2018’in İlk İncileri
Tayfun Polat
Yıla bir hayli hızlı girdik. Öyle ki, bu sayfalara bir iki albümü taşısak, diğerlerine haksızlık olacak kadar iyi, ilgi çekici ya da umut vaat eden albümler geldi peş peşe. Her birinin hak ettiği kadar yerimiz de yok. Hal böyleyken radarımıza takılan albümlerden kısa kısa bahsedecek bu yazı ortaya çıktı.
Önce caz albümleri ve bunca zamandır bir albüm yayınlamaması gerçekten tuhaf bir isimle başlayalım; Selim Selçuk ve albümü Miles Kuçles. Selim Selçuk 1956 doğumlu, 4 yaşından beri müzikle iç içe. Çünkü Münir Nurettin Selçuk’un oğlu. Daha orta okula giderken Timur Selçuk’un orkestrasında çalmaya başlamış. 1979 ve 1992’de iki kez Amerika’ya gidip müzik eğitimi almış, oradayken CBGB’s’den Birdland’e bir sürü kulüpte çalmış, bir dönemin en önemli caz kulübü Naima’yı açmış, caz dünyamızın pek çok ismiyle çalışmış bir isim. Ve Miles Kuçles onun ilk albümü! Tek kelimeyle harikulade bir albüm. Ali Perret, Matthew Hall ve Meriç Demirkol, Selçuk’un ‘80’ler ve ‘90’larda yaptığı bestelerini birlikte çalmışlar. Vakit ve bütçe darlığından aynı gün içerisinde prova edip kaydetmişler albümü. Buna inanmak biraz zor açıkçası, çünkü çok iyi bir uyumla ve bireysel olarak her biri çok formda çalmışlar. Bu arada Miles Kuçles Pb Müzik’in Jazz Dialogue serisinin birinci albümü olarak çıktı. Serinin devamını da büyük merakla bekliyoruz.Pb Müzik’ten devam edelim, Bora Çeliker’in ikinci albümü Tersyüz de aynı adresten geldi. Tesadüfi gelişmeler sonucu İstanbul’da birkaç ekstra gün geçirmek durumunda kalan bir grup veteran cazcı, Burak Bedikyan vasıtasıyla Bora’nın parçalarını kaydetmek üzere bir session için biraraya geliyor. Ralph Towner, Kenny Wheeler, Dave Holland, Rene Rosness, Joey Calderazzo gibi isimlerle çalmış saksafoncu Andy Middleton, Fritz Pauer, Joe Zawinul, Benny Golson, Vincent Herring, Art Farmer ve Chet Baker gibi müzisyenlere eşlik etmiş davulcu Joris Dudli ve kontrabasçı Johannes Strasser ile piyanoda Burak Bedikyan; Bora’nın 3,5 parça üzerine son anda eklenen iki parçasını çalmak ve albümün geri kalanında da geleneksel şarkı formları üzerine doğaçlamalar yapmak üzere stüdyoda buluşuyorlar (Albümde 10 parça var). Bir gece önce tanışıp bir iki bira içmişler sadece. Gerisi yine bir günlük bir kayıt seansında ortaya çıkanlar. Ama ustalığın farkı bu albümde de belli oluyor. Bora “Titizlikle tasarlanmış iddialı bir üründen ziyade, eldekileri imkânlar dahilinde değerlendirerek, o dönem doğaçlama ve icra sanatında durduğumuz yeri belgelemeye yönelik bir çalışma olarak görüyorum bu albümü,” diyor. Albümde duo, trio, quartet ve quintet olarak gerçekleştirdikleri doğaçlama ve icraları dinleyince Bora Çeliker’in mütevazılık yaptığını siz de anlayacaksınız.
