Yel Saatleri
Sarp Keskiner
Dün, bugünün nasıl seyredeceğine karşı önyargılı idim. Bugün, düne zerre kadar benzemedi.13:15 yeli sarmaşıkları yaladı geçti, yan bahçedeki çınarın canını tazeledi; ki ben de o esanada cereyanlı ot biçerimle yaşlı zeytinin altında bitmiş sonbahar otlarını biçiyordum. Diri haşlayın.
Sonra, aniden Kula yönüne gittim… Bir asırlık, eski Osmanlı ticaret rotası… Volkanik araziye nazır kızıllı ve grili topraklarda yeni dikilmiş üç beş zeytinlik alan gördüm, iki keçiye selam ettim; bir gelincik ve iki sincapla selamlaştım. Sincap şaşırtıcı idi bilhassa; kendi ekseni etrafında 360 derece dönmecesine sıçrayıp yine yeniden bana baktı. Az sonra, Dombaylı – Menye hattındaki asfalt yol daralıp bir köyün döşüne saplandı kaldı… Metruk ötesi cumbalar, Rum hayaletleri (bizim buraların gizli halleri) derken bir dedeye çevirdim yüzümü ve sordum: “Dedeee, Menye’yı çıkıyor mu bu yol?”. Sol gözünü duvara devirdi ve sus kaldı. Yanındaki teyze dedi ki: “Oğul o hissizdir, duymez o”… “Ee, teyze?”. “Çıkar bu yol ama az gidersin”.
Yeri gelmişken, Dionissos’un ana vatanı olarak namlı bizim buralar, kadim volkanik hatlara sahip. Yani lav, “garataş” ve tüf gani… Bu tüfün şöyle bir güzelliği var: Torba, plastik kova ne varsa bunlunla dolduruyorsun ve ağaçların dibini elli santim kazıp, bunu gömüyorsun. Tüf, bahar yağmurunu alt dudağından emiyor ve suyu aylarca bırakmıyor.
Nasıl olsa bu opsiyon elimin altında diyerek işbu teşebbüsümü şimdilik erteledim ve kamyoncuların kutsal kitap gibi ağzında adını yuvarladığı Kula Rampaları’na vurdum kendimi… Bir Kamil Koç şoförü demişti ki: “Evlat, bak… Kendini iyi ayar edersen, Yunus Emre Dinlenme Tesisleri’nden Salihli girişine kadar bedava gidersin”. Az biraz denedim, mantıklı göründü, oldu gibi ve derken, Ege’min her şoförü gibi aksi şeritten flaşlı uyarılar gelmeye başladı: “Radar var”. Üç kısa flaş, el havaya kalkar, “Sağol bilader!”. Karşı şeritten el iner: “Rica!”
16:22 yeli vurduğunda, elmalar almaktaydım; allı yeşilli ve neredeyse kedi kafası kadar. Tenine fiske vurunca tınlayan taş gibi elmalar. Siz de iyi elmaya rastlayınca, onu çok ince dilimleyin ve parmak uçlarınızla üzerine çekilmiş Türk kahvesi serpin. En güzel şarap ve rakı mezesidir, bunu bana çocukluğumun Bodrum’u öğretmiştir.
18:15 yeli geldi ve günün ölümünü bildirdi. Sevgili Başak Boyacıoğlu ile az zaman önce Face’de münazara ettiğimiz üzere, ufak bir balkonunuz ve htta bahçeniz varsa, sebze atıklarınızı mutfak robotundan geçirip kapıcının biçtiği otlardan da iki kilo edinip bunu gözenekli bir çuvala doldurup yarım kilo bahçe toprağı ile karıştırın. Bir köşeye terk edip on günde bir sulayın çuvalı… Jüt dokulu çuval, Mısır Çarşısı’nın az üstünde bulunuyor. Bu nereden aklıma geldi? Ben yel gelmezden önce, aslan gibi kazmamla kendime kocaman bir kompost havuzu kazıyordum. Yani çuval kullanmayacağım ve bu havuzda hazırlayacağım kompostumu….
22:15 yeli balkona vardığında, yaz bahçesinde son kalan acı biberler ipe dizilmiş, Sarajevo’da öğrendiğim ve iki sezondur en hasını kurmayı başardığım “süt turşusu” kavanozunun kapağı açılmış, yaban semizotları da yarına domatesle kavrulmak üzere ayıklanmıştı. Süt turşusu? Bir enfes krem peynir düşleyin, içinde buralarda “körüklü” olaran adlandırılan yeşil biberler olsun. Deli gibi süt koksun bu krem peynir ve biber aromalı olsun… İki duble eşlik durur.
Böylece, sevgiyle… sarpkeskiner@yahoo.com