2000'ler plastik sanatlar
Ezgi Bakçay
Sanatın Hâlâ Bir Anlamı Var mı?
Geçtiğimiz on yıl içerisinde sanat eserinin kültür endüstrisinin en değerli ürünü olarak piyasaya sürüldüğünü, özellikle çağdaş sanatın dev bir pazar oluşturduğunu ve en sert, en muhalif işlerin sistem tarafından nasıl kolayca hazmedildiğini açıkça gördük. Üstelik paketlenip pazarlanan sadece yapıtlar değil sanatçılardı artık. Sanat hamisi sermaye, kendisine küfür edeni bağrına basıyor, ürettiği kaosun ve sefaletin sanattaki yansımalarını en şık salonlarında sergiliyordu.
Bu durum sanatın büyük krizi olarak karşımıza çıktı. Müzeler, galeriler, bienaller, fuarlar içinde tüm yapıtlar birbirinin aynı, tüm çığlıklar sessiz, tüm bakışlar bulanıkken, dünyayı yorumlama, alternatif bir söylem oluşturma imkânı olmayan, dönüştürücü güç taşımayan bir sanatın hâlâ bir anlamı var mıydı?
Toplumsal hayattaki etkisizliklerinden giderek daha çok rahatsızlık duyan sanatçılar ilişkisellik, kolektif duyarlılık, katılım, etkileşim, diyalog gibi kavramlar üzerinde düşündüler. Sanat daha önce hiç olmadığı kadar küreselleşme ve kapitalizm eleştirisi, kent ve kamusal alan kavramlarıyla uğraştı. Sanatçılar sanat kurumları üzerine düşündüler. Özel alan ve kamusal alanı ayıran sınır tartışıldı. Elbette bu kavramlar üzerinde durmak sanata yeni stratejiler kazandırdı. Sürece ve işbirliğine dayalı, mekâna, bağlama göre şekillenen, deneyimler örgütleyen, kolektif olarak üretilen, karşılaşma mekânları yaratan bir sanatın olanakları araştırıldı.
2010 yılına girerken karşımızda cevap bekleyen bir soru var: Bu tartışmalar sanata kaybetmiş oluğu toplumsal işlevini geri kazandırabilir mi? Claire Bishop’un dediği gibi “ilişkisel” pratiklerle yakınlığı bir sanat yapıtının kamuyu etkin bir araca dönüştürdüğü anlamına gelmiyor. Kamusal alanda yer almak, işbirliği yapmak, katılımcı, interaktif olmak sanatı kamusal ve meşru kılmıyor. Çünkü bugün katılım kitle iletişimi, kültür turizmi ve siyaset tarafından halkın denetim altına alınması için kullanılıyor. Belki de sormamız gereken ne tür ilişkilerin, kimin için, nasıl ve elbette neden üretildiğidir. İktidar tarafından dayatılan söyleme karşı bir ses çıkarmak ancak bu soruları üretim sürecine dahil ederek mümkün. Ve her şeyden önemlisi sanatçılar tüm bu sorunlarla tek başlarına mücadele edemeyeceklerinin farkına varmalı. Tam da bu yüzden sanatçı örgütlenmeleri, inisiyatifler giderek daha önemli haline geliyor.
Yaratıcı eylemin toplumsal hayattaki etkisizliği, aktörlerin her zaman sanatçılar ve sahnenin her zaman sanat kurumu olduğu bildik senaryodan kaynaklanıyor. Çatışmalardan arınmış bir “microtopya” olarak sanatın kabuğunu kırılmazsa sanatçılar toplumsal hayatta etkisiz kalmaya mahkum. Belki de sanatın içinde bulunduğu toplumsallık krizi en son noktada sanat ve sanatçı kategorilerinin sarsılmasını gerektirecektir. Çünkü bu kategoriler yaratıcı güçleri emeğini satmak zorunda bırakmaktadır. Bu durum sanatçıları toplumsal hayatın sömürü kıskacında tuttuğu diğer aktörleriyle aynı düzlemde birleştirir. Sanatçıların kendi sorunlarını toplumsal ve ekonomik koşullar içinde, üst ölçekten değerlendirmeleri ile önümüzdeki önem bir dönüşüme gebe olabilir. Zaten artık sanatçıların yalnızlıklarından başka kaybedecek bir şeyleri yok.