Elif Çağlar da üçüncü albümü The Art of Time’ı nu-DC’den çıkarttı. Bu seferki kadro Elif’in uzun yıllardır farklı projelerde çalıştığı ve bir süredir de birlikte çaldığı müzisyenler. Tuşlu çalgılarda Çağrı Sertel, kontrabasta Volkan Hürsev ve davullarda Ediz Hafızoğlu, her biri kendi stilleri olan, kendi albümlerinde de bu stilleri ziyadesiyle belli eden, yetkin müzisyenler. Ancak diğer albümlerinde olduğu gibi bu sefer de tüm söz, müzik ve düzenlemelerin Elif’e ait olduğuThe Art of Time’da sanki Elif Çağlar bir grup adıymış gibi çalmışlar. Müzikal kimliklerini, ego’larını bir tarafa bırakıp, ifade zenginliklerini Elif’in düzenlemelerinin akışına bırakmışlar. Cazın olmazsa olmazı sololar bile yok. Albümün tamamında anlatılan hikâyeler ise ikili ilişkiler üzerine. Bu yüzden diğerlerinden farklı bir yeri ve konsepti de var. Elif Çağlar memleketin en iyi kadın vokalistlerinin başında geliyor bana göre. Ve hep kendini aşan işlerle karşımıza çıkmaya devam ediyor. Benim gibi türden bağımsız olarak kadın vokalistlerin süslemelerinden, fazlalıklarından biraz sıkıldıysanız, bu dupduru ve her geçen gün ifadesini daha da geliştiren sese kulak verin.
Son caz albümümüz de Tolga Tüzün’den, Tales of Angst, Numbness and Hypertension. Geçen yılın son günlerinde bir doğaçlama seansıyla ortaya çıkarttığı ilk solo piyano albümü Multiple Wounds’un kayıtlarınının ardından -yine iki usta- davulda Can Kozlu ve kontrabasta Çağlayan Yıldız ile kimi zaman Tüzün’ün teklif ettiği yapılar üzerine, kimi zaman da kendilerini bilinçakışına bırakarak çaldıkları iki günlük bir kayıt sürecinin çıktısı bu albüm de. Aslında bu albümü de Tolga Tüzün’ün albümünden ziyade üçlünün albümü olarak görebiliriz. İki parçada da Engin Recepoğulları saksafonuyla yer alıyor. Albümde üç enstrüman da zaman zaman eşlik ediyor, zaman zaman aşkın sololara dalıyor, zaman zaman da üçü birden yükseliyor. Çalarken de, birbirlerini dinlerken de saygıyla, uyumla, eşitçe ve belli ki zevkle vakit geçirmişler. İsmi Endişe, Uyuşukluk ve Hipertansiyon Masalları olsa da endişeye mahal yok, uyuşukluk hiç yok. Ama tansiyonun yükseldiği anlar çok bu albümde.
2018’in en iyi albümleri listelerinin tamamında yer alacağı garanti (çünkü çok iyi) bir albümle tür değiştirelim; Ari Barokas’ın Lafıma Gücenme’si. Duman’ın kimi şarkılarını yazmasına rağmen söz yazma kabiliyetine uyanamadığımız Ari Barokas, ilk solo albümünde memleketin politik gündemi ve haletiruhiyesini lafını hiç esirgemeden dile getirmiş. Gayet basit, akustik bir prodüksiyonla sunulan şarkılarda Ari Barokas’a akustik gitarda Utku İnan, kontrabasta Ekin Bilgin, davulda Mehmet Demirdelen eşlik etmiş. Ama albümün müzikal olarak en vurucu kısmı geri vokal düzenlemeleri. Gülin Kılıçay ve Dilara Sakpınar’ın sesleri şarkılara çok şey katmış.
