2000'lerde Sinema
Milenyum sadece takvim yaprağındaki dört rakamın da değişmesi değil, sanat dünyasının yeni bir teknoloji çağına geçişinin de habercisiydi. Sinema da bundan bağımsız kalamazdı. Geçtiğimiz 10 yıl, Türk sineması tarihinin sağlam işlerine ev sahipliği yapması bakımından önemliydi. Bir çok film ödüllerle döndü gittiği festivallerden, bir çoğu da gişe rekorları kırdı. Türkiye sineması ölü toprağını üzerinden atmışken, dünyada Hollywood egemenliğinin de az da olsa kırıldığına şahit olduk. Animasyonlar, belgeseller anlatım şeklinin ana damarlarına sızarken, bağımsız sinemanın da anaakımın tasarrufuna girdiğini gördük. 11 Eylül ve Irak İşgali ağırlığını –maalesef- hissetirirken western’in sağlam dönüşü güzel filmler kazandırdı dağarcığımıza. kargamecmua sinema dünyasından saygın isimlere bu gelişmeleri sorarak geçtiğimiz 10 yılın bir resmini çıkartıyor…
Bu arada belirtmekte de fayda var. 2000’ler dosyasının çıkış fikri aslında sinema değerlendirmesiyle başlayıp, her ay bir konuyu ele almaktı. Bundan hareketle geçtiğimiz ekim ayında oldukça kalabalık bir listeye görüş almak için ulaşmaya başladık. Ancak aylar geçmesine ve biz her hafta yeni isimlere ulaşıp görüş almaya çalışmamıza rağmen diğer konu başlıklarıya kıyaslanınca, sinema bölümü için bir türlü geri dönüş alamadık. Oysa en çok ilgilendiğimiz ve önem verdiğimiz alanlardan biriydi sinema. Dolayısıyla her geçen gün sinir stres katsayımız arttı. En son bilmem kaçıncı kere zorladığımız sevgili Alin Taşçıyan “Bu hafta 70. Türk filmi vizyona giriyor. Bu bir rekor,” dediğinde biraz olaya aydık, sinemacıların başlarını kaşıyacak hali yoktu. Bu anlamda muhtemelen başlarını kaşımak ve biraz soluklanmak yerine, vakit ayırıp dosyamız için kafa yoran aşağıdaki isimlere ayrıca teşekkür etmek isteriz. Ama kimlerden kimlerden görüş isteyip de nitelik olarak değil ama sayıca az sayıda kişinin fikirlerine yer verebilince, diğer konu başlıklarından farklı olarak bölümün sonuna 2000’lerin olaylar üzerinden bir hatırlatmasını ekledik.

İnan Temelkuran
2000’ler Türk sineması için bir şans oldu ama bunu iyi kullanıp kullanamadığımızı bilemiyorum. Ülke gündeminin de hızla değiştiği yıllardayız. Ekonomik uçurum azalsa da kültürel uçurumun açıldığı bir dönem. Ancak muhafazakarlık denen illet -ki onun da içi tersini söyleyen şeylerle dolu- ülkeyi sarıp sarmaladı. Yemekten ve futboldan başka bir şey düşünülmeyen bir günlük hayata girdik. Bu kısmı acıdır. (Kısa yazın dediğiniz için böyle yazıyorum)
Sinema elbette sosyal sorumluluk projesi değildir. Ama bu toplumu biraz ileri götürme şansı olan bir aracıdır. Ancak sinemacı ve kitleler arasındaki ilişki, bayağı ilişki niteliğinde, yani kısa süreli oluyor. Ya söylenen doğru şeyleri çok küçük ve o doğruları zaten özümsemiş bir kitle izliyor ya da kısa süreli “adam haklı ama bizim toplumda iş yok”, “doğru ama neyse ki ben böyle değilim” şeklinde kısa süreli bir yansıma görünüyor. O doğruları özümsemiş küçük kitle yukarıda bahsettiğim uçurumu ifade eder. İlişkinin kısa süreliği de toplumun kendisini değiştirme güdüsünün yok olmasını.