İnsel İnal
YAŞAM - SANAT - İKTİDAR
“Ben mi yarattım ben mi yarattım,
Derdi ıstırabı ben mi yarattım,
Günah zevk olmuşsa ben mi yarattım,
Düzen bozulmuşsa ben mi yarattım.”
Derdi ıstırabı ben mi yarattım,
Günah zevk olmuşsa ben mi yarattım,
Düzen bozulmuşsa ben mi yarattım.”
Orhan Gencebay
Günümüz sanatını anlamak aslında çok da zor değil. Evet ilk etapta bakınca görünenler biraz bulanık ama aslında bu bulanıklık sanat ve yaşam arasındaki bulanıklığın ta kendisi. Sanatı tüketmek için en başta birçok kodlamalardan arınmak gerekiyor. Her dönemde sanatın bir öncekinin kodlarıyla, algısı ve bilgisi ile şekillenen seyircisiyle sorunu olduğunu biliyoruz. Marcel Duchamp kendinden öncekilerle arasına sınır koyarak yeni bir başlangıç yapıp, algıda farklı bir yapılanmayı oluşturarak, retinal sanatın bittiğini belirtmişti. Artık göze estetik gelenlerin devri mi kapanıyordu? 1910’larda hem de…
Sanat tarihinde hep böyle oldu. 100 yıl sonra bugün bile Marcel Duchamp’la arasına, “play station”lar ve “youtube”lar dünyasından gelen 90 doğumlu öğrencilerim mesafe koyuyorlar. Tam 100 yıl öncesinin sanatçısını ilk karşılaşmada anlamakta güçlük çekiyorlar. Ne garip değil mi? Acaba Duchamp bir çiçeğin resmini tuale fırça ve boyasıyla aktarsaydı ortada sorun olmayacak mıydı? Belki de böyle resimler yaptığı için tarihe bile giremediğinden tanınmayarak yok olup gidecekti. Kim bilir?
Duchamp sanatının tek farkı, yaptığının bir şeye benzeme derdi olmamasıydı. Bir şeyin taklidi veya illüzyonu değil, kendi başına bir şeydi. Gerçekti. Gerçeğin yansıması değil.
Sanat hâlâ gerçeği taklit eden bir şey midir? Yoksa bambaşka bir gerçeklik midir? Tek başına araştırılması gereken, herhangi bir şeyi refere etmeden kendini var eden, bağımsız bir şey mi? Yoksa bir çiçeğin veya bir insanın temsili mi? Sanatı anlamak için önce doğayı ve insanı tanımak ve etüt etmek mi gerekir, yoksa başlı başına sanatı bağlamları üzerinden ilişkileriyle birlikte mi öğrenmek gerekir?
Sanatçı artık başkasını değil kendisini ifade etmek için sanat üretiyor. Başkasına değil kendisine servis veriyor. Tıpkı çağdaş filozoflar gibi ama sadece kelimeleri değil göstergeleri, boyayı, tuali, objeleri, bedeni, mekânı kullanarak. Aslında bunun üzerinde durmak gerekiyor. Çünkü 2000’lerin sanatını ve işlevlerini anlamak için tanımlarken biçimsel farklılıklar ile ilişkili bilgi sahibi olmak ve düşünmek daha doğru. Bu düşünme süreci eğitimcileri de tetikleyerek, yaratıcı eğitim metotlarının ortaya konulmasını sağlamalı tabii ki. Ayrıca bunun tüketim metotları da var. Müzeler ve sergileme süreçleri, koleksiyonerler, kamusal alanlardaki sunumsal metot ve sorunsallar gibi konular sanatı tanımlayan diğer bir ayak.
Toparlarsam sanatın her dönemdeki durumunu incelerken bakılması gereken en az beş konu olduğunu söyleyebilirim. Sanatın ifade ettikleri, biçimsel farklılıkları, diyalog kurma yöntemleri, tüketim süreçleri ve eğitimi.
Fluxus hareketinin en önemli özelliği yaşam ve sanat arasındaki çizgiyi bulanıklaştırmasıdır. Bu bulanıklaştırma performans sanatında da çok fazla gündeme geldi. “Bulanıklaştırmak” terimi bize çok şey ifade ediyor. Sanatın yaşamdaki belirlenenleri göstermesi, işaret etmesi, taklit etmesi, meşru kılmasına inat, özellikle fluxus ve performans sanatında sanat ve yaşam birbirine karıştırılıyor. Nerede sanat biter yaşam başlar? Veya nerede yaşam biter sanat başlar?
