Kılavuzu Karga Olanın


Kitap
Bu ülkede vicdani retçi olmanın, askere gitmeyi reddetmenin bedellerini biliyor muyuz? Pınar Öğünç’ün Asker Doğmayanlar isimli, Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları’ndan çıkan kitabı bu konuyu 14 vicdani retçinin ağzından işliyor. 1990’lardan beri verilen mücadelede hayatlarının nasıl kökten değiştiğini, yaşadıkları devlet ve çevre baskısını ve davarlını anlatıyorlar. Mehmedin Kitabı kadar önemli bir çalışma.
 
Film
Eğri oturup doğru konuşmalı. Steve Coogan Michael Winterbottom ortaklığı 24 Saat Parti İnsanları’ndan beri kendini aşamadı. Evet (gene Winterbottom’lu) The Trip cool’du, Saxondale’in hakkı yenmişti belki ama durum bu. İkilinin yeni ortaklığı The Look Of Love ise yaklaşık 10 yıl sonra formda bir geri dönüş umudu vaat ediyor. Liverpool’lu, bir dönem İngiltere’nin en zengin insanı ünvanına da sahip olan; yayıncı, kulüpçü ve emlak kralı Paul Raymond’un hayat hikâyesine çevirmişler gözlerini. Özellikle ‘60’larda striptiz kulüpleri ve porno yayıncılığıyla nam salmış Raymond’ın kariyeri ise akıl-okumacılıkla başlamış. Servetini emlaktan kazanan renkli ismin hikâyesine Coogan gayet uygun duruyor. Hem sevimli hem de dramatik olabilen bir oyuncu Coogan ve karakteriyle seyirciyi özdeşleştirmeyi çok iyi başarıyor. (Bu iyi mi tartışılır tabii. Bazen belki.) Imogen Poots, Stephen Fry, Williams ve Lucas gibi tanınmış isimlerin de yer aldığı filmde, Raymond’ın gerçek hayatta beraber çalıştığı isimler de küçük roller kapmış. Coogan ve Winterbottom’a yeni bir soluk lazımdı. Bu o gibi gözüküyor.Michael Shannon son dönemlerdeki favori aktörlerimizden. Boardwalk Empire dizisi, Sam Mendes yapımı Revolutionary Road ve Werner Herzog imzalı My Son, My Son, What Have Ye Done? gibi filmlerdeki oyunculuklarıyla günümüzün en iyi yeni kuşak aktörlerinden ve şu sıra her tuttuğu altın olan bir oyuncu olduğunu kanıtlamıştı. Bu aralar onun cephesi pek hareketli. Ünlü tetikçi Richard Kuklinski’nin yaşam öyküsünden uyarlanan The Iceman’deki Kuklinski portresi onun için biçilmiş kaftan. Kendi yalnızlığında boğulan karakterleri müthiş bir başarıyla canlandıran Shannon’a bu filmde ‘90’ların fetiş oyuncuları Ray Liotta ve Winona Ryder gibi isimler de eşlik ediyor. Shannon’un ayrıca bu yazın en beklenen yapımlarından biri olan yeni Süpermen filmi Man of Steel’de de kötü adam General Zod’u canlandıracağını da belirtelim. Sonunda iyi bir Süpermen filmi olabilir belki… Shannon’un ilk iki filminde başrol katkısı verdiği Amerika’nın en heyecan verici genç yönetmenlerinden Jeff Nichols’un 3. filmi Mud’da ise başrolde yeni bir kariyer dönüşümü ve saygınlık sürecine giren Matthew McConaughey alıyor. Suçlu “Mud”ın Arkansas’ta tanıştığı ergenlerin yardımıyla otoritelerden kaçış mücadelesini konu alan film Nichols’un kendine özgü doğa çekimi ve ritmini en iyi yansıtan işi olabilir. McConaughey’nin de kariyerinin en iyi filmi olduğu söylenen yapımda ayrıca Reese Witherspoon, Sam Shepard ve tabii ki Michael Shannon yer almakta. Göz atmadan geçmeyin.

