KOKUSU ÇIKMIŞ ŞEYLER: Soruların sahibi olmak


Vedat Ozan
Yunan mitolojisinde labirent, Daedalus’un tasarlamış olduğu kafa karıştıran bir yapısal düzenek. Daedalus labirenti insanla insan olmayan arasındaki yasak ilişkinin meyvesi olan canavar Minotaur’u hapsetmek üzere inşa ediyor. O kadar karmaşık bir yapı ki inşa ettiği, bitirdiğinde Daedalus Bey’in kendisi dahi dışarı çıkabilmekte zorlanıyor.
 
Bu zorlanmadan sebep labirentler hep karmaşıklığın üstesinden gelebilme yeteneğinin sınanması için kullanılıyorlar. Sınananlar genelde öğrenme ve uyum sağlama yetilerinin gelişimi gözlenmek, buradan da davranışlarına ilişkin genel algoritmalar çıkarılmak üzere fareler ve tavşanlar oluyor. Ne var ki fiziken labirentin içine girilmesi gerekmese dahi, iki boyutlu formlarda, yani kağıt üzerinde labirent çizimleri de insan hayatının içinde bilmece-bulmaca benzeri vakit geçirme araçları olarak sık sık kullanılıyorlar. İlkokul düzeyinde dergi veya kitaplarda dahi rastlanabilen bu içinden çıkılması zor yapılar, ilerleyen dönemlerde başka ve alakasız görünen olguların da sınandığı araçlar oluyorlar.
 
Bir grup öğrenci mesela, bir labirent testine tabi tutuluyorlar. Biraz da zorlayıcı olan bu test sırasında da ortama belli belirsiz duyumsanabilecek, belirgin bir karakteri olan bir koku salımı yapılıyor. Daha sonra öğrenciler, bu deneyimi yaşamamış başka öğrencilerle beraber oldukça basit denilebilecek bir başka sınava alınıyorlar. Bu ikinci aşamada ilk aşamada ortama salınan koku tekrar ortama salınıyor. İlk aşamaya katılmış, kokunun varlığını ilk kez duyumsadıklarında oldukça zor bir labirent testi deneyimi yaşamış olan öğrenciler, ilk aşamaya katılmamış öğrencilerden çok daha fazla zorlanıyorlar. Bu zorlanma da sınav sonuçlarını etkiliyor ve ikinci grupla mukayese edildiğinde çok daha düşük notlar alıyorlar.
 
Bu olumsuz deneyi tersine çevirerek, yani zorlanma faktörünü ve Daedalus’un labirentini devre dışı bırakarak koku ve bellek ilişkisini öğrenme yetimize yardımcı bir araç olarak da düşünebiliriz. Bir bilginin belleğe kaydı sırasında ortamda kokulu bir uyaran mevcutsa, o uyaranın tekrar ortama verilmesi hem kaydedilen bilginin hem de bilginin kaydedildiği sırada yaşanan duygudurumun tekrarına sebep oluyor. Neden? Çünkü veri ve ona eşlik eden kokulu uyaranı birbiriyle ilişkilendiriyoruz; öğrenme anında mevcut olan koku bizi farkında olmadan koşullandırabiliyor. Bu koşullandırmalar için, eğer yeni veya daha önce başka bir koşullandırmanın, başka bir bellek kaydının yanına iliştirilmemiş kokulu uyaranlar kullanılırsa, başarı olasılığı da artıyor. Çünkü bu kokuların ilişkilendirilme hanesindeki karşılıkları boş ve böylece yeni bir duygusal etiketi daha kolay kabullenebiliyorlar.
Öğrenme, davranış ve bellekle ilişkili bir durum. Zekâ ise öğrenmeyi de içeren geniş bir şemsiye tanım. Zekâ’nın kelime kökenine baktığımızda Arapça olduğunu (dzaka) ve bugünkü kullanım amacına uygun “pırıltı”, “keskinlik” gibi anlamlardan el aldığını görüyoruz. Aynı kelime “keskin koku” anlamına da geliyor, ama tabii ki keskin koku anlamının zekâyla kastedilen zihinsel pırıltıyla pek bir ilgisi olduğunu söyleyemeyiz.
 
Öğrenme konusunda pek çok farklı yaklaşım var. Bir durumla karşılaştığımızda tetiklenen nöronların aynı anda tetiklenme eğilimine girerek değişim yarattıkları, bu değişim sonucu da bizim uzun süreli davranışsal değişimler yaşadığımız bu yaklaşımlardan bir tanesi. Sonuçta bir bağ var ve bu bağ da uyarı kaynağı ile davranış arasında kurulduğu öngörülen bağ. Bu bağı kurmamızla beraber kendimizdeki ve çevremizdeki olaylara anlam yüklemeye ve aynı uyarının tekrarında bu anlamı geri çağırmaya, uygun davranış biçimleri geliştirmeye başlıyoruz. Bu söylediklerimiz bağlamında tabiidir ki ilişkilendirme, koşullanma gibi pek çok faktör de devreye giriyor. Sık ve anlamlı tekrarlar “öğrenme” dediğimiz olguyu pekiştiriyor.
 
Ancak pekiştirilen bu olgunun ne kadar içsel olduğu ayrı bir tartışma konusu. Bize öğretilen şeyler aslında başkalarının sorduğu ve bizim de sormamızı bekledikleri, bazen de beklemenin ötesine geçerek dayattıkları soruların cevapları. Bu sorular ve cevaplar üzerinden hayatımızın çerçevesini çiziyoruz. Öğretilenin başkalarının soru ve cevapları olması da zaten burada önem kazanıyor çünkü öğretilenle çizdiğimiz çerçevenin ne kadar bizim olduğu konusunda kesin bir söylemde bulunamıyoruz; bir başka deyişle ne kadar kendimize ait bir hayat yaşadığımız belli değil.
 
Bunun üstesinden gelebilmek için gerekli olan, öğrenmeyi de içeren bir kavram olan zekâyı kullanarak kendimize ait soruları sormak ve bu soruların cevaplarıyla uzun süreli davranış biçimleri geliştirmek. Başkasının değil kendi çerçevemizi çizebilmek, o çerçeveler üzerinden de ortak bir akıl inşa ederek birarada yaşayabilmenin ilk koşulu, soruların gerçek sahibi olmak.
 
Bunu yapabilmek için gereken zekâ da öyle Einstein seviyesinde falan bir zekâ değil. Vücut ısısını düzenleme veya denge kurabilme işlevinin biraz ötesine geçmiş bir beyin kullanma kapasitesi bu soruları sormaya yetebiliyor. Sorun, gerekli olan minimum düzeydeki zekâyı harekete geçirecek arzuyu duymak veya zaten evrimsel bir gerek olarak var olan bu arzuyu önceden çizilmiş çerçevelerin hapsinden kurtarabilmek. vedato@yahoo.com