Aslında hiçbirinin bittiği yerde diğeri başlamıyor. Karışıyor birbiriyle. “Düşünce plastiktir,” derken Beuys, her düşüncenin sanat olabileceğini belirtmişti. Tıpkı “Herkes sanatçıdır,” derken herkesin sanatçı olabileceğini işaretlemesi gibi. ‘70 ve sonrasını en çok etkileyen yaklaşımlardan biridir bu. Seyirci-sanatçı, anlam ve bağlamlarının tekrar sorgulanması, gösterenin gösterilen, seyircinin göstericiye dönüştüğü sanat ortamları, sanatçı ve eylemci-aktivist arasındaki ayrımların yeniden tanımlanması, sanatın sadece kendi iç disiplinleriyle değil ayrıca tüm diğer alanlarla işbirliği, günümüz sanatına kadar etkisini sürdürüyor. Bugüne baktığımızda sanat artık yaşamı tam merkezine oturtuyor. Eser üzerinden bir bilgi aktarıyor. Bu bilgi bilinmeyen bir bilgi değil aslında. Tam tersi çok bilindiği için hep es geçilen ve artık görülmeyenlerin bilgisi belki de.
İçerik ve seyirci arasında bir farkındalık durumuyla sonuçlanan bu ilişki sanatın daha sonra haz vererek değil de kişisel belleklere kazınarak yaşamasına neden oluyor. Seyirci sanat eseri ile kendi farkındalığını arttırmayı deniyor. Sanatçı da seyirci ile yeni ve başka bir projenin alt yapısını oluşturacak deneysel bir dialog kuruyor.
Her sanatçı düşüncesini bu amaçla mı üretiyor bilemem ama sanat eserinin belleklerde takılı kalması eserin kalıcılığı için önemli bir kriter. Bu kalıcılık bilgiyi aktaran içeriğin biçimiyle çok ilişkili. Biçimin malzeme ile değişen çok farklı etkileri var. Tual, boya, çamur, video, ışık, ses gibi farklı bir çok malzemelerle, beden ve hazır nesnelerin şekillendirdiği projeler sanatçı ifadelerinin değişik sunumlarını ortaya koymakta.
Özellikle Arte Povera Grubu, elit ve hijyenik galeri ortamlarında sergilenen pırıl pırıl ve kabul görmüş malzemelerle şekillenmiş sanat eserlerine nazire yaparcasına dönüştürülebilir, değersiz malzemelerle, ifadelerini daha güçlendirecek yeni bir dil arayışına girmiştir. Ayrıca malzemenin bu göstergesel alt ifadeleriyle sanatçılar eserlerini müzelere karşı bir duruş olarak algılanmasını istemişlerdir. Sanat meta olamaz ve maddesinden çok, içerikleri ile önemlidir. O halde değerli bir malzemeyle yapılması gereken sanat eseri sonrasında yok olacaklarla üretilebiliyorsa, farklı malzemelerle kurulan bağlamlar yeni bir dil oluşturacaktır.
Post Object Art (nesne sonrası sanat) akımı bu görüşlerle baktığımızda daha anlaşılabilir ve hazmedilebilir bir hal almakta. Nesnesiz sanat, ifade etme esasına dayanırken dilbilim ve göstergebilim teorileri üzerinde durularak metinsel bazda projeler geliştirilmiştir. En temel amaç bence sanatı tekrar kurgulamak ve işlevlerini gözden geçirmektir. Kavramsal sanatın çatısı altında toplanan tüm akımlar da yeniden sanatı kurgulayarak düşüncenin ön planda olduğu projeler üretmişlerdir. Video, happening ve performans, beden, toprak, yoksul, minimal sanat bu çatının altında kavramsal sanatın kriterlerine uymuşlar ve kendilerini var etmişlerdir.
