Geziyi Övme Halleri*
Hakan Gürel
Gezi’yi Övme Halleri*
Yer darlığı nedeniyle oldukça kısaltılmış bir özetini vermek zorunda kaldığımız Hakan Gürel’in alttaki yazısı, Gezi direnişi üzerine yazılmış en kapsamlı değerlendirmelerden biri. Öncelikle tamamını okumanızı şiddetle tavsiye ederiz. Sondaki adresten yazının aşağıdaki özetten çok daha keyifli ve akıcı olan orijinaline ulaşabilirsiniz. (y.n.)
Gezi direnişi, çoğu kez yanlış bir biçimde Kemalizm ile karıştırdığımız görgü kumkuması radikal modernizm ile görgüsüz postmodernist iştihanın iş bu memlekete has bir yorumunun zamanımızda en büyük temsilcisi olan AK Parti hükümetine karşı biriken orta sınıf tepkinin bir görüngüsü olarak ortaya çıktı. AK Parti, direnişi bastırmak için doğrudan orantısız polis şiddetine, sivil faşist – polis işbirliğine ve medya manipülasyonlarına başvurdu ve sık sık da sandığı sandukaya çevirme tehditleri savurdu. Neticede altı can artık aramızda değil. Kalıcı yaralanması, travmaları olan yüzlercemiz aramızda hayata tutunmaya çalışıyor. Binlerce insan da pek bir adil yargı mekanizmasına emanet edilmiş davalarla ve / veya dava tehditleriyle susta tutulmaya çalışılıyor.
Gezi direnişi ardından birçok yazı yazıldı, kitaplar yayınlandı, belgeseller hazırlandı. Bu külliyat, tıpkı Gezi sürecinde olduğu gibi nadiren özeleştiri kurumunu çalıştırıyor ve direnişin çelişki ve sorunlarını iç dinamiklerden ziyade dışsal öğelere, çoğu kez de olağan şüphelilere yapılan mütemadi başvurularla örtüyordu. Gezi direnişini övme halleri, bu direnişi anlama fırsatına, sistem karşıtı bir kalkışmaya dönüştürme olasılığına ve bu olasılığı gerçekleştirmek için atılabilecek adımlara ket vuruyor olabilir mi? İşte yazının iç tartışma konusu bu…
1. Gezi direnişçisi kimdir?
Üzerinde herkesin anlaşmış göründüğü, ne var ki esasen tam olarak anladığımızı düşünmediğim en önemli mesele, belki de Gezi direnişinin öznesi kim sorusuydu. Hangi açıdan baktığınıza bağlı olarak çok sayıda profil tanımlamanız mümkün. Profillerin çoğulluğu ve görece ilişkisizliği üzerinden katıksız postmodernist bir analize varmanız da öyle…
Gezi direnişinin, direnişçi profillerinden herhangi birisinin daha ön plana çıkan aktivizmi ile ne de Ak Parti’nin gündelik hayatlarımızı baskı altına, barış sürecini devlet tekeline almaya çalışan, tüm muhaliflere fena halde “gıcık” siyasetinin geniş kesimler nezdinde illallah getirten seyri ile açıklanması doğru olmayabilir. “Sınıfsız analiz olmaz” denerek kurumsal katkısı hiçlik diyarlarında gezinen sendikaları ya da “İmralı Gezi’yi boş bırakmayın,” dedi diye son dakikada biraz kıpırdayan Kürt siyasi temsil yapılarını analize dâhil etmek de işe yaramayabilir. Kurumsal muhalefet yerle yeksandı diye işçilerin, Kürtlerin, solcuların Gezi direnişinde esasa dair bir yer almadıklarını iddia etmek de bu yolunu şaşırmış analizin üzerine tuz biber eker.