Dizi
Tarihe damgasını vurmuş karakterlerin hikâyelerini anlatmayı seven Amerikalı televizyon kanalı “Starz”, Spartacus'ün geçtiğimiz ay dizi finali yapmasının ardından ünlü mimar, mühendis, ressam, anatomist Leonardo Da Vinci'nin gençlik yıllarını anlatan Da Vinci's Demons ile karşımızda. Senaristliğini ve yönetmenliğini David S. Goyer (Blade, Batman Begins, Man of Steel) yaptığı dizinin başrollerinde Tom Riley ve Laura Haddock var. Sadece Da Vinci’nin değil, o dönem Floransa'da hüküm süren ünlü Medici ailesi ve Vatikan arasındaki çatışmayı anlatan dizi, eğlenceli kurgusu ile Da Vinci’nin zekâsına hayran bırakırken, ukalalıklarına da kahkahalar ile gülmenize sebep olabiliyor. Dönemin Floransa’sını muazzam görsel efektleriyle birebir yansıtan, dizi içi animasyonları ile Da Vinci’nin bakış açısını ve insanüstü zekâsını içine çeken dizinin ilk sezonu 8 bölüm olarak düşünülmüş. Şu anda 5. bölümü yayınlanan diziyi çok geç olmadan yakalamakta fayda var...
Albüm
Hani böyle ‘90’larda çok popüler olan 2000’lerde biraz düşüşe geçen ama gene de içinizde hep bir umutla bir başyapıt daha çıkarır mı diye beklediğiniz gruplar vardır ya? Primal Scream onlardan biri mi bilmiyoruz. More Light bir başyapıtları mı? Yok, onu da sanmıyoruz. Ama bolca zafer anlarıyla Primal Scream’in son yıllardaki en iyi albümü olduğunu söyleyebiliriz. Bunun sırrı ise Paul Weller’ın da son yıllarda yaptığı gibi farklı tatları içinde barındıran bir çalışma olması. Primal Scream’in aslında yeni şeyler denemesine de gerek yok. Screamadelica’dan Vanishing Point’e retrospektif bir çalışma yeterdi -ki onlar da bunu yapmışlar. Kevin Shelds ve Robert Plant gruba gene konuk olurken, gene ‘90’lar özleniyor biraz ama Gillespie ve Scream’in devam ettiğini görmek kesinlikle güzel bir keyif verici.
 
Yeni müptelalığımız Montreal dolaylarından Suuns. 2006’da kurulmuş ve ilk albümlerini 2010’da çıkartmış olsalar da Mart ayında çıkan ikinci albümleri Images Du Futur ile kulağımıza takıldılar. Animal Collective, Yeasayer, Damien Jurado, Jason Molina gibi nev-i şahsına münhasır Amerikan indie’cilerin prestijli plak firması Secretly Canadian’dan çıkan bu albümden, sara hastalarının seyretmemesi gereken klibiyle ilk olarak “2020”yi fark ettik. Aslında “Edie’s Dream” albüm çıkmadan önce yayınlanmış ya, neyse. Sonuçta bu iki farklı şarkının da ortak özelliği vokalist Ben Shemie’nin sesi ve söyleyişi. Neo-psychedelia’dan çok krautrock’a göz kırpan ama yeri geldiğinde de elektroniklerin kullanımıyla indie-dance’e dönen kayıtları tek tek dinleyince Suuns’un müzikal çeşitliliği belirginleşiyor. Lakin, şu tek tek mp3 indirme sitelerinin baskınlığına rağmen albümleri albüm yapan, kendini baştan sona dinletmesi artık. Ki itiraf edelim, uzundur baştan sona dinlediğimiz albüm sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Ve Images Du Futur içerdiği tüm çeşitlilikle büsbütün bir albüm. Sadece vokal değil hem de ortak parantez. Farklı karakterdeki şarkıları biraraya getiren prodüksiyon başarısı da söz konusu. Haa, illa tek tek dinleyeceğim diyorsanız da, mutlaka “2020” ve “Bambi”…
 