Sırada Yüzyüzeyken Konuşuruz var. Grubun üçüncü albümü Akustik Travma adını taşıyor. Baştan söylemek isterim, şarkıların çoğunun oluşum süreçlerine şahit olduğumdan bu albümü objektif değerlendiremeyeceğimi biliyorum. Önden gelen teklilerle belli ettiği gibi YK direksiyonu synth-pop’a kırdı. Albümün adına da sirayet eden travmatik bir dönemin ardından Kaan Boşnak’ın bir dönemin muhasebesini yapıp defterleri kapatmak istediğini sözlerden anlayabiliyoruz. Şahsen yaşıtları arasında en yetenekli davulcuların başında gelen Can Kalyoncu ve yine bu yaşta kendine özgü bir stille YK sound’unda imzasını belli eden Engin Sevik gibi bir gitarist grubunuzda yer alıyorsa onlardan daha fazla yararlanmak gerekirdi diye düşünüyorum. Ama albüm neredeyse baştan aşağı synth’lerle inşa edilmiş durumda. Yine de son iki parçanın sonlarında duyduğumuz bağlama sesleri beni heyecanlandırmaya devam ediyor. Akustik Travma hem içerik hem de sound olarak bir dönemin sonu ya da yeni bir döneme geçiş albümü ve grubun kuşağına da yeni marşlar armağan ettiği aşikâr.
Gelelim heyecan verici üç deneysel projeye. Önce kıdemliler; Berke Can Özcan ve Burak Irmak’ın ikili olarak ilk birliktelikleri Harmondia, A Strange Tissue of Space and Time adıyla albüme dönüştü. 20 yıldır birlikte müzik yapan ikili, Harmondia’da yalnızca vurmalılar ve tuşlular ile progresif, deneysel yapılarla caz ve rock tınılarını dünyanın dört bir köşesinden seslerle biraraya getiriyorlar.
Geçen yıl çıkarttığı You Drive EP’si ile radarımıza takılan Dahakara ise Other Rooms albümüyle geldi. Özüm Özgülgen’in solo projesi, aslen 2014’ten bu yana çıkarttığı 2 EP ve 6. albümüyle sürekli üretim halinde. Dahakara’nın video klip çalışmalarına ise mutlaka göz atmalısınız. Yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda bu memleketten çıkan en özgün ve acayip işler olacak anıt niteliğinde klipler her biri. Other Rooms albümüne gelince, önceki albümlerindeki black metal vurgusu yerini yine karanlık tonlarda dark wave, ambient, endüstriyele bırakıyor iyiden iyiye. Misal “Book of Trust” parçası sabah akşam Karga’da çalınır.Üçüncü albümümüz ise yılın sürprizi olabilir. Uygar Yüzereroğlu’nun solo projesi MAAN, Şevket Akıncı ve Cansun Küçüktürk prodüktörlüğünde Müzik Hayvanı’ndan çıkarttığı ilk albümü Yüzüstü ile resmen herkesi hazırlıksız yakaladı. Hikâye anlatıcılığıyla singer-songwriter kulvarına, deneyselliğiyle art-rock’a, karanlığıyla ambient ve post-rock’a ve kimi parçalarda da psikodelik rock’a dahil edebileceğimiz dört başı mamur bir albüm Yüzüstü. Kadro da efsane, piyanoda Adem Gülşen, trompette Can Ömer Uygan, çelloda Anıl Eraslan, davulda Erdem Göymen, gitarlarda Şevket ve Cansun, suzafonda Ertan Şahin, müzikal testere, washboard ve kazoo’da Rüya Nesrin Kılınçkını. Daha ne?
Kadıköy’ün yeni cakası KLAN da ikinci EP’si II’yi yine Müzik Hayvanı’ndan çıkarttı bu arada. Utku Uluer, Mert Hallı, Mete Turan ve Alper Yamak’tan oluşan dörtlünün her birinin farklı müzikal beğenileri grubun post-rock, psikodelik rock, Anadolu rock, surf, indie rock, progresif rock gibi farklı türlerde üretimlerde bulunmasına; grup üyelerinin parçalarda enstrümanlarını değiştirmeleri de müzikal çeşitliliği arttırıyor. Bu albümde iki parçada vokal de var yenilik olarak. II, KLAN’ın şimdilik en iyisi.