Projelerin sunulması bilgi aktaran bu nesnelerin ayrıca kendisinin de bir bilgi nesnesi haline gelmesi, bu nesnelerin veya dokümantasyonlarının da saklanmasını elbette gerekli kıldı. Bu bağlamda bugüne kadarki süreçte müzeler kurgusal yapılarını sanatçılar (Andy Warhol, Daniel Buren, Daniel Spoerri, Robert Filliou, Bertrand Lavier, Hans Haacke, Joseph Kosuth) ile yazar düşünürlerin (Bruce Ferguson, Adorno, Marcel Proust, Hal Foster) çoğu zaman projelerine dahil ettikleri ideoloji ve duyarlılıklarına göre şekillendirmişlerdir. Çünkü artık sanatçı eserinin içeriği üzerinden seyircisiyle ilişki kurmayı arzulamaktadır. Hatta artık çoğu sanatçı da kurduğu diyaloglarla eserini oluşturmaktadır.
Sanat projesi üzerinden ilişki kurma, günümüz sanatı için çok önemli bir unsur olarak görülmelidir. Sanat üzerinden kurulan diyalogun çoğu sanat eserinin merkezine oturduğunu ayrıca görüyoruz. Hatta artık sanat eseri üzerinden diyalogun (bir araç olarak değil) amaçlandığını bile söyleyebiliriz. Sadece farkındalık yaratmanın en önemli yöntemlerinden birisi gibi gözükse de diyalog kurmanın bir başka sebebi daha var. Sanatçı ve seyirci arasındaki farkın kalmamasını sağlayarak daha demokratik bir ortamın oluşmasını sağlıyor. Yani herkes eşit. Fark yok. Tıpkı sanatın herkes için olduğu gibi.
Bu anlatılanlar bir çok kişiye hâlâ daha anlaşılmaz gelmektedir. Bir çok kişi sanatın hâlâ malzeme odaklı olması gerekliliğini savunuyor. Ama kişisel görüşüm sanattaki eğitim sürecini zanaat merkezli olmaktan çıkartmak gerekliliğidir. Sanat eğitimi sanatçı adayına söz sahibi olmasını öğretmeli ve yaşamdaki duruşunu, oluşturma ve sağlamlaştırma üzerine kurmalıdır. Eğitim sanatçı adayının çevresini fark etmesiyle ve olayları içselleştirmesi ile başlatılmalıdır. Sanatın, sorunlar üzerinden kurgulanacağını ve sorunsallar hakkındaki düşünme teorilerinden besleneceğini kabul edersek, adayın çeşitliliğini ancak çevre ile ilişkisini kurdurarak sağlayabiliriz. Günlük gazete ile başlayan kendi etrafındakileri tanıma süreci, etrafındaki olayları tanıma ve yorumlama ile gelişmelidir. Bu süreç daha sonra sorunların içselleştirilmesi ile başlayan “ben ne yapabilirim?” sorusunu sordurtmalıdır. Bu soru sanat öğrencisine bir şeylere müdahale etme isteğini verecektir şüphesiz. Müdahale sonrasında veya esnasında eğitimci gözetiminde geliştirilen mücadele-proje öğrencinin sözünü oluşturacaktır. Zira duruş ve yaşananları içselleştirme sözün oluşmasını zaten sağlayacaktır. Söz diyalogları tetikleyecektir. Toplumsal bir farkındalığı da arttıracak bu mücadele-projeler, sanatın nasıl bir gücü olduğunu da öğrenciye aktaracaktır.
Özetle, bugünün sanatını üretmek de (anlamak kadar) artık bir hayli çetrefilli bir yol. Bugün “Atelyemde, evimde oturayım resim yapayım, etrafımdakiler beni ressam bilsin, kendimi bu yola adayayım, malzemesine en hakim sanatçı ben olayım, bakalım bugün neler üreteceğim acaba?” diyerek kalıcı olunamıyor artık. Rahatsızlığı olan, dertli, farklılığını bilen, saklamayan ve farklı olmayı seven, kendisini ve etrafını tanıyan, es geçmeyerek algılayan, bağlamları yeniden kurgulayan, disiplinler ve malzemeler arasında hiyerarşik bir ilişki aramayan, tüm hiyerarşik yapıları bozmayı arzulayan kişilerin eserleri 2000’lerin sanat kriterlerini oluşturuyor.