Ak Parti ve temsil ettiği otoriter rejimle sorunu olan direnişçilerin, genel olarak sistemin giderek kendi muhalefeti olarak örgütleyerek sistem içi mekanizmalara dönüştürdüğü muhalif örgüt, yapı ve inisiyatiflere de eş ölçüde tepkili olduklarını görmek iyi bir başlangıç noktası oluşturabilir. Buradan yola çıkarak, ister bu yapılara dâhil olsun, ister hep mesafesini korusun, çok geniş kitleler, hatta –
Erdoğan’ın belki de gerçekten de “sosyolojiyi de en iyi bildiği” için hemen ağır bir muhasara altına alarak Gezi ruhunun nüfuz etmesini önlediği– muhafazakâr, mütedeyyin kesimler için temel sorunun bir temsiliyet sorunu olduğunu öne sürebiliriz.
Temsiliyet krizinin yanı sıra iyi eğitimli, donanımlı, akıllı telefon sahibi ’80 kuşağının Gezi direnişine katılma biçimi de yol gösterici olabilir. Kendilerinden çok daha az “donanımlı” olmalarına rağmen bir önceki kuşağın ekonomik imtiyazlarına ve hayat standartlarına asla sahip olamayacağını hisseden, hayat tarzları üzerinde giderek daha fazla baskı kurulduğu izlenimini edinen mutsuz, tutunamayan kentliler ordusu… Sistemin ayrıcalıklı, elit kaymak tabakası olmayı umarken kendilerini bir anda kaynak ustası ile aynı meydanda bulan gençler… Geziyi övme hallerinde, bu gençlerin donanımları, espri, organizasyon yeteneklerine, teknoloji kullanımlarına bin bir atıfta bulunuluyor. Kendiliğindenlik, geçicilik ve uçuculuk kültürünün sistem karşıtı muhalif kültürün zaten en önemli öğelerinden birisi olduğu, bunun hem memleket, hem küresel direniş tarihinde binlerce örneği olduğu es geçiliyor ve Gezi direnişi ile ortaya çıkmış yeni bir bulgu olarak tartışılıyor. Böylece Gezi direnişçisi, olmayan bir muhalefet tarzını memlekete getirmiş, herkesten de farklı ve ne yazık ki bir daha tekrar edilmesi olanaklı olmayan ne güzel şeyler yapmış, güzel bir anı fotoğrafında sararan figürler haline getiriliyor. Bunu çok iyi beceriyoruz.
Esas olarak Gezi direnişçileri arasında geçici, uçucu olmayan, ötekiye tahammül etme değil, onu anlama ve birlikte yaşam pratikleri geliştirme konusunda umutları artıran gelişmelere işaret etmek gerekir.
Bunlardan ilki Gezi direnişçilerinin bir bölümünün Kürt meselesinde farklı bir “aydınlanma” yaşaması olmuştur denilebilir. Park forumlarından Lice, Uludere ve Rojava’ya uzanan eller, çoğu Gezi güzellemesinde yer almayan başka bir fırsatı akla getiriyordu. Barışın sadece silah bırakışması olmadığı, büyük ağabey gözetiminde bir kardeşlik edebiyatının manasızlığı, öteki ile eşit bir karşılaşmanın ve birlikte yaşamın mümkün ve artık bir nebze ertelenemeyecek ölçüde gerekli olduğu hususları en nihayet algı dünyalarımıza sirayet etti. Tatil ve aşırı doz gaza uzun süre mazur kalma nedeniyle vites küçülten direniş motorunu hepten durmaktan esirgeyip bir yaz boyunca rölantide tutan da belki bu aydınlanma süreci oldu. Ne var ki Fırat’ın doğusu ile batısını bir araya getiren, doğuda olup biteni ancak benzer ama çok daha “light” koşullar altında yaşadıktan sonra fark ediveren Gezi direnişçileri değil, doğudaki mücadelenin ve zulmün her şeraitte devam etmesi olmuştu.
