar ve keyboard” dörtlüsü. Can Alper’in yaptığı şarkılarda farklı gitar işlemeleri var sadece. Bu albüm de belki bir zaman sonra işin o kısmıyla hatırda kalacak.
Ben de “Varım,” dedim. Geride kalan altı albümle ilgili en çok duyduğum eleştiriler bu minvaldedir hep; “Bir hikâye anlatıyorsun ve biz onu anlamakta, duymakta güçlük çekiyoruz. Çok güçlü bir sound’a gerek var mı?” Çıkış noktasında temel bir enstrümanın, mesela bir piyanonun, bir gitarın evsahipliği yaptığı bir konfigürasyon vardı. Ama stüdyo aşamasında biraz müzisyen iştahı, biraz doyumsuzlukla şarkı işlenmeye başladığında daha çok kanallara ayrılıyor. Diğer albümlerden farklı bir enstrüman konfigürasyonu olmadı. Ama benim kendimi bildim bileli dinlemeyi tercih ettiğim müziktir senin “gitar müziği” dediğin, “bas, davul, gitar ve keyboard” dörtlüsü. Can Alper’in yaptığı şarkılarda farklı gitar işlemeleri var sadece. Bu albüm de belki bir zaman sonra işin o kısmıyla hatırda kalacak.Bu güne kadar en çok ıskalanan şeylerden biri, beni şarkı sözü yazarı sanıyorlar. Oysa onları ben kendi hayat algım, bilgim ve görgümce besteliyorum ilk zamandan beri. “Eyvallah, şarkı sözlerini beğeniyorsunuz da müzikler de benim,” egosu var. Ama tam olarak hayata geçmiş değil. Belki bundan sonra. Bundan sonrayı konuşmak Türkiye’de, müzikle ilgili, çok ütopik geliyor ya. Ama en minik sound’lu ve en hikâye anlatan adam albümünü artık yapmak gerektiğini düşünüyorum.
FD’nin kendiyle derdi hiç bitmiyor. Ben “Bu adam ne zaman huzur bulacak, ne zaman mutlu bir şarkı yazacak?” diye merak ediyorum.
Bence huzuru bulduğum anların şarkıları da var ama kesinlikle haklısın. Şarkı yazmaya başladığımda onun çok keskin, tanımlanabilir bir modu yok. Ama ne zaman içimden bir şeyler gelse; beni en çok acıtan, en çok kafa yorduğum, en çok üzüldüğüm, yoksunluğunu en çok hissettiğim şeyler geliveriyor aklıma. Bana öyle gelen şeylerin başkalarının başına gelmesi olasılığı da yüksek. Öyle olduğu için de aslında çok sıradan şeyler. Bunlar başkasının hislerini de karşılayabilir. Bizim gibi düşündüğünü bildiğimiz insanları duymakla ilgili bir şey aslında bu. Sonuçta aşka, hayata, ilişkilere, yalnızlık zorunsalına ne kadar olta atarsak atalım, doğru cevabı bulamıyoruz gibi geliyor. Burada kendi dönemselliğimizin de üstünde bir şey oluyor. 25 yaşındaki gibi de değil artık. 40 yaşındayım ve bir “yarı bilgelik” hissediyorum. Bazı şeylerle artık çok dalaşmamak gerektiğini hissediyorum ve kendi içinde duruluyorum. Bu albümlerin sound’una yansımasa da şarkı özelinde yansıyor. Huzura ermiş adam şarkıları nasıl oluyor bilmiyorum. Gençliğimden beri dinlediklerim arasında da yok.
Mutsuzluğun üretimi beslediği açık ama ben merak ediyorum mesela, Bozcaada’da da mı huzur yok?