Kaçışların iktidarlarla kısıtlandığı an ve alanda, projesiyle diyalog kurmayı hedefleyen bir kişi ve/veya gruba “Bu sanat mıdır, deney midir, araştırma mıdır, nedir?” sorusunu sorma eğilimi, dolaylı yoldan sanatta tüketim ve dönüşümü kolaylaştıracaktır. Bu, sanatın açılım, tüketim ve dönüşümü için çok önemlidir. Demokratik bir eşitliği arzulayan, açılımlarla daha iyi ve kaliteli bir toplum resmi çizmek isteyen iktidarların bile başaramayacağı bu ayrıcalık sadece sanatta var. Bu anlamda 2000’lerin sanatının, iktidarlardan bile daha güçlü olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.
Marcus Graf
Sınır ve Sinir1
2000 yılından sonraki sanat ortamını tartışırken ilk olaral görsel kültürü icelemek istiyorum, çünkü 1990’daki enformasyon çağının başından beri büyük bir değişiklik yaşamaktayız. Artık yazılı, sözlü kültürden ziyade daha çok görsel bir kültürümüz var. Bu görsel kültür içinde biz hepimiz sayısız imajlarla yaşıyoruz. Sanatçılar da imajlar üretiyor ve dolayısıyla bugün onların çok farklı bir sorumluluğu var. Sonuçta o kadar fazla imaj varken sanatçı neden daha fazla üretsin ki? Seyirci yozlaşmış imajlarla o kadar doluyken, sanatcılar bu görsel algı filtresinden nasıl geçebilir? Bunun gibi konular gittikçe önem kazanacak diye düşünüyorum. Bunlar tabii ki sanatın fonksiyonunu sorgulayan konular. Sanat ölmedi! Resim ölmedi. Fakat sanat değişti, kültür değişti ve durmadan değişiyor. Aynı zamanda sanatın stratejilerinin, kavramlarının, konseptlerinin, yaklaşımlarının tamamen değiştiğine inanıyorum ve klasik bir sanat tarihçisi, klasik bir sanat hocası olarak günümüz sanatını çözmek, aktarmak hatta analiz edebilmek belki imkânsız olur.
İstanbul’u sanatın durumunu anlatabilmek için bir metafor olarak kullanabiliriz. Zaten son yıllarda kente-göç-olayının hâlâ arttığı belli ve bu yüzden “kent” güncel sanatta önemli ve çok yaygın bir konu. Bir metropolü her zaman bir ülkenin ekonomik, sanat ve kültür merkezi olarak görüyoruz. Metropollerde sanat ve kültür her zaman medeniyetin ya da modernleşme seviyesinin bir şeklini gösteriyor ve temsil ediyor. Genel olarak metropolün yapısına baktığımızda parçalanmış bir ortamdan, toplumsal bir sistemden bahsedebiliriz. Bir bütün olarak İstanbul’u asla göremeyiz. Dolayısıyla orada heterojen ve çok kültürlü, çok sesli olan sistemleri görebileceksiniz. Burada sayısız resmi ve resmi olmayan toplumsal, kültürel sistemlerden bahsediyoruz. Metropollerin sanatın yapısını çok etkilediğine inanıyorum. Sanatın ve sanatçının bulunduğu ortam her zaman birebir sanat eserlerine yansıtılıyor. Paris ekolüne ya da New York ekolüne baktığımızda bunu çok net görüyoruz.