Kürt meselesinden başka direnişin farklı bileşenleri arasında kendimize bir çeki düzen verme müessesesini hayata geçiren ikinci girdinin LGBT bireylerinin muhteşem aktivizmi olduğu söylenebilir. Farklı cinsel tercihi olan direnişçilerin homofobik, transfobik,
X-fobik orta sınıf dünyalarda yarattığı algı yarılması ve direniş sürecinde uyandırdığı hayranlık, sistem karşıtı muhalefetin farklı bileşenlerinin ancak birlikte davrandıkları zaman sahici bir muhalefet tahayyülü oluşturabilecekleri savını destekler nitelikteydi. Nitekim direnişin ardından gelen Onur Yürüyüşleri, heteroseksüel dünyaların konforunu terk edip LGBT bireyleriyle aynı havayı solumak isteyen on binleri de biraraya getirdi. Bunların arasında, yıllar süren LGBT aktivizmi ve kanla kazanılmış onur yürüyüşleri deneyimini turistik bir hoşluk
mertebesinde, bir Facebook etkinliği olarak algılayanlar da vardı elbette: Bununla birlikte çoğunluk, LGBT’nin “varız ve buradayız” çığlığına tanıklık etmek için meydanları dolduran direnişçilerden oluşuyordu.
Üçüncü umut verici gelişmenin ise kadınların, eril, hegemonik, hiyerarşik cinsiyetçi yapılara, sloganlara rağmen ve tüm bunlarla mücadele ederek direnişin esasa dair bileşeni haline geldikleri süreç olduğu söylenebilir. Kadınların, maço ve şiddete dayalı muhalif estetiği nasıl da “kadınsı” bir dokunuşla dönüştürdüklerine sık atıfta bulunan Gezi güzellemeleri, kadın mevcudiyetinin ve iradesinin kozmetik değil de dolaysız siyasi sonuçları konusunda genelde daha sessiz kalıyordu. Oysaki kadınların tüm karar alma süreçlerinde, barikatlarda, tüm direniş formlarında, semt forumlarında sadece artan mevcudiyeti değil, bu alanlarda iradi tutum geliştiren, inisiyatif kullanan, yönlendiren ve hiyerarşik eril iktidar formlarına meydan okuyan tavırları yeni bir siyasi kültür ve yeni bir birlikte yaşam pratiği açısından daha fazla veri sunuyordu.
Son olarak, Gezi direnişini mümkün kılan çevreci reflekse de değinmek gerekir. Bu aktivist refleks olmasaydı Gezi Parkı’nda çoktan inşaat iskeleleri kurulmuş olurdu; bizler de hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyor olurduk. Bu refleksin, kendisini uzunca bir zamandır sistem karşıtı değil sistem dışı konumlandıran ya da konumlandırdığı algısını yaratan, “militan aktivizm” ile mesafeli bağları olan çevreci muhalefetin, sistem karşıtı bir kıvılcım yaratacak ölçüde keskin bir viraj almasına vesile olduğu söylenebilir. AK Parti iktidarının görgüsüz olduğu ölçüde zalim olan kentleşme, enerji ve kalkınma politikalarının memleketi yangın yerine çevirdiği yerde sistem karşıtı bir çevreci muhalefetin hem direnişin en başta gelen bileşeni olması, hem de sair muhalifleri çevre konusunda “eğitecek” bir rol üstlenmesi bekleniyordu. Zira çevre artık HES protestoları marifetiyle de köy ve mezra düzeyinde örneklerini gördüğümüz üzere memleketin tümünü kapsayan bir sistem karşıtı muhalefet mecrası haline gelmişti. Gezi sürecinde çevrecilerin sair muhaliflerle karşılaşması, “ihtiyacı daha evvelden de hissedilen bir siyasi arayışın ürünü” değil, doğrudan pratik süreçlerle ilişkili olarak gelişti. Çevre aktivistleri sair muhalefet alanlarının kendine özgü dünyaları ile tanışma olanağı buldular.
Gezi direnişi gibi tarihsel dönemeçlerde özne arayışının genelde rotamızı sıkça şaşırmamıza sebep olduğu söylenebilir. Belli öznelerin veya bir özneler ittifakının belli bir davranış ve eyleyiş kalıbı içinde davranacakları öngörüsü çoğu kez yanıltıcı sonuçlara varmamızı berberinde getirir.