(Gülüyor) Bozcaada benim başka türlü ilham perileri beklediğim bir yer değil. Şu şarkıcı sureti Geyikli’de bırakıyorum. Bozcaada benim için gerçekleri unutma yeri. Hiç değilse dondurma yeri, pause’a bastığım yer. Oradaki 12. yılım ve oradaki insanlar beni sade vatandaş Feridun Abi olarak tanıdılar. “Orijinal Alt Yazılı”dan sonraki o müthiş popüler dönemde bile bu ilişkiyi geçmedi. Münferiden imza, fotoğraf hadiselerine kahraman olsam da, orası her türlü koşuşturmacayı bırakıp nefes aldığım bir yer.
Dün nerede buluşuruz diye konuşurken ortaya çıkan Beyoğlu bıkkınlığı, Yeniköy’e yerleşme, boğaz, işte Bozcaada derken bir sakinlik arayışı olduğu kesin. Ama bir taraftan da işte bu popülerlik, yeni albüm çıkartma, onun tanıtımı, klipler, röportajlar…
Klip işini de çözdüm canım. Artık animasyon bir klibimiz var. İçinde olmadığım için de bana daha sevimli geliyor. Çünkü kendimden çabuk sıkılırım ben. Bu “promosyon” süreci hem olması gereken hem de çok yoran bir şey. Yazanla yazdığı arasındaki ilişkiyi tanımlamak düşüyor orda size, o soruluyor çünkü. Çoğu zaman da okuduktan sonra, ortalama cümlelerle anlatamadığımı da görüyorum. Bir sükunete kaçış var, doğru. Beyoğlu tahammülsüzlüğümün nedeni de net. ’95 sonunda İstanbul’a geldiğimde, o dönem bile miadını tamamlamak üzere olan Kemancı gibi bir değer vardı. Orada sadece müziğin konuşulduğu, müziğin düşünüldüğü bir ortam bulmaktan -bir taşralı olarak- çok mutlu olmuştum. Sonra çalma, konser verme, şarkıcı sureti hayata geçirme mekânı Beyoğlu oldu türlü sebeplerle. Aradan geçen 12 yılda çok şey değişti. Orası geceleri potansiyel suç yeri artık. İnsanın düştüğü her türlü hali gözlemlemek zorunda kaldığım için, orası artık “kokuyor” bana. O koku beni rahatsız ediyor.
Yeniköy tespiti doğru. Orası daha küçük, münzevi bir yer. Mahalle var. Adana’dan özlediğim tek şey o mahalle zaten. Küçük, tanımlı bir hayat olması.
Bu tezat ilginç zaten? Hem sakinlik arayışı, hem bu albümler, promosyon, ticari kaygılar… Formulü nedir?
İçinde bulunduğum konum itibariyle iyi formule etmiş gibi gözüküyorum. İşin görsel kısmıyla, medya kanadıyla bir mesafem oluştu zaman içinde. Benim seçiciliklerim oluştu. Günümüzde her şarkıcının, her oyuncunun, her “celebrity”nin rating’leri var. Benim düşük bir rating’im olduğu için televizyon kanadında yokum zaten. Dinleyicilerim bile “Bu adam ne iyi yapıyor, seçiyor, hiçbir yere çıkmıyor,” diye düşünüyor ama satır arasında kaçırıyorlar; birçok yer bizi davet etmiyor zaten. Büyük ölçekli şovlara çıksan, “Merhaba, albüm yaptım,” deyip iki şarkı çalıyorsun ve çok büyük bir iş başarmış oluyorsun. Öteki türlü anlatıyorsun, anlatıyorsun, anlatıyorsun. Benim ortalama albüm aralığım 2,5 yıl. 2,5 yılda 2 ayımı verebiliyorum. Yapımcıların benden en büyük şikâyeti odur. Albüm çıktıktan sonra hemen kaçıyor, uzaklaşıyor bu adam.