Sanatçının günümüzdeki rolüne baktığımızda ise sanatçıyı özellikle bizim son 10 senede yaşadığımız kriz döneminde bir rol model olarak algılamalıyız. Sanatçıyı bir aktivist olarak değerlendirmemiz gerekiyor. Nasıl bir aktivist? Hoca olarak, sanatçı olarak, sanat takipçisi olarak, uzman olarak bir şekilde toplumu değiştirmeyi, iyileştirmeyi, birleştirmeyi vs. çalışıyor. 1990’lardan itibaren yeniden sanatçılar toplumsal ve politik konularla ilgileniyorlar. Hâlâ bu süreç devam ediyor. Metropolün kültürü ve metropolün sanatı disiplinler arası, medyumlar arası, interaktif, süreç dayanaklı (process orientated), kültürler arası, estetikler arası, yüksek ve alçak kültür bileşen yeni bir kültürdür. Orada sürekli ve hızlı bir teknik ve fikri gelişimini farkediyoruz. Bu gelişimde, metropolün estetiğinde, farklı ve birbirlerine ait ve uygun olmayan elementler çarpışıyor. Farklı mimari diller çarpışıyor. Toplumsal tarih, gelenekler çarpışıyor. Kültür ifadeleri çarpışıyor ve bu çarpışan ortamdan ancak parçalanmış bir gerçeklik ortaya çıkıyor. Bu yüzden İstanbul’da çok görkemli, fakat aynı zaman oldukça vahşi bir görsel-kültür oluşuyor. Burada mutlak gerçeklik ya da mutlak doğru olan artık yok oldu. Bilim, din, siyaset dahil hiç kimse size artık gerçekliğin ne olduğunu vaad edemez. Siyasetçiler hâlâ bunu deniyor fakat edemezler. Makro bir açıdan İstanbul’a baktığımızda sadece genel ve sığ bir resim görebiliriz. Mikroya indiğimizde, semtlerine, insanlarına, özel hikâyeler görüyoruz ve anarşik bir yapı farkediyoruz. Gecekondular, kamusal alanda çalışan sanatçı ve sanat insiyatifleri gibi küçük ama etkin gruplar keşfedebiliriz. Bunlar çoğu zaman mualif olarak ekonomik, politik ve görsel hegemonilere alternatifler sunuyor. Son altı senedir inisiyatif alanımızda çok büyük bir canlılık görüyoruz ve bunlar özellikle bir sivil toplum yaratabilmek için önemli bir rol oynuyor. Metropolün kültüründe sanat, toplumsal konularla ilgili olmalı ve günümüzün statüsü incemeli, yaratıcı bir eylem olmalı ve cevaplar yerine sorular yaratmalı. İstanbul gibi gelişen şehirlerde bitmemiş bir şehir yapısını buluyoruz. Bugün var olan sanat ve kültür kurumların yüzde 90’ı 2001’den sonra kurulmuş. Avrupa’daki şehirler daha sabit ve bitmiş.
Eskiden sanat, heykel, baskı, çizim ve heykelden oluşurdu. Günümüzde ise bunların yanında ready made, performans, fotoğraf, video, enstelasyon ve dijital sanatı yeni metod ve alanlar olarak görüyoruz. Klasik bir alan olarak resime baktığımızda bile artık ne kadar farklı diller olduğunu görüyoruz. Soyut, soyut expressive, geometrik, neo geometrik, neo minimal. Resim artık duvardan kaçıp mekânın içine girip, bu şekli farklı farklı alanlarla birleşiyor. Sanat öğrenecileri performans yapmak, video sanatı ile ilgilenmek, enstelasyon yapmak istiyorlar. Fakat eğitimle ilgili bir alt yapı yok. Hatta konuşacak hoca çoğu zaman bulamıyorlar. Dolayısıyla orada çok büyük bir eksiklik var. Çoğu eğitim kurumlarımızda bu noktaların zayıf olduğunu ya da hiç olmadığını görüyoruz. Jason Roades gibi bir sanatçı ile çalıştığınızda, yani kapsamlı bir enstelasyon yapan bir sanatçı ile çalıştığınızda kavramlar tamamen alt üst oluyor. Orada kalite standartları, kompozisyon anlayışı gibi konular neredeyse tamamen ortadan kayboluyor. Tabii ki ressim diye bir alan ve ressam diye bir kişi ölmedi ama en azından ressam diye bir kişi değişti. Günümüzde resim okuyan bir öğrenci aynı zamanda yanında fotoğraf, video başka alanlarla da ilgileniyor. Dolayısıyla bizim eğitim sisteminin ona müsaade vermesi lazım. Resim okuyan bir öğrencinin istediği kadar film, heykel ve tabi ki diğer alanlardan ders alabilmeli. Güncel sanat günümüzün hayatı ile bağlantılı, inter-aktif, inter-medial, alanlar-arası (interdisciplinary) ve yeni medyanın etkisinin altında. Bu yüzden sanatın son 10 senede sinirler ve sınırlarını tamamen açtığını ve aştığını çok net görüyoruz.
