Bıyık Önyargısı
Ozan Durmaz
Evden çıkmama tam bir saat kalmışken ve canım “kendimle ilgilenmek” istiyorken –ben uzun seviyorum belki, öyle bakma garip garip- yazının başına oturduğum için öncelikle bana dangalak gibi bir önyargı ile yaklaşırsan; haklısın güzel kardeşim, yani dangalaklığım konusunda. Ancak bu yazıda sana hakikaten bir meseleyi açıklığıyla, sadeliğiyle ve başarabildiğimce samimiliğimle anlatmaya çalışacağım. Velhasıl, bundan sonraki kısımda dangalaklığım haricindeki konulardaki önyargıların boşa çıkabilir, ey güzel kardeşim…Aralarınızda bazılarınız beni bir konuda garipsiyormuş, yadırgıyormuş. Seni kişilerden, “kendimle ilgilenme tarzı” garipliklerden hariç tutarak belirtiyorum bunu kardeşim; alınma… Şimdi ben az sonra arkamdaki kapılardan sırayla çıkıp bir şehrin orta göbeğindeki, merkez semtlerinden birine gideceğim. Bu semte öğlen gelsen, kaldırımında adım atacak yer bulamazsın be kardeşim, hiç sorma! Denesen, ucuz döner kokularından, kot pantolonları ağzına uzatarak satmaya çalışan işportacılardan, yürürken etrafında bin bir iblis sesi çıkartarak dönen plastik, pilli oyuncaklardan kolayca geçip gidemezsin bile… Kondulardan tüm otobüsler buraya gelir, içinden kaç farklı kültürden insan iner; bin bir yorgunluk, bin iki çile, bin üç gariplik. Dünyayı hangi “gariplik” yakar bilemem ama bu semt gündüz yanar; yazın yanar, kışın yanar… Güneşten bağımsız, insanla yanar.
Ben pek de sıkışık olmayan bir otobüsten inip semte varacağım. Pazar akşamı herkes çekilir şehirden. Bilirsin, en uzak semt evinin salonudur, bir dam altında biriyle ya da birileriyle berabersen eğer. Sokaklarda ise son dönerleri kazır çelik direkten çıraklar, pantolonları yüklük çöp torbalarına basar çocuklar ve pili biten oyuncaklar belediye çöp tenekelerinin ayaklarına çarpıp orada kalırlar, unutulurlar…
Ben oyuncağı bulurum, kotlara bakar fiyat sorarım ama almam, son kalan döneri, kurumuş ekmeğin arasına koydurur semtin Arnavut kaldırımlarına ayakkabılarımın ucunu taktıra taktıra ekmeği kemirerek yürürüm. Bir caminin yanından geçerim, uzunca binaların kovuğunda yer alan, at teper gibi çalınan bağlama sesine doğru gider, başımın üstünde rengi solmuş sol parti tabelalarının olduğu masalardan birine otururum. Biri gelir, garson demiyorum, oradakilere garson denmez, benden yaşlı adam, ayıptır, ağabey bin senedir orada –pardon bin dört– ne istediğimi sorar, söylerim, gider. Bira derim. Büyük bardak. Gelir.
Karşı masaya beş liradan balık ekmek yemeye ailesini getiren bir öğretmen gelir. Eşiyle beraber bir birayı içer. Kızı biranın tadına bakar, beğenmez, söylenir. Oğlu illa ki etrafta dolanan kedileri kovalar. Yan masada gündelikçi olduğunu tahmin ettiğim bir abla öylece oturur. Ablanın siyah gözleri büyür, tedirgin gözleri büyür, gözlerindeki tedirginlik büyür; akşama döner semt, evler dolar, eliniz ayağınız çekilir sizin, bilirim...
Güzel kardeşim bu oturduğum “mekân” –çok pornografik değil mi bu terim?– bir iş merkezinin altında köhne bir yerdir. Vuruk, çürük masaları rahatsız iskemlelerden ve ikinci hatta üçüncü sınıf süngerli köşe takımlarından oluşur. Örtüleri kareli ve yoldaş tabiriyle Ortadoğuludur. Çok önemli bir nokta var, neyle uğraşıyorsan bırak da dikkatini ver; burası türkü bar değildir! Burası balık ekmekçi hiç değildir! Burası zaten hiç bar olmamıştır. Böyle bir iddiası da yoktur. Burası şehrin ve şehirde evine bir şekilde gidememiş ya da gitmek istememiş herkesin “kendiyle ilgilendiği” yerdir, elit olanın önyargısıdır.
Bazen şehri kolay atamaz insan, istemsiz düşünür, aklına takılır bir şeyler… Günlerce yaşadığı ne varsa düşünür de “boşalmak” istemez. Gergin kalmayı sever, telefonun ucunda beklemeyi, tedirgin kalmayı, yorgun olmayı… Bazen savaşmanın yorgunluğu buruk bir tatlılık getirir. Akıl, fırlatılmaya hazır ama yayına takılmış bir ok gibi gergin, hazımsız ancak nihai hedefiyle kavuşmanın vereceği mutluluğun tahayyülüyle bekler; akşama asılı kalır toplumsal ölüm. Geceden önce bu tatlı gerginlik bazı insanlarda görülür. Güneş henüz batmışken ve siz insanlar telaşla evlerinize yeni girmiş ve bir şey için, mesela Pazartesi günü için serzenişte bulunmaktayken… Yani siz “boşalamazken”… Uzatırken değil, “boşalamazken”, biz de görülür...
“Oh!” dersin sonunda, uzunca, rahat rahat… “Ohh bee!” dersin, “biranın köpüğü” üst dudağa bulaşır. Yalnızlığını kavrar insanın gece, ezer. İnsan cesaret dolar, birasına benzer; “sulanır”. İki ayrı masadaki yaşlı işçi Alevilik ve devlet üzerine bir şeyleri karşılıklı bağırarak tartışır. Sen izlersin, anıların aklından “boşalır”. O anda işte bilirsin en vicdan sahibi, en insaflı kolluk kuvveti bile ya eş dırdırı ya da eş dayağı arasında seçim yapmakla meşguldür. Kamusal alanın o el uzatılmaz güzelliğine, benim güzel kardeşim, o resmi apoletlerine, o elit ön yargılarına bazılarının, şehrin garip ahalisinin “köpük köpük anıları bulaşır”.
Benim uzak kardeşim, şimdi sen beni yadırgıyorsan yani; “O semtte ne işin var Pazar akşamı ya, çok zevksizsin!” diyorsan… Diyeceğim artık özdür:
- Sen hele bir bıyığını sil güzel kardeşim, sen hele bir bıyığını sil…