2000’lerin en revaçta saksafoncusu kim desek gözümüzü Kanada’ya çevirmek ve Colin Stetson’un adını fısıldamak doğru bir hareket olur. Son 10 yılda Tom Waits, Arcade Fire, Bon Iver, Timber Timbre gibi isimlerin albümlerinde yer alıp; David Byrne, Laurie Anderson, LCD Soundsystem gibi isimlerle de sahneye çıkmak her yiğidin harcı değil. Stetson enstrümanında çok iyi. Son birkaç yıldır ise solo kariyerine daha fazla ağırlık vermeye başladı. 2012’de İsveçli free-jazzcı saksofoncu Mats Gustaffson ile kotardığı Stone ve yeni albümü -ki 2007’de başladığı New History Warfare  serisinin 3. ve son volümü- To See More Light onun çalışına ve özgün tarzına şahit olmak için güzel bir fırsat. Overdub’sız, canlı kaydedilmiş albümdeki performans üst düzeyde. Şu aralar aralarına katıldığı Bon Iver’in beyni Justin Vernon’un konuk olduğunu da es geçmeyelim. 
Konser
Festival aylarına giriyoruz. Güzel haber Parkorman’ın geri dönüşü. Geçen senenin problematik havasından sonra bu yıl One Love Festival genelde meylettiği “Brit” kafalarına geri dönüyor. Ada tarihinin en önemli gruplarından Blur ve New Order başı çeken isimler. Tekrar biraraya gelen Blur’ün yeni albüm arayışlarında olduğu bir vakitte ağırlamak güzel. Damon Albarn’ı The Good, The Bad & The Queen projesiyle ağırlamıştı İstanbul. Gene bir İzmir muhabbeti açarsa şaşırmayalım. New Order ise Peter Hook’suz kadrosuyla kolu bacağı kesik halde olsa da canlı performanslarının çok iyi olduğunu biliyoruz. Bu iki önemli ismin dışında yeni kuşak “temiz” Brit-pop gruplarından Keane, yeni yetmeler The Vaccines, yeni albümünde Brian Eno ve RZA ile çalışan post-dubtep ve neo-soul’cu ya da kısaca modern R&B’ci James Blake ve ya pek sevip ya da nefret ettiğiniz Foals da festivalde yer alan İngiliz isimler. Bizce işlem tamam. Yerli grup seçimlerinin de fena olmadığını belirtmek ister ve onlara da ilginizi sakınmamanızı öneririz. 20-21-22 Haziran, Parkorman
 
Ayın pek sürprizli ve ilgimizi cezbeden etkinliği ise Avea Escape To Music. Tek günde oldukça eklektik bir sanatçı grubu ağırlayacak festivalin ağır topu Bat For Lashes. 2009’da yayınladığı Two Suns isimli 2. albümü ve “Daniel” isimli hit’iyle kalbimizi çalan İngiliz müzisyen Natascha Khan’ın projesi geçtiğimiz yılki The Haunted Man ile de kalitesinden ödün vermeyen özgün bir sound’a sahip olduğunu kanıtladı. Kendisine en yakın duran ekip ise buraların yabancısı olmayan CocoRosie. Amerikalı Bianca ve Sierra Caasady kardeşlerden oluşan bu “Fransız” elektro-folk (ya da freak folk) topluluğu 2000’lerin ortalarındaki formunda olmasa da son albümleri Tales of a Grass Window fena yorumlar almadı. Bu festivalin asıl sürprizi ise New York Dolls. Johnny Thunders, David Johansen ve Sylvain Sylvain’den oluşan beyin takımıyla ‘70’lerde ortalığı birbirine katan bu rock n’roll grubu hem glam hem de punk’a selam gönderen tarzları hem de Rolling Stones-vari kalitesiyle tarihe ismini yazdırmış bir ekipti. Thunders erken göçtü; Sylvain ve Johansen ise 2004’te tekrar biraraya gelmelerinden sonra düzenli olarak albümler yapmaya devam ediyor. Morrissey’in favori grubunu yaşlanmış da olsalar canlı görmek unutulmaz bir deneyim olacaktır. Artık bizden biri olan The Wanton Bishops’u da anlatmaya gerek yok. Sağlam Blues Beyrut’tan çıkıyor. 29 Haziran, KüçükÇiftlik ParkHariçten Gazelciler – Hariçten Gazelciler II – Kadıköy Müzik
İlk albümlerinden bu yana 5 yıldan fazla zaman geçtiğine inanmak zor. Ancak bir süredir yeni albüm, yeni kadro derken konser de vermediklerinden bir hayli özlemiştik Gazelciler’i. Nihayet Hariçten Gazelciler II çıktı geçtiğimiz günlerde. Beklediğimize değmiş, özlediğimizi bulduk diyelim önce. Üçlüden beşliye (hatta albüm kayıtlarında daha kalabalık) dönüşmek, grubu müzikal olarak da rahatlatmış gibi gözüküyor. Kendi icatları çağlama başta olmak üzere farklı sazların da (kaval, duduk, ney, saksafon, perküsyonlar) müziğe dâhil olmasıyla daha renkli ve daha Hariçten Gazelciler olmuş bu albüm.
 
Bu arada albümün kapak tasarımı da acayip rol çalıyor. Pizza kutusu formunda ama içine en çok bir fındık lahmacun sığacak bir kutunun içinde servis edilen albümdeki her şarkı için arkasında sözlerin yer aldığı ve illüstrasyonlu kartpostallar var. Bir hayli başarılı. Grubun esas adamı Ömür Kılıçarslan bile ilk gördüğünde küfür etmiş, çok iyi olduğu ve müzikten önce kapağın dikkat çekeceği için. Albümün içine girince de hemen Ömür’ün sesi, efkârıyla, eğlencesiyle sözler ve blues, reagge, gazel, folk rock harmanıyla özlediğimizi Hariçten Gazelciler formülü. Albümden daha önce Kompile Karga 3’te dinlediğimiz “Deli Gibi”nin yeni düzenlemesi, “Of Ulan Of”, “Bahardan Kalma”, “Yağma Yok” ve açılıştaki çağlamalı arabesk-reagge “Kendimden Geçtim Ama” bayağı iyi. Bakmayın isimlerindeki tevazuya, Gazelciler martaval okumaz.
Softa – Hunili Ayin – Peyote Müzik
Bu ay çok beklenen bir albüm daha nihayet çıktı. 4 yıl önce ilk kez İstanbul’da çaldıkları Roxy Müzik Günleri’nde birincilik ödülü aldıklarından beri bu albümü bekleyen hatırı sayılır bir dinleyici kitlesi var. 2010’da çıkarttıkları UFO adlı single ile yıllar geçirdik. Ama işte sonunda Hunili Ayin geldi. Memleketin tek saykodelik punk grubu Softa, tüm beklentilerimizi karşıladı. “Modernitenin küfür hali” olarak tanımladıkları müziklerinde sözlerde ve o sözleri Ece Özey’in söyleyişindeki tavır, bandrollü albümlerde göremediğimiz bir punk ruhu. Yine Ece’nin vokali ve teramin kullanımı devrede olunca ise Softa’nın müziğine bir sıfat daha eklememiz gerekiyor; orijinal. Dinlediğimiz hemen hemen her yerli grubu bir şeylere benzetebiliyorken Softa’nın yaptığı müzik ve bu albüm çok önemli. Daha önceden bildiğimiz “UFO”, “Azize”, “Oyun” gibi şarkılara bolca yeni hit ekleyeceğiz. Mesela “Bilerek Pislendim”, “Palyaço”, “Bedbaht Ucube”, “Sokak”… 12 banko var da diyebiliriz.
Emre Nalbantoğlu – Derdi Neydi?
Bu seneki Roxy Müzik Günleri’nin en güzel tarafı Emre Nalbantoğlu’yla tanışmak oldu. Sahnedeki muazzam enerjisi ve sürekli gülen yüzüyle onu seyretmek büyük keyifti. Zaten 1.’lik Ödülü’nü de hakkıyla kazandı. Nisan ayında Ankara Mirage Stüdyoları’nda kaydettiği şarkılarından oluşan kendi prodüksiyonu Derdi Neydi?, aslında müzikal olarak bize bir yenilik önermiyor. Blues, blues rock ve funky şarkılar var albümde. Lakin hem çok iyi çalınmışlar hem de içi dışı bir bir adamın, neyse hali öyle şarkılarında bütün güzelliğini alıyorsunuz. Küfürbaz, içkici, aşk arıyor, bazen acı çekiyor, genellikle lafı gediğine oturtuyor, hem muhalif hem zenci (gırtlağı da). Hadi ilk albüm diye eleştirmemezlik, pozitif ayrımcılık yapmayalım, söyleyişin Duman’ın arabeskine kaydığı birkaç an var albümde, bazı sözler de maço gelebilir hanımlara, beylere. Ama daha yolun başı. Zaten vokal ve sözler yeterince orijinal. Böyle de iyi çalan bir ekip varken, yolu açık, çok açık Emre Nalbantoğlu’nun.
 
Şarkı da önerelim, albümü İstanbul’da bulmak zor olabilir, internette falan denk gelirsiniz belki; albümün adını veren ve açılışını yapan “Derdi Neydi?”, uzundur dinlediğimiz en âşık şarkı “O”, üç gündür uyamadığı için rüyasında uçamayan adamın önüne gelene tekme salladığı “Her Gün Daha Deli Oluyorum”, çok iyi bir funk şarkısı olan “Konuşma”.