Şu anda çok hissi olarak söylüyorum, bir albümü tanıtmak nedir, ben bunu çözemedim. Ben bir müzik dinleyicisi olduğumda video-klipler yok sayılırdı. Sonra müziği ve şarkıları video-klipten seyretme alışkanlığı yaratıldı. Ben bununla bile yeni yeni barıştığımı düşünüyorum. 8-10 tane video-klip var. Ama çok azı benim için şarkının önüne geçmeyen, işini “iyi yapmış” şeyler. Çoğu zaman seyrettiğimizde alışamadım onlara.
Bir adam neden şarkı yapar, neden onu albüme koyar, neden insanlar para verirler ve onu alırlar, anlamış, kendimde aklamış değilim. Bu duygu benim için tanımlayabildiğim bir şey değil. Günümüz algısında 18-25 yaş grubunun ortamı belirlediğini, domine ettiğini düşünürsek, algının bu kadar düştüğü, tekdüzeleştiği ve sığlaştığı bir ortamda elimi kaldırıp “Bakın ben albüm yaptım,” demek bana gün geçtikçe daha zor geliyor.
Sektörün bu hali, MP3’ler, download’lar, telefonda müzik dinleme noktasında ne bekliyorsun?
Albüm çıkmadan çok önce, çok kronikleşmiş bir sıkıntıydı bu. Kimse ne yapacağını bilmiyordu. Çoğu müzisyen arkadaşım bununla daha kolay barışıyor. Artık internet var. Myspace gönüllü bir prodüktör gibi karşımızda dururken, albüm çıkartmaya çok da mecbur değiliz diye düşünüyorlardı. Onlar bana hiç böyle hissettirmedi ama Sony’nin böyle bir dönemde bana bir albüm yapması bir lütuf. Bir sonraki albümde şartlar daha da olumsuz olacak. Şarkı yazarlığının sorumluluklarını ve keyfini yeni yeni keşfediyorum ben daha. Benim için en üretken, en doğrudan zamanda böyle bir krizle karşılaşmış olmak şanssızlık. Bir sonraki albümün “geleneksel” anlamda bir albüm olarak ulaştırılacağını sanmıyorum. Çünkü orta vadade de bir çözüm önerisi yok.
Albüm değil şarkı satmak durumuna dönüyor iş galiba biraz?
Dijital satış, elektronik satış üzerine birtakım sistemler var. Ama bizim güzel insanlarımız bir şeyi herhangi bir çaba sarfetmeden edinmeyi daha uygun buluyor. Bu ahlaksızlık falan değil, bir alışkanlık. Bunun beni ilgilendiren kısmı; birincisi, çok derdine düşerek, çok içsel olarak yazdığım şarkıların tek tıkla indiriliyor olması rahatsızlık veriyor bana. Tek tıkla çırılçıplak kalıyorum. İşin hiç ticaret boyutunda değilim, ondan da zarar görüyoruz ama. İkincisi, sekiz on yıldır bağır çağır gelen bu popüler kültür, bu magazin kültürü, farkındalığı yok sayan bu sığlık, müziği eğlencenin bir aracı haline getirdi. Ve müzik sektörü son yıllarda çok kel alakâ insanları konuk etmeye başladı. İnsanlar eskiden başka bir iş yaparken bildikleri kişileri şarkıcı olarak görmeye başladı. Hatta tercih edilen şarkıcı olarak. Tüm bunlar müziğin ve müzik üreten insanın hakettiği saygınlığı çok zedeleyen şeyler oldu. Günde ortalama birkaç saat televizyon seyreden bir insan için müzik, çok kolay üretilen bir şeymiş gibi algılanmaya başladı. Bütün bunların, insanları para verip albüm almaktansa radyodan dinleme ya da internetten indirme noktasına getirdiğini düşünüyorum. O zamana kadar kayda değer değişikliklerin olacağını düşünmüyorum. Dijital satış da bir yere taşımayacak bu işi.
Telif işliyor mu bilmiyorum ama yine her zamanki gibi konserler öne çıkacak sanırım müzisyen için.
Telif işliyor, çok sembolik bir biçimde olsa da.Türkiye’de oturmuş bir telif sistemi yok. Tabii ki on yıl önceye göre çok önde görünüyor.