Bir kere, artık bir zahmet kendilerine atfedilen tarihsel rolü oynamaları beklenen sınıflar, toplumsal kesimler iş bu devrimci kurguya hiç de hazırlıklı veya gönüllü olmayabilir. İsyanı hiçbiri de saygın veya manalı olmayan nedenlerle sütre gerisinden ama kendilerine sorsanız gayet de yakından ve dahi içinden takip eden kocaman sendika ve partiler, tabelalarında ne yazdığından bağımsız olarak öncü rol oynamak bir yana ayak bağı bile olabilirler. İsyanın kontrolden çıkması, başka bir deyişle kaos onları korkutur. Verili sistemin olağan muhalifi olmanın konforunu, Stockholm sendromundan mustarip muhalif kimliğin ataletini, mazoşizmini ve nihayet hedonizmini asla bırakmayacaklardır. Yeni bir sistem ve yeni sistem için değişim ve dönüşüm gereği en az sistem kadar onları da ürkütür. İsyanın ve olası yeni sistemin kurucusu değil muhalifleridirler.
Kemalist, ulusalcı, küçük burjuva, zıpır, yobaz ve sair “çapulcu” aşağılamasını aratmayan sevgi sözcükleriyle andığımız kesimlerin veya bu kesimlerden belli bireylerin Gezi direnişi sürecinde nasıl büyük bir değişim yaşadığını düşünelim. Bir de Gezi sürecinden bir şey öğrenmek yerine direnişe bir ezber ayar vermek, kendi siyasal ve ideolojik kurguları içinde yeniden inşa etmek için uğraşan devrimci, demokrat, yurtsever vb. manalı kesimlerle karşılaştıralım. Sistem karşıtı muhalefetin yeni özneleri kimler olabilir?
2. Peki, Gezi’den bize ne kaldı?
Di’li geçmiş kipiyle sorulan bir soru bu. Yani Gezi direnişi bitti. AVM hamisi, kalkınma kumkuması Başbakan’ın ve efsaneler yazan polis ve milislerinin bir zafer kazandığını söylemiyorum. Aksine, Gezi direnişinde Başbakan ve AK Parti iktidarının büyük bir mağlubiyet yaşadığını herkes biliyor; Recep Bey dâhil. Ama Gezi bitti.
Taksim Dayanışması’nın direnişin devamlılığına dair herhangi bir yol yordam öneremeyip, sadece daha fazla gaz teneffüs etmek için bizleri mütemadiyen meydanlara çağırdığı zaman gözlenmeye başlamıştı bu erozyon. Direnişi mağduriyeti artırarak ve zalimi daha fazla deşifre ederek sürdürmeye vardıran strateji, hem çok eski, hem çok tanıdıktı. Gezi direnişi,
Duran Adam vb. aslında çok da yeni veya yaratıcı olmayan direniş estetiği formları ile idame ettirilemeyecek bir hızla tükendi. Forumlar, Gezi direnişçilerinin sair muhalefet alanları ile buluştukları ve “biz kimiz?” sorularına yanıt aradıkları mekânlar olarak devam etmeye çalışıyorlar; sağdan soldan manipüle edilmeyip rahat bırakılırsa daha uzun soluklu olmaları çok mümkün. Elbette, forum katılımcılarını potansiyel üye, forumları muhakkak bir çeki düzen verilmesi, domine edilmesi gereken potansiyel siyasi panayır alanları olarak gören necip siyasi partilerimiz izin verirse…
Şimdi, direnişe devam için talebelerin tatilden dönüşünü bekliyoruz. Bu biraz garip değil mi? Ama alanlar giderek boşaldı. Bunun nedeni, ne Başbakan’ın ve aklayıcılarının medya manipülasyonları, yalan ve dolanları, ne de Taksim’de, Ankara’da üç kişi yan yana gelseniz üzerine gaz, plastik mermi, Akrep, TOMA ve copla abanan polisin şiddetiydi. Gezi direnişi, öncelikle kendi iç çelişkilerini çözemediği için bitti. Çözemezdi de… Ne bir seçim ittifakı, ne devrim yolunda ilerleyen halkların coşkun akan seli, ne de darbeciler koalisyonuydu. Siyasi bir ittifak hiç değildi. Alışılageldik fraksiyonlar arası pazarlıkla idare olunan bir yüksek siyaset mercii olması tabiatına aykırıydı. Palyatif tedbirlerle, treni sallamakla idame ettirilebilecek bir süreç değildi. Sahiciydi.
