the itchy brain simulation*


Oğuzhan Oğuz
Geriden geliyorum. Kalender bir köpeğin kudurmaktan imtina ettiği çıkmaz bir sokağın sol üst köşesinde, çöl isimlerinden biriyle anılan bir apartmanın ikiüzeriüçartıbirinci katında Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin adlarını bilmediğim ağaçlarla kaplı devasa bahçesine bakan astarı yüzünden pahalı bir dairede, sigarasını yaklaşık yirmi üç dakika otuz iki saniye sıfır üç salise önce söndürmüş bir bilim adamının tam tamına yetmiş sekiz küsür saatlik uykusuzluğunun kimilerine göre yapay kimilerine göre gayet doğal bir sonucu olarak sıfır beş uçlu, sıfır altı boyutlu, semi-epileptik, semi-epileptik olduğu kadar pisikkosimetrik retinal izdüşümleri uyarınca üç ayaklı maundan bir masaya dirseklerini dayayarak şehrin bitmek tükenmek bilmeyen ışıklarına henüz savaştan nasibini almamış bir ülke bayrağı gibi astığı holografik rombikosidodekahedron bir görüntünün bir nokta sekiz metre bölü femptosaniye hızla geçen bir kapsülün yarattığı titreşimi mütakiben çaresizce serbest çağrıştırdığı “tuhaf rastlantılar tuhaf temaslar...” diye giden beş nokta yirmi dört saniyelik bir şarkının doğuştan fanatik bir örs, asgari ücret kadar ağır bir çekiç ve Nasser Al-Khelaifi kadar karaktersiz bir üzengi vasıtasıyla meta-oksipital düzlemde Neymar da Silva Santos Júnior gibi sol çaprazdan insafsızca ilerleyerek nüfuz ettiği temporal lobların post-tobleronik dokunuşlar ile amigdalasında meydana getirdiği irrivörsıbıl tepkimelerin yan ürünü olarak reel konjonktürde zalim-zulüm-mazlum üçgeninin iç açılarının tanrı-din-devlet-emek-sermaye pentagonometrik fonksiyonları ile çeşitlenen şiddetin iki dirhem bir çekirdek dokusunu sıfır nokta altıyüzaltmışsekiz miligram tamamen yerli ve milli bir halüsinojenle tarihin fruktozlu sayfalarına gömmesi üzerine muhterem Howard Joel Wolowitz hazretlerinin bir kavis-i şeriflerinde tüyler ürperten bir soğukkanlılıkla altını çizdiği gibi moleküler izan ve ahlak sahibi her zihn-i mukaddesin gayrimeşru müdafaa yahut jedd-i teala kabilinde izzet-i nefsince kâh hüplettiği kâh gümlettiği kâh önce hüpletip sonra gümlettiği kâh hem hüpletip hem gümlettiği, dillere destan falanlara fistan, gemilere kaptan sultanlara kaftan, bireylere perakende uluslara toptan, şirin mi şirin, tatlı mı tatlı lügatların baş tacı ba beyli bala bula bamburleyli bap bup, ca ceyli cala cula camburleyli cap cup bir kavram olan zekâ temelli her eylemden arta kalan geriden, geliyorum. Siz bir önceki cümleyi öğelerine ayırırken ben çok uzaklarda olacağım. Anlağı almanağından arık bu çok uzaklar’dan hemen böyle köşeyi dönünce solda kalan hipokampüsün dört yapraklı yoncaları bağrına basan meavulvameamaximavulva renkli çimlerinde otururken, hipofiz bezinin hipotalamusun dolabından arakladığı medülla oblangata yöresinin leziz tümörleri ile tatlandırdığım bloody mary’mi, Freudian bir edayla “Sometimes a cigar is just a cigar,” diyerek ikram edeceğim akciğer kanserini silikonlarından emzirerek besleyip büyüten bir dramaqueer’e. “Al,” diyeğim, “al bak bu benim biricik bloody mary’m artık senin biricik bloody mary’n olsun. Al bak, hem ben artık kısa cümleler... hayır hayır kısa olduğuna tırnak içinde ‘bir bakıma’ inandığım cümleler kuruyorum.” \kısa cümleler sahne 1\ Motor! İnsanın zekâ’nın boyunduruğu altında yaşamasından hicap duyuyorum. Acziyetini dur durak bilmeden zekâ’nın yarattığı bu şehvet alanı ile örtbas etmeye çalışmasından utanıyorum. Ey anlak! Şayet benim rezilliğimse senin ipliğini pazara çıkaracak olan, bu benim rezilliğim bizzat senin rezilliğinse eğer, Can Yücel’in “Ne kadar rezil olursak, o kadar iyi” savını destekliyorum. Teoride Nilgün Marmara’ya katılıyorum. Pratikte yeterince ... değilim. Ece