Türkiyeli şarkı yazarları İngilizce rüya görür mü? (Gelecek, diyalektik ve umut üzerine)

Viktor Pilatan

Evde yalnızdım. Radyo dinliyordum. ‘90’ların en iyi şarkıları konulu bir program vardı. Beni büyüten yıllar olduğu için de keyifle takip ediyordum. İçki vardı. Bir planım yoktu. Biraz yerellik ve evrensellik üzerine düşündüm. “Türkçe olmuyor abi” ve “İngilizce mi rüya görüyorsun?” sorularının ne kadar mahalle kavgası düzeyinde olduklarını düşündüm. Daha açık kafalı bilim insanlarının bunun üzerine kafa yormadığına hayıf hayıf hayıflandım. Sonra ev telefonum çaldı. Gene plansız bir arkadaşım sosyal bir ortamda olmazsak delireceğini ve benim de ona eşlik etmem gerektiğini söyledi. “İyi dedim,” tamam. OK Computer’dan da bir şeyler çalınca radyo, iyice gevredim. Bir numara nasılsa “Smells Like Teen Spirit”tir diyerek radyoyu kapadım, fazla özenmeden giyindim. Yazdığım şeylere bir daha bakıp heyecanlandım ve bir tekelin yolunu tuttum. En ucuz viski olan Vat69 iş görürdü. Bir torbaya sarıp, arkadaşımın evinin yakında onu beklemeye başladım. Kafam zaten iyiydi ama daha iyi olmalı. Bugüne, 31 Aralık 1999’a fazla anlam yüklememek için.
 
Arkadaşım geldi ve bizi kentin öte yanına götürecek bir araç aramaya koyulduk. Trafik kilitti haliyle. Neyseki Vat69 işe yaramaya başlamıştı. Sonra bilindik olaylar. Bir kaç kadın vardı (hatta bunlardan biri beraber gittiğimiz bir film sırasında elimi tutmaya çalışmış, “Bi dur lan konuyu takip edemiyorum,” tarzındaki tepkimle karşılaşmıştı), birkaç adam vardı. Rakı içen yaşlı abilerle sonra hatırlamayacağım muhabbetler. Sonra bir süre siyah. Lüks bir otelin kadife kaplı merdivenlerinde yatarken, birileri beni kaldırdı. Artık yeni bir yüzyıldadık. Normalde sigara içilmeyen bir araca bindirildim. Yaşı geçkin bir provokatör gibi söylev çektim arabada. En son hatırladığım ise bir basamaktan inmeye çalışmamdı. Yeniden uyanmam bu kez uzun sürmüş. Söylediklerine göre bu 10 yıl içinde ara sıra uyanmışım; pek hatırlamıyorum. Kıyafetlerimi giyiyor bavulumu topluyormuşum. Sonra çıkış kapısının önünde tekrar kararma. En son uyanışım işte 2 saat kadar oldu. Mantığım yerimde gibiydi. Hemen Utkan’ı aradım. Gelirken McDonalds’tan ne bulursa almasını söyledim. Sonra da affedersiniz bir su dökmeye yollandım. Arkasından 30 litreye yakın su içtim. Tekrar tuvalet. Şimdi çok açtım artık (Valla Allah kimseyi böyle akşamdan bırakmasın).
 
Yaklaşık bir saattir anlatıyordu. Anlattıkları güzel şeyler değildi. Ancak büyük bir heyecanla dinliyordum. Bu sürede iki kere cep telefonu çalmış, kısa konuşmalar yapmıştı.”Vay anasını,” diye düşündüm. En fazla karşı çıkan adam cebini elinden düşürmüyor. “Köprülerden gişeleri kaldırdılar. Şimdi elinde para sağa sola seyirten adamlar var.” Ne dediğini anlamadım ama böyle bir sahneyi kafamda canlandırmak beni güldürdü. “Metroda mesela jeton sadece bozuk para ile bir makineden alınabiliyor. Ayrıca kağıt para bozma makinesi koydular,” diye anlattı. “Teknolojiyle imtihanımız hep zaten böyle keyifli geçer,” dedim. Galatasaray’ın UEFA kupasını almasına sevinmiştim. Dünya Kupası’nda 3. olmamıza ise inanamıştım. “İlhan Mansız,” dedi; öyle bi gol atmış ki. Aslında futbolla ilgilenmiyordu ama ilgimi çekebileceğini düşünmüştü. Bu kadar düşünceli bir arkadaşım mı var diye duygulandım. 10 yıllar geçse de sıkılmazdım top muhabbetinden. Ne çok maç kaçırmışım. Tanıdıklarımız içinde evlenen olup olmadığını sordum. Bir iki isim saydı. Bir tanesi de boşanmıştı. Şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Açıkçası herkes evlenir bir ben kalırım diye düşünüyordum. Uyuduğum için.
 
