Neden Pazar Ekonomisi Köktencileri 2013’ün En İyi Yıl Olacağını Düşünüyor?


Çeviri: Gökhan Birdal

The Guardian’da 17 Şubat 2013 tarihinde yayımlanan “Why the free market fundamentalists think 2013 will be the best year ever.” Başlıklı Slavoj Žižek yazısının çevirisidir.

Spectator Christmas baskısında, “2012 neden en iyi yıl” başlıklı bir editör yazısı yayınlandı. Her şeyin genel olarak kötü olduğu ve daha da kötüye gittiği algısına dair argümanlar içeren makaledeki açılış paragrafı şuydu: “Öyle hissettirmeyebilir, ancak 2012 dünyanın gördüğü en iyi yıllardan biriydi. Bu abartılı bir iddia gibi görünse de, kanıtlara dayanıyor. Hiçbir zaman bundan daha az açlık, hastalık ve daha fazla zenginlik olmamıştı. Batı ekonomik darboğazlardan kurtulamazken, çoğu gelişmekte olan ülke ileriye fırlıyor, insanlar bugüne kadar kaydedilen en yüksek hızda fakirlikten kurtuluyor. Savaş ve doğal felaketlerden kaynaklanan ölüm oranları şükredilecek seviyelere düştü. Altın çağda yaşıyoruz.” 
 
Aynı fikir bazı çok satan kitaplarda da işlendi, mesela Matt Ridley’in Rasyonel İyimser’inden, Steven Pinker’in Doğamızdaki Daha İyicil Melekler’ine ladar. Ayrıca, özellikle Avrupalı olmayan medyada gözlemlenebilecek “Kriz mi, ne krizi? gibi alçakgönüllü yorumlar da mevcut. Bric ülkelerine bir bakın, Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin, ya da Polonya, Güney Kore, Singapur, Peru, hatta birçok Sahraaltı Afrika devletleri –hepsi ilerliyor. Kaybedenler Batı Avrupa, ABD, velhasıl küresel bir krizle başetmiyoruz, ancak ilerlemenin Batı’dan kayışına tanıklık ediyoruz. Kaymanın güçlü sembollerinden biri olarak, Angola ve Mozambik gibi eski sömürgelerine ekonomik göçmen olarak dönen Portekizliler gösterilebilir.
 
Hatta insan haklarıyla ilgili olarak, Rusya ve Çin’de durum 50 yıl öncesinden daha iyi değil mi? Süregiden krizi küresel bir fenomen olarak adlandırmak, özellikle kendilerini karşıt bir konuma yerleştirmeye dikkat eden solcuların tipik Avrupa-merkezli bakış açısına işaret ediyor. “Küresel krizimiz” topyekün ilerlemenin içinde yerel bir safhadan ibaret.           
 
Fakat coşkumuzu frenlemeliyiz. Sorulacak soru şu olmalı “Eğer Avrupa, kademeli bir düşüşteyse, onun hegemonyasıyla yer değiştiren ne olmakta?” Yanıt ise şu: “Asyalı değerlerle donanmış kapitalizm.” –tabii ki Asyalı halklarla alakasız, çağdaş kapitalizmin demokrasiyi kısıtlayan hatta askıya alan açık eğilimlerine sahip bir kapitalizm.
 
Bu eğilim insanlığın coşkuyla kutlanan ilerlemesiyle kesinlikle çatışma halinde, ona içkin bir özellik. Tüm radikal düşünürler, Marx’tan zeki muhafazakârlara kadar, şu soruya kafayi takmışlardı: İlermenin bedeli nedir? Marx, ortaya çıkardığı görülmemiş üretkenlik yüzünden kapitalizmden çok etkilenmişti, ancak bu başarının zıtlıklar içerdiğinde ısrarcıydı. Aynısını şimdi de yapmalıyız: Küresel kapitalizmin karanlık yüzünde mayalanan isyanları gözden kaçırmamalıyız.  
 
İnsanlar şeyler gerçekten kötü olduğu zaman değil, ancak beklentileri karşılanmadığı zaman isyan ederler. Fransız devrimi Kral ve asiller iktidardan düşerken gerçekleşti, Macaristan’daki 1956 anti-komünist ayaklanma Imre Nagy zaten iki yıldır iktidardayken ve serbest tartışma entelektüeller arasında yayılırken gerçekleşti. 2011’de halk Mısır’da ayaklandı, çünkü, evrensel dijital kültüre erişen ve eğitimli genç nüfusun yükselişine imkân sağlayan bir ekonomik ilerleme, Mübarek rejiminde zaten mevcuttu. Ve Çinli komunistler paniğe kapılmakta haklıydı; çünkü, Çin’de insanlar, ortalama olarak, 40 yıl öncesinden daha iyi şartlarda yaşamaktalar ve hem yeni zenginler ve diğerleri arasındaki sosyal karşıtlıklar büyümekte hem de beklentiler yükselmiş durumda.
 
İlerleme ve gelişme ile ilgili genel problem budur. Her zaman tam olarak düzgün değillerdir, yeni dengesiz durumları ve karşıtlıkları ya da karşılanamayacak yeni beklentileri doğururlar. Arap Baharı’ndan önce Mısır’da, çoğunluk daha öncesinden daha iyi yaşıyordu, ancak tatminsizliklerini ölçtükleri standartlar da yükselmişti.
İlerleme ve dengesizlik arasındaki bağlantıyı kaçırmamak için, öncelikle, tamamlanması henüz gerçekleşmemiş bir sosyal proje olarak beliren olgunun, kendi içkin sınırlanımını nasıl işaretlediğine bakmalı. Sol-Keynesyan ekonomist John Galbraith ile ilgili (belki de doğruluğu su götüren) bir hikâye vardır. USSR’ye geç ‘50’lerde bir yolculuktan önce anti-komünist arkadaşı Sydney Hook’a yazar. “Merak etme, Sovyetler tarafından baştan çıkarılacak ve döndüğümde sosyalizme sahip olduklarını iddia edecek değilim.” Hook hemen yanıtlar: “Beni endişelendiren döndüğünde SSCB’nin sosyalist olmadığını iddia edebilecek olman!” Hook’un korktuğu, kavramın saflığının naifçe savunusudur. Sosyalist bir toplum yaratmaya dair şeyler kötüye giderse, bu fikrin kendisini yanlışlamaz, sadece onun doğruca hayata geçirilemediği anlamına gelir. Bugün aynısını pazar ekonomisi köktencilerinde de görmüyor muyuz?   
 
Geçenlerde Fransa’daki bir TV tartışmasında, Fransız felsefeci ve ekonomist Guy Sorman, kapitalizm ve demokrasinin yanyana olabileceğini öne sürdü, ona şu soruyu sormadan edemedim. “Çin’den ne haber o zaman?” hemen geri döndü; “Çin’de kapitalizm yok!” Fanatik kapitalizm savunucusu Sorman’a göre, bir ülke demokratik değilse, gerçekten kapitalist değildir -demokratik bir komünistin savunusunda görülebileceği gibi, Stalinizm komünizmin otantik bir biçimi değildir.
 
Günümüzün pazar ekonomisi savunucuları, görülmemiş bir ideolojik yüzsüzlükle, 2008 krizini de böyle açıklıyor. Krizin sebebi serbest piyasa değildir, aşırı devlet düzenlemesidir; günümüzün piyasa ekonomisi hakiki değildir; aksine, refah devletinin pençeleri arasındadır. Piyasa kapitalizminin hatalarını istenmeyen kazalar olarak dışladığımızda, çözümü bir fikrin otantik ve saf uygulanmasında bulan ve böylece ateşi söndürmek için ona daha fazla benzin dökmeyi hedefleyen naif bir ilerlemeciliğe, progresivizme varırız.
   
Slavoj Žižek gokhanbirdal@gmail.com