Ceylan Dökmen
SANAT, HAYAT VE HAYMATLOS
Sanat ve hayat nerelerde birleşir? Nerelerde ayrılırlar? Birbirlerine teğet mi geçerler, yoksa kesişme kümeleri mi oluştururlar? Son on yılda sanatla hayat birbirlerine daha mı yaklaştılar, yoksa daha mı uzaklaştılar? Şirketlerin kültür politikaları içinde sanat kaybolmakta mı? Yoksa kendi içinde muhalif bir sesi hâlâ korumakta mı? Bütün bunlar yaşadığımız çağda daha çetrefil sorular halini aldı. Sanatçılar olarak çok yoğun enerjilerimiz ve söyleyecek çok sözümüz var ama kafamız biraz karışık gibi…
Kendi kişisel geçmişlerimizin sadece on yıllık sürecinde bile kaset çalardan küçücük mp3 çalarlara, radyolardan siyah beyaz televizyonlara oradan da görüntülü telefonlara geçişimiz düşünülürse, geleceğin arkeologlarına her geçen yılda büyük bir hızla yeni bulgular bırakıyoruz. Teknolojinin büyük bir hızla gelişmesine karşın kültürel, sosyal gelişmelerimiz ve insan olma girişimlerimiz nasıl bir hızla ilerliyor? Kendimiz adına, sanat adına sormamız gereken en büyük soru bu. 20. yüzyılın bütün devrimci, kavgacı, yaratıcı, dinamik, korkan ama gene de inat eden ruhuna karşı 21. yy’da hâlâ sessiz, kocaman, dilsiz bir çağ yaşıyoruz. Teknolojinin bütün sesine, gürültüsüne ve varoluşuna karşı insanoğlunun çığlığı nerde?
Bir yanıyla bakılırsa Türkiye’de ki sanatın son on yıldaki canlanması, modern müzelerimizin açılması, fuarların artması, dünyayla sürekli iletişim halinde olmamız, günceli takip etmemiz, Avrupa hatta Amerika güncel sanatıyla at başı ilerlediğimiz yadsınamaz nitelikte. Bunda Bienallerin ve Modern müzelerimizin rolü büyük. Ama bu canlılık, bu sıcak ilgi, bu aktiflik samimi mi, yoksa sanat ortaçağdan beri olduğu gibi birilerinin tekelinde mi? Büyük sergilere, fuarlara, bienallere sponsor olan şirketler, gerçekten sanatın ilerici, dünyada olan savaş, açlık, yoksulluk gibi olguları önceden sezici ve yol gösterici rolünü teşvik edici bir rolde midirler? Yoksa kendileri adına temiz bir portre mi çizmek istemektedirler?
Diğer bir açıdan bakarsak Türkiye’de son on yılda modern sanat çevresinin gelişmesine ve Amerika sanat çevresiyle boy ölçüşmesine rağmen, Türkiye’de her zaman bir ikilik hakim. Modernleşme sürecinde Türkiye’nin beklentisi, yönetimdekilerin ve sokaktaki insanın beklentisiyle, sanat çevresinin, eleştirmenlerin, küratörlerin beklentisi çok farklı noktalarda. Türkiye’de genel bir çoğunluğun halen anıt ve figür beklentisine karşın, entelektüel azınlık, çağdaşlığı, güncelliği sorguluyor ve sorgulatıyor.
1 Bu metin 14.03.2009 tarihinde Riva Kültür ve Sanat Vakfı’ndaki Günümüz Sanatı Eğitimin, Eğitim de Sanatın Neresinde Durmaktadır? adlı konferansta yaptığım konuşmadan bir bölümdür.
21. yy’da, yani sanatta, hayatta daha esnek bir zeminde hareket ederken, bütün bunların hepsini geliştiriciliğini ya da gerileticiliğini sanat bir arada yaşamalı, değerlendirmeli ve yansıtmalı belki de. Elimizdeki en büyük güç belki de bu ikiliğin getirdiği güçtür. Mücadeleden, müdahaleden, muhaliflikten korkmayan bir güç. Sokağın ruhu, sokağın gücü. Egemen güçlerin bütün uyutuculuğuna karşı, uyanık olabilmek ve hayat da, yaşam da, sanat da sokaklarda diyebilmek.
Nazlı Pektaş
Son on yılda yuvarlana yuvarlana tam bir küreye döndük. Kültür endüstrisi, kitleleri önüne katarak hızlandıkça hızlanıyor. İçinde bulunduğumuz sistemle barışık olmak modanın ötesinde gerekli. Sanatçı üretiyor, sanat yöneticisi yuvarlıyor. Ortalıkta olan görünür çoğunluk eleştiri kelimesini sözlüğünden silmiş gibi gözüküyor. “En politik Bienal budur!” söylemi etrafında kafa sallayanlar çoğalıyor ama kimse var olan ironiyi görmüyor, görmek istemiyor.