Bir kere, Gezi direnişini mümkün kılan çoğulluk bu direnişin mevcut haliyle devam etmesi önünde ciddi bir engeldi. Gezi direnişine kendi mana dünyalarından türlü esvaplar giydiren pek çok kesim, direnişe devşirme bir ikbal elde etme umuduyla bakıyordu. Neyse ki Gezi kendiliğinden bitti. Gezi direnişi bitmese, bitmeyecek olsa da biz bitirirdik elbette…
Mesela Ulusalcıların “Gazdan Adam Festivali”, hemen her mümtaz fraksiyon ve siyasi partinin “Çapulcu Tatil Kampları”, duvarlara asılan “ordu teslim olsun, silahları dağıtılsın” talep listeleri, direnişin daha ikinci gününde zuhur eden “suni denge” makaleleri ile soldan çekiştirile çekiştirile biterdi. Anlı şanlı koca siyasi partiler direnişin daha başında kitleyi görüp kontrol ed(il)emeyeceği kaygısıyla önce bir vites küçülttüğünde çoktan biterdi. Forumlara deneyim aktarmak yerine adam apartmak için gidildiğinde başlamazdı bile. Hatta iPhone şarjını takmak için eve gidildiğinde bile bitiverirdi. Devlet şiddetiyle, özsavunmayı eşdeğer gören orta sınıf refleksler harekete geçince de biterdi ama Şafak Sezer, Başbakanın elini eteğini öpünce değil.
Başka bir deyişle Gezi direnişi, iktidarın ya da sistemin akut bir müdahalesi ya da sistem karşıtı muhalefetin katkıları ile sonlanmadı. Gezi direnişinin devam etmesi de zaten beklenmemeliydi. Gezi direnişinden devrim kurgulamak, Taksim’i Tahrir yapmak hoş bir romantizmi besledi ama o kadar. Gezi direnişi hâlâ daha sistem karşıtı siyaset için sistem içi siyasi yapılara ihtiyaç duyduğumuzu gösterdi. Üstelik örgütlü sınırlı kesimler dışında genel direnişçi popülasyonu hâlâ bizi temsil edecek herhangi bir siyasal yapı ya da ittifakın olmadığına inanıyordu. Temsil krizi doludizgin devam ediyordu.
Gezi, direnişten siyasi bir yapı değil, siyasi bir kültür çıkacağını; bu yeni siyasi kültürün titizlikle korunması, her gün yeniden üretilmesi gereken bir yeni mücadele alanı olduğunu; bu kültürün meydanlarda doğmasına rağmen orada idame ettirilemeyeceğini ve nihayet bu alanda kısa vadeli siyasi beklentilerin sonuç vermeyeceğini öngörmediğimiz için bitti. Gezi, belki de direnişi hayatın tüm alanlarına yaymak yerine kent meydanlarına sıkıştırdığı için de bitti. Solda zaten “alan mücadelesi” deneyimleri hem sınırlı, hem kadim zamanlardan kalma anılardan ibaretti; bolca belgeseli çekilmiş anılar... Bu anlamda bugün için bir rehberlik rolü üstlenmekten çok uzaktı.