Estetik olarak farklı (9, Ümit Ünal), sinema mühendisliği (dili) açısından cesur ve çarpıcı (Nokta, Derviş Zaim), sosyal-politik olarak çok sert filmler (Büyük Adam Küçük Aşk, Handan İpekçi - Üç Maymun, Nuri Bilge Ceylan) yapıldı. Bu beni çok keyiflendiriyor. Öte yandan kitle sineması teknik kalite olarak artarken, senaryoları da giderek zayıflıyor. Bu ülkede ki aksaklıklara gülmek çok kolay, bunun üzerinden işleyen bir sistem görüyoruz.
İkinci paragrafta yazdıklarımla üçüncü paragrafta yazdıklarımın arasına herhalde bir “ama” koyulabilir. Herhalde 2000’li yılları ve onun sinemasını silkinip yavaş yavaş gerçek görüntümüze alışmaya başladığımız yıllar olarak tanımlayabiliriz. Bu da benim naçizhane görüşümdür. Yukarıda örnek verdiğim işlerden başka da işler elbette var. Ben sadece ne demek istediğimi en kısa yoldan anlatacak işlerden bahsettim. Herkese kolay gelsin.
Serra Ciliv
Gerçekten de ‘90’ların sonunda, 2000’lerin başında dijital teknolojiler sayesinde olabilecekler konusunda nasıl da heyecanlanmıştık. Birçok şey oldu da, az mı leziz bağımsız film izledik? Belgesellerden öğrenmedik mi öğrendiklerimizin çoğunu? Biz, mesela, altına rahatça imzamızı atabileceğimiz bir “bağımsız” kelimesiyle başlattık festivalimizi 2000 yılında.
Sonra bağımsızlar öyle çok tuttular ki, neredeyse beş yıl gibi kısa bir sürede süreçte anaakıma yaklaştılar. Çünkü biz sevdik ya, ortamda bir talep olduğunu gören büyük stüdyolar da bağımsızları sevdiler. Stüdyolar “bağımsızları” sahiplendiler; bu yüzden bizler de o arada muhazafakar birtakım bağımsız filmler izlemek durumunda kaldık tabii. Eh, diyalektik.
Ama şu anda, yani son 2 yıldır, diyalektiğin tam tersi yöne çalıştığını da görüyoruz. Sinema endüstrisinde kriz, büyüklerin kapılarını küçüklere ve bağımsızlara hemen kapatmasına neden oldu. Bağımsız yapımlara akan fonlar durdu, bağımsız filmleri dağıtmaya meyilli büyük şirketler geri çekildiler. Büyük şirketlerin “independent” şirketçikleri kapandı, akış durdu.
İlk bir yıl, sektörde bağımsız bir şekilde çalışmak isteyen yönetmen ve yapımcılar için sızlanarak geçti. Peki şimdi?

Şimdi her zaman olduğu gibi toparlanma süreci başladı. Herkes neyi niye yapmak istediğini tekrar düşünmeye, kime nasıl ulaşmak istediğini yeniden anlamaya başladı. Sosyal medyalardan kendi kitlelerine ulaşmaya, kendi gösterim yollarını yaratmaya, web üzerinden örgütlenmeye başladılar. Aslında bağımsızlar, şu aralar yeniden bağımsızlıklarını ilan etmekteler. Dijital kamera ve montaj olanakları herkesin üretebilmesini sağlamıştı, şimdi bu kriz herkesin kendi dağıtım kanallarını yaratmasını sağlıyor. Kendi dağıtım kanalına sahip olmak ise, kendi sözünü, kimseciklere boyun eğmeden söylemek anlamına gelebilir.
Bakalım.
Taner Birsel
Geçtiğimiz 10 yıl dünya ve doğal olarak Türkiye için yeni bir "Milad"tı diyebiliriz... Yaşanan sosyal, siyasal, ekonomik anaforlar, hayatın her alanını etkiledi ve etkilemeye devam ediyor. Belki de bu yüzden kişisel ve toplumsal meseleleri farklı seslerle ifade etme ihtiyacı eskiye göre daha da önem kazandı. Dünyada sanat ve festival odaklı sinema ile popüler sinema arasındaki çizgi giderek kalınlaştı... Ortaya çıkan ürünler, gelişen teknolojinin tabana yayılması ve ifade olanaklarının artmasıyla öznelleşmeye başladı. Hal böyle olunca, paranın katlanarak en hızlı biçimde geri döndüğü yegane yatırım alanı olan popüler sinema, sanat ve festival sineması karşısındaki gücünü giderek arttırdı. Bunu da en net, kopya sayısı, dağıtım desteği, sinema salonu ve