2000’lerin başından bugüne kültürün özelleştirilmesi son derece hızlı ilerledi. Sanatın şirketleri yücelten işlevi üstüne açılan sanat ve kültür yönetimi bölümleri ve bu alanda çalışanlar sistemin hoşuna gitti. Böylelikle sanatçı ve ürettikleri kültürün öznesi değil nesnesi konumuna geldiler. Değişen öznenin eylemi üretmek değil, yönetmek olunca da eleştirmek yerine yanında olmak, köşeleri yumuşatmak hatta yok etmek gerekti. Ortaya çıkan küre büyüdükçe büyümeliydi.
İlk on yılı deviriyoruz, sanata desteğin yerini şirkete destek alınca kültür kamuflajı ortaya çıktı ve bu eleştirisizliği beraberinde getirdi. Bu sanatçı için de onu “yönetenler” içinde son derece tehlikelidir. Kültür kamuflajına bürünmüş küre yuvarlanarak önüne çıkan herkesi yutabilir. Buna izin vermemekse onu yaratanların elinde…
Lale Altunel
Şöyle bir geri doğru bakarsak, teknolojideki yeniliklerin yaşamımıza iyiden iyiye yerleştiği hatta yerini çoktan ısıttığı ilk göze çarpanlardan, ancak bu pek tepeden inme bir durum değil. Plastik sanatları düşündüğümüzde yüzyıllardır süregelen geleneksel tekniklerin yerini yerleştirmelerin, ışığın, sesin, videonun alması otuz-kırk yıllık bir sürece yayılıyor. Fakat son on yılda bu yöntemlerin daha çok karşımıza çıktığı bir gerçek. 3D programların, ses ve görüntü kayıt teknolojilerinin gelişmesi hatta günlük yaşama girecek kadar basitleşip yaygınlaşması bu tür teknik araçları sıradanlaştırdığı gibi, elimiz kolumuz olacak kadar da gerekli kıldı. Bilim ve teknolojinin gelişimi yalnız araç ve yöntem yelpazesini genişletmekle kalmadı, bilgiye ulaşımı kolaylaştırıp yaşamı hızlandırması insanlarda yalnızlık, huzursuzluk, tatminsizlik gibi duygusal bozukluklara sebep oldu. Dilimize sakız olan tüketim, karşısına çıkanı değersizleştirip bakışlarını hemen yeni olana diken bir nesil yarattı.
Yeni bir biçime tarza rastlamak için bekliyoruz ve hızla başkalaşan dünyada sanat alanındaki bu nafile bekleyiş, sabırlar tükendikçe daha bir göze batar oluyor. Bekli de gelecekte bir akım olarak anılabilecek “akımsızlık” çağındayız. Sanat tarihi kitaplarının otoritesinde eğittiğimiz küçük beyinlerimiz bir gruba dahil olamayışın huzursuzluğunu taşıyor.
Bu çeşitlilik ve sanatçıya sağlanan sahte özgürlük ile işi kolaylaşan, sermaye alanını genişletip semiren sergi alanları arttıkça, kısırdöngü hızlanıyor ve sanatçı popülasyonu da durumla doğru orantılı artıyor. Kafalar iyice karıştı ve kendini bulmak zor. Sanatçı için kendini bulmadan iyi iş çıkarmak güç ama, her yer iş kaynıyor. Nitelikli esere rastlamak zor.
Eserin iyi olmasına uğraşmak geride kaldı. Bir heykel üstüne aylarca çalışmak geride kaldı.
Sanat artık ne sanata ne topluma fayda sağlamak için yapılıyor. Sanat kendini tatminden öteye gitmiyor. Yıldızlı pekiyi almak ya da cebini para doldurmak hayali ile işçilik yapıyor sanatçı. Sanat işçisi doğuyor.
2000’e girerken elektronik aletler sıfırlanacaktı ya hani, kültürel bir sıfırlanma oldu sanırım. Bu Yeni Kapitalizm kültüründen de başka bir şey beklenemezdi zaten.
info@kargamecmua.org