Gezi direnişi, uzunca bir süredir sistem karşıtı muhalefeti yüksek siyaset merciine havale etmiş sol için uyandırıcı oldu mu? İlk göstergeler böyle söylemiyor. Genel olarak sol siyaset, Gezi direnişini bazen özeleştiriden yoksun bir biçimde kendi kurgularına göre kavrama yoluna gitti, biçimlendirmeye uğraştı; bazen de eleştiri kurumunu hiç çalıştırmadan peşine takıldı. Sol, Gezi direnişinin yeniden başlaması için
Eylül’de Gel! şarkısını en çok mırıldanan kesim oldu. Direnişin hayatın tüm alanlarında zuhur etmesini sağlayacak çalışmalara ise anlaşıldığı kadarıyla henüz başlanmış değil. Bu sebeple, direnişin giderek “talebenin gazla imtihanı” seviyesine inmesi de an meselesi elbette. Akademik takvimi izleyecek bir direnişin, Gezi direnişini olanaklı kılan toplumsal muhalefet iklimine ne tür bir katkısı olacağı ise kuşkulu. Belki sol örgütlerin üye sayılarında –ama direniş kapasitelerinde değil– bir artışa neden olabilir; o kadar. Gezi sürecinde, direnişin meşruiyetinden güç ve gaz alarak arzı endam eyleyen ulusalcılar da bu süreçte üye sayılarını kısmen artırabilirler elbette. Ne var ki gerçekte direnişin bundan sonraki seyrine karar verecek kesimlerin, direnişi meydanlardan mahallelere ve sair muhalefet alanlarına taşımayı başarabilmiş kesimler olacağını öngörmek mümkün. Kanımca yanında olunması, beraber çalışılması gereken kesimler de onlar. Algı kapılarını Kürtlere, LBGT bireylerine, kadınlara, çevreye, şimdiye dek muhalefetin stepnesi, vitrin süsü muamelesi görmüş kesimlere açmış olan, yeni bir siyasi kültürü ve muhalefet estetiğini el yordamıyla bulmaya çalışanlar…
Cumartesi akşamları polisle İstiklal Caddesinde randevulaşmaya dayalı bir direniş pratiğinin, esnafın Cumartesi akşamı canlı müzik programını hafta içine alması dışında hayatımızda ne tür bir radikal dönüşümün kapısını açacağını kestiremiyorum. Mağduriyeti artırma ve zalimi deşifre etme stratejisinin kattığı tek şey daralma oldu zira. En azından sol muhalefet deneyimlerinde böyle gerçekleşti. Tüm bu direniş pratiklerinin Gezi direnişinin kitleselliğine ulaşmasını ise ham hayal olarak görüyorum.
Gezi bitti ama elbette direniş değil. Umutlu olmamız gerekir. Zira artık hem direniş kültürüyle tanışmış, mübalağa gaz solumuş, polis şiddetine maruz kalmış yığınlar var hem de direnişi mümkün kılan tüm toplumsal koşullar hayatımızda yer etmeye devam ediyor. Gezi sürecinde devletin mümtaz ideolojik aygıtları büyük yara aldı. Rıza imalatı kurumları hâlâ yara sarmaya çalışıyor. İnandırıcılıkları kalmadı. Asgari inandırıcılığı kalmamış bir medyanın, artık belki siyasi iktidarın değil ama sistemin bir bileşeni olarak hayatta kalma şansı da pek yok. Dolayısıyla da sistemik kurumların genel bir tadilata tabi tutulacağı bir dönemi öngörmek mümkün.
Bu tadilatın sanki gecikmeden sistem karşıtı yapılarda da yaşanması gerekiyor. Bunun için de Geziyi övme hallerinden acilen sıyrılıp, hayatın her alanında sair tüm sistem karşıtı muhalefet alanları ile ortak bir tahayyül dünyasını kurabilecek ölçüde silahsızlanmaya ve açıklığa ihtiyaç var. Özeleştiri ve eleştiri müesseselerini sahici ve öğretici bir biçimde kurgulayarak ilerlenebilecek yeni bir süreci başlatmak gerek. Haydi!
(*)
http://kahpedunya.wordpress.com/2013/10/09/geziyi-ovme-halleri/
gurel.hakan@gmail.com