Elektronik müzik cenahında da en heyecanlı iş Pisznik’ten geldi. Ali Özbay’ın solo projesi Pisznik, 2015’teki çıkış EP’sinin ardından ilk uzunçaları Song for Two’da yine soul, trip hop, R&B türlerini harmanlıyor. Ancak bu sefer Ali Özbay’ın kendine has vokali fark yaratıyor. Albümün çok başarılı üflemeli düzenlemelerinin de altını çizmek gerek.
Dehan Kılıçarslan, Umutcan Özen ve Durukan Yaşar’dan oluşan enstrümantal, stoner, psikodelik rock üçlüsü Destroy Earth’ün ilk albümü The Nature of Love da yılın sükseli işlerinden biri olacak. Tantana Records tarafından çıkan albüm dünya ölçeğinde popülerliğini koruyan ve hatta arttıran türe ülkemizden katkıda bulunan bir iyi örnek daha. Bu arada Durukan Yaşar’ın Durukan Betses adıyla geçen Kasım ayından beri seri halde çıkarttığı EP’lere de mutlaka bir kulak kabartın. Mis gibi, Türkçe, psikodelik...
Rock’a bulaşmışken sertleşelim. Balina uzundur beklenen ikinci EP’si Kaybetmenin Mitolojisi’ni geçen yılın son günlerinde çıkarttı ama albümü bu yıla sayalım. Gitarda Alican Öyke, davulda Burçin Esin’den oluşan Balina’nın “Deniz ve kayalar arasına sıkışmış psikodelik bir şehir hikâyesi” olarak tanımladıkları EP’de progresif çizgileri daha zengin tınılarla bezeli.
Neredeyse adlarını unutacakken zımba gibi bir albümle geri gelen Feza’yı da unutmayalım. Arda Söyletir, Şakir Kış ve Mehmet Demirdelen’den oluşan üçlü, ilk resmi albümleri Kobro’da bu topraklardan nağmelerine ustalıkla işledikleri, Türkçe sözleri kendilerine has vokallerle yedirdikleri stoner, sludge türüne dahil parçalarıyla kulaklarımızın pasını attı.
Punk ile kapatalım. Ankaralı Bam Bam Bam, müziklerini garaj rock ve lo-fi olarak tanımlasa da M4NM etiketiyle çıkarttıkları ikinci EP’leri Lo-Fay ile isimlerini yeni kuşak punk gruplarımız arasına sağlam bir biçimde soktu. İlk EP’ye nazaran çok daha oturmuş bir sound’ları var. Elbette sözler taş atıyor. Nihilizmin değil de hemşehirlileri Strummer’ın izinde muhalefetin peşindeler.
Reptilians From Andromeda’nın ilk uçunçaları (lafın gelişi değil, sadece LP formatında basıldı. Bu arada, aman, kapakta falan yazmıyor ama 45 rpm’de çalmanız gerek!) Dialogues for Monkeys ile yılın ilk incilerini dizdiğimiz bileziği bağlayalım. Çekya’da Prof Sny Records tarafından basılan plakta sürüngenlerin 10 yeni şarkısı var. Prodüksiyonu Fran Ashcroft tarafından yapılan albümde grubun lo-fi estetiğinin ve enerjilerinin iyi yansıtıldığını söyleyebiliriz. Kimi anlarda Sonic Youth’un ilk dönemini anımsatan parçalar var, ki buna “Vay be!” denilir. Ayrıca Prof Sny yeraltı külliyatımızın kılcal damarlarını plak formatında basmaya devam ediyor. Anadolu grind core’un yeni nesil temsilcileri Sapık İnek ile veteranları Kuaför Cengiz split albümü ve crust punk grubu Rötbrains’in 10” plakları da çıktı. Meraklıları kaçırmamalı. tayfunpolat@hotmail.com