Ama konserlerden kazanıyor müzisyenler. Ben de öyleyim. Ama o da gün geçtikçe zorlaşıyor. Bu myspace’nin gönüllü prodüktörlüğü doğal olarak müzisyen ve grup enflasyonu da yarattı. Eskiden mesela bir üniversite şenliği için akla gelen biri iken, şimdi gerçekten kaydadeğer bir sürü grup ve müzisyen arasından seçiliyorsunuz. Bence kısa vadede tek bir konser bile bir albüm kadar promosyonu yapılması gereken bir şey olacak. Sahneler küçülecek, ki küçülüyorda zaten. Hayal Kahvesi mesela. Dışardan bakıldığında çok ünlü müzisyenlerin konserlerinin çok yazılıp çizildiğini görüyorsun. Performansı öne çıkaran bir şey bu. İyi bir şey.
Ama konserlerden kazanıyor müzisyenler. Ben de öyleyim. Ama o da gün geçtikçe zorlaşıyor. Bu myspace’nin gönüllü prodüktörlüğü doğal olarak müzisyen ve grup enflasyonu da yarattı. Eskiden mesela bir üniversite şenliği için akla gelen biri iken, şimdi gerçekten kaydadeğer bir sürü grup ve müzisyen arasından seçiliyorsunuz. Bence kısa vadede tek bir konser bile bir albüm kadar promosyonu yapılması gereken bir şey olacak. Sahneler küçülecek, ki küçülüyorda zaten. Hayal Kahvesi mesela. Dışardan bakıldığında çok ünlü müzisyenlerin konserlerinin çok yazılıp çizildiğini görüyorsun. Performansı öne çıkaran bir şey bu. İyi bir şey.Bu anlamda FD biraz şanslı o zaman. Çünkü sahnede seyircisiyle beraberken bambaşka bir adam oluyor.
Ben bu bana yeter diye düşünüyorum. Herkes o kadar umutsuz ki. Son konserde herkes ağlıyor, menajer, yapımcı. Ben de daraldım kendimi dışarı attım. Çünkü böyle olunca ben de kendimi işadamı gibi sanıyorum. Herkes paradan konuşunca az sonra yaşayacağın büyü bozuluyor. Bu albümün MC’si yani kasedi basılmadı. Sanırım CD’ler de artık devrini tamamlıyor. Dünyada flash-disc’de satılan birtakım albümler olduğunu biliyorum. Kylie Minogue’nin son albümü öyle, Radiohead’inkinin bu versiyonu var. Teknolojiyle ve teknolojinin insanların davranışlarına etkisiyle rekabet edemiyor bizim geleneksel müzik üretenleri. Konserle yetinebilmeye ihtiyacımız var. Ama şu da bir gerçek ki, birçok arkadaşımın iş aradığını biliyorum. Çünkü tıkanmış vaziyetteler.
Otuz yaşında “Köprüden Öce Son Çıkış”ı yaptın. Şimdi kırk yaşındasın, baba oldun. “Çıkış”ı kaçırmış gibi hissediyor musun?
O zamanlar her şeyi daha çok kurcalıyordum. Kitabi bilgilerimi ve gözlemlerimi çok çatıştırıyordum. Şimdi öyle değil. İnsanın yaşadıklarına daha çok güvenesi geliyor. Yaşamayla ilgili hevesi ve coşkusu değil ama merakı biraz kaçmış bir adam var aradan geçen on yılda. Albümlerde hissediliyor bu aslında; sadeleşme ve yalın olma kaygısı. Biraz yorgunlukla da ilgili bu. “Köprüden Öce Son Çıkış” benim Adana’dan gelip İstanbul’u anlamak, tanımakla geçirdiğim bir dönemim ürünü. Sosyal bir hayat yaratma çabasıyla geçen bir dönemin. Başka bir dünyaya geldiğimi hissettim. Korktum ve daha çok korumam gerektiğini düşündüm, hem şarkıları, hem albümü. Bu korumacılıkla ilgili en büyük abartım Okan Bayülgen hikâyesi olmuştur. Bir şey söylemiş olmasını çok büyüttüğümü düşünüyorum. Ama çok net hatırlıyorum, albümün içine yazdığım ekstra notlar falan. Şarkılar ve şarkıları anlatmak yetmemiş, üstüne de bir şeyler söyleme gereği duymuşum. Şimdi bana çok fazla geliyor mesela. Dinleyicilerde ise tam tersine, bunlar olmadığı için bir serzeniş var. Ama şarkılar yetmeli. Her ne kadar daha basit, daha yalın, net ve çabuk anlatma kaygım olsa da üstünde daha çok düşünüyorum çünkü. Ve biraz kendi koridorlarımdan da taşmak istiyorum. Çünkü hoşuma da gidiyor, “Bu FD nasıl bir adamdır, huzuru bulamamış mıdır?” diye düşünülmesi. Bu arayış bence bir adamı şarkıcı, şarkı sözü yazarı, edebiyatçı, yazar yapan. Bunu şekillendirebilmek ve kişisel olmaktan çıkarabilmek gerekiyor.
Birçok şarkı için biri bana böyle bir eleştiriyle gelse “Eyvallah,” der, surar, otururum. Çok kişiselleştiği oluyor. Merak edenler için ya da ilgilenenler için varım demek aslında bu. Benim yapabildiğim şey, ilk batında herkese hitap edebilecek bir şey değil. Sokaktaki insanların “Birileri bize hikâyelerini anlatsın, kalp kırıklıklarını anlatsın, biz düşünelim, empati kuralım,” gibi bir beklentisi kesinlikle yok. Ömrü yollarda geçen bir adam olarak çok gözlemleme şansım oldu benim. Bunu görebiliyorsun, insanların beklentisi farklı. Tüm bunlar bana şunu düşündürüyor; sokaktan böyle bir algı ve beklenti olmamasına rağmen hâlâ bunu yazıyor olmak, ya işin kolayına kaçmaktır ya da…
Birçok şarkı için biri bana böyle bir eleştiriyle gelse “Eyvallah,” der, surar, otururum. Çok kişiselleştiği oluyor. Merak edenler için ya da ilgilenenler için varım demek aslında bu. Benim yapabildiğim şey, ilk batında herkese hitap edebilecek bir şey değil. Sokaktaki insanların “Birileri bize hikâyelerini anlatsın, kalp kırıklıklarını anlatsın, biz düşünelim, empati kuralım,” gibi bir beklentisi kesinlikle yok. Ömrü yollarda geçen bir adam olarak çok gözlemleme şansım oldu benim. Bunu görebiliyorsun, insanların beklentisi farklı. Tüm bunlar bana şunu düşündürüyor; sokaktan böyle bir algı ve beklenti olmamasına rağmen hâlâ bunu yazıyor olmak, ya işin kolayına kaçmaktır ya da…Adamın derdi budur.
Evet, ben durduğum noktada gerçekten “Benim derdim bu,” diyorum ve kendi miadımı doldurduğumu da düşünüyorum. Karşılıksız aşk üzerine bir şarkı olduğunda geride çok fazla örnek var. Aynı tema üzerine bir şarkı daha yazmak geridekilerin de değerini görmezden gelmek gibi. Koskoca altı albüm, koskoca 12-13 yıl. Belki bu evrimleri daha önce yaşamış olmam gerekiyordu. Ama “Orijinal Alt Yazılı” sürecini, yani benim için bildiğim her şeyi yeniden gözden geçirmeme neden olan o süreci, çok değil 3-4 yıl önce yaşamış olmak belirleyici oldu. Fokus ayarını orada yapabildim. Kendi duruşum, popüler kültür ve aradaki mesafe.
tayfunpolat@hotmail.com