Her şey çok değişmiş de sanki küçük dilimi yutmuşum gibi heyecanlı sorular sormaya çalışıyordum ama dengeyi pek sağlayamıyordum. Anlatımı özlem kokuyordu hep. O kadar çok şey,o kadar hızlı olup bitiyordu ki, durup dinlenme, sindirme süreleri çok azalmıştı. Sanki zaman geçtikçe bu özlem artacak gibi duruyordu. Hep başka bir yerde ve zamanda olmak özlemi. Geçmişte olmak bir anda. Gelecekten korkardık diye hatırlıyorum eskiden ama bu artık öyle bir durum değildi. Korktuğumuz geleceğe ulaşmış şimdi de hiçbir umudumuzun kalmadığı bir geleceğin gelişini yavaşlatmaya çalışıyorduk. “Hunter Thompson ve Kurt Vonnegut vefat ettiler,” dedi. Şaşırmadım. Toprakları bol olsun. Fazla iç karartıcı konulara girdiğini düşünerek: “Robert Downey Jr. bir filmde zenciyi oynadı,” dedi. Meraklandım. Sonra “Facebook, YouTube felan gibi şeyler var,” dedi. “Facebook’u sen sevmezsin ama YouTube güzel, televizyona ihtiyacın kalmıyor. Televizyon, diziler ve şarkıcı yarışmalarıyla dolu. İnsanlar beraber değil yalnızken televizyon seyrediyorlar.” Eh, gayet adil, zaten eskiden de bir farkı yoktu. Küresel ısınmadan bahsetti. Sonra “Bush seçildi,” dedi. “Eee,” dedim? İşte sizin de bildiğiniz 11 Eylül’ü anlattı. Irak işgalini. Çin’den, Yeni Dünya Düzeni diye bir boktan sözetti. “Şimdi Obama geldi,” dedi. “Bir şeyler değişecek dediler ama bakalım.” dedi. “Politikaya girme,” dedim. “Şimdilik. Başım ağrıyor çok uyumuşum.” Sevdiğimi hatırlamıyorum ama bir Türk kahvesi yaptırdım.
 
Aşk,” dedim “aşk var mı hâlâ?” diye sordum. Geyiğine. “Deli olma,” dedi. “N’oldu lan cinsel devrim mi oldu yoksa biz uyurken?” diye heyecanladım. “Yok nerdeee? Bilim adamları çözdüler; hormonal felan bir şeylermiş. Şimdi biraz daha farklı. Artık herkes teraziyle geziyor. Ölçüyor, tartıyor. Sanattaki gibi; cesaret kalmadı artık. Hayattaki gibi, korkuyor insanlar. İçki içmeye gittiklerinde hep bir ağızdan daha sonra hatırlamayacakları konuşmalar yapıyorlar, sarhoş olup eve gelip, bir DVD eşliğinde uykuya dalıyorlar. Çok yorgunlar çok.”
 
Sonra kızdım “Ulan her şey değişmiş gibi anlatıyorsun. Hiçbir bok değişmemiş. İyi bir şeyler oldu mu diyorum? Tahmin edilebilir teknolojik gelişmelerden bahsediyorsun. Hiçbir şey farketmemiş ki 10 yıl sızmışım. Hiç birşey değişmemiş ki. Girmeseydik 2000’lere. Milenyumunuskim.” Zamanda atlama yapmak pek sinir yapıyormuş, ama elimde değildi. Tadımın kaçtığını sezdi. Beck’in 2002 tarihli Sea Change albümünü koydu. “Bak,” dedi; “Dinlememişsindir bunu. Çok güzel.” Güzeldi. Çok daraldım deyip bi iki damla gözyaşı döktüm. Sonra utanıp özür diledim.
 
Olsun,” dedi “Sen ayıldın ya.” “Çok da emin olma,” dedim. “Bir çilingir kurarız kuru sulu?” diye heyecanlandı. Yelkenleri suya indirdim. “Ziya n’apıyor?” dedim “Eğlenceli adamdı Ziya. O da gelsin.”
 
...Oralarda bir yerde sayımızın az olmamasını umuyorum. 10 yıl kadar uykuya dalmışsınız. Birbirimizi tanımıyoruz. Sadece keyifli vakit geçirelim. Bön bön bakmayalım. Kendimizi 2 dakka unutalım. Sonrasını, yarını iki dakka unutalım. Niye fütürsuzlaşmayalım?...
 
Fütursuzluk özlemi kadercilik ve keder; fütursuzluk isyandır, mücadeledir, sevinçtir.
 
Kendi hayatımdaki Bukowski’ye…

kendihayat@gmail.com