Ayhan’a inanıyorum. Ve evet! Lanet olası federaller! Elbette Baudrillard post-modern bir zebrayı baştan çıkarmak için her yolu denemeliydi. Oh yeah baby, say my name. Olmayan herhangi bir şeyle bir alıp veremediğim olmadığından mütevellit tanrıyla da bir alıp veremediğim yok. Ah free will... Ne beyhude bi kibir! You son of a gun! Bizatihi Jesus Davud-ül bin Ahmed Mahmud Mohamed Mustafa Musa kadavranın birinci türevidir. Logaritmik hikâyeler kira ödeme gerekliliğini ortadan kaldırmaz. Kadıköy’de henüz faturalar ve insan başlıklı bir kitabın basılmamış olması ise sadece komik. Hiç kimsenin geriden gelmemesi, benimse sadece geriden gelebilebilebilmem kadar komik. Diyanetin bu konuda ne düşündüğüyse hiç umurumda değil. Ama kasaplar öyle değil. Onları umursuyorum bir bakıma. Farzı misal, ulu orta, ileri geri, yahut iki ileri bir geri konuşmanın dinimizde yeri yok. Ama kasapta var. Dinimizin yatacak yeri yok misal. Ama kasap öyle mi? Kasabın muhakkak yatacak bir yeri var. Süphaneke amin. Ve sanki şu içinde bulunduğum ahvâl ve şerait tek kişilik. Mezarlar da öyle. Onlar da, bir bakıma, tek kişilik. Pazar kahvaltısının anatomi literatürüne girmemiş olması ise sermayeyi aklamaz. Ve şayet calculus bize bir superior colliculus’u bir inferior colliculus’la toplamaya çalışırken sonuç olarak gül bahçesi yerine colliculus parantezinde superior artı inferior denklemini vaat ediyor ve yadırgamıyorsa bunu hiç kimse... orada problem vardır. Orada artık rakı, peynir ve kavun... orada seccade... orada darülfünun... orada hazirun... orada toprak ve un... orada vulva, lipstick, Marilyn, davidlynchburglemonade, dogville, Lars Von Trier ve Kun... orada mesir... orada macun... orada joy, slang, leş ve acun... orada hırka, kapsül ve odun... orada Bowie Maynard... orada fi ve ad... orada flesh and blood... orada pardösü, kravat, fötr ve kırat... orada nü negro della-asta, salsido ve kappa... orada Mein Kampf pol pot Mao ve evlere şenlik bir bando... orada Ibra, Messi ve Ronaldo... orada burka, Mağrip ve narko... orada Jose Guardiola, Pep Mourinho, Krzysztof Kieslowski ve Carillo... orada PR, HR, Gandalf, metrik sistem ve Beko... orada Miss Mileva Maric, Mister Milinkovic ve şems-i quinto rumi prilla... orada yoga ve ebola... orada mintax’la canım mintax’la... orada taş kağıt makas, cımbız ve eseses-kikiki... orada Dmytro Chygrynskiy... orada Pablo... orada Escobar ve Picasso... orada solo... orada Aramis, Porthos ve Athos... orada kali manos des kolombiyanos... orada Adele Exarchopoulos vardır. Ah zekâ! Bilirim işin ucunda makus talih olmasa, burada bu orada meselesini polivinilpayrali-don lastiği gibi uzatırsın... Lakin, anlıyorum... Anlıyorum artık kısa kes aydın havası olsun modundasın! Çünkü biliyorum... Biliyorum ben bu satırları yazarken artık sen... sen çok uzaklarda olacaksın. Gitme aklım sende kalır uyuyamam geceleri diyemiyorum çünkü giderken evde ne kadar yavuzbingöl varsa hepsini almışsın. Tüm bu Robert Sapolsky’leri bana bırakmanı da ayrıca kınıyorum. Nasıl olsa geriden geliyor bunlara ihtiyacı olur diye düşünmüş olmalısın. Sanki hiç mecmua okumamışım da sen tırnaklarımı öyle bir yerden törpülemenin bu botları yeniden kullanışlı hale getirebileceğine inanmışsın. Asker botu bunlar! Dolayısıyla konunun törpü yahut tırnakla bir ilgisi olmadığını anlamış olmalısın. Bu cümlenin tam elli bir kelime olması Fibonacci’nin yüzü suyu hürmetine önceki sayfada başlayan ve birazdan burada son bulacak olan bin bir kelimelik bir metnin inşasına dair bir ipucu verir vermesine de muhterem anlak, senin bu keyfi gaflet, delalet ve hatta hıyanetini retiküler sistemin hangi alametifarikasıyla abdallandırıp budaklandıralım?    

*Kaşıntılı Beyin Simulasyonu

oguzo@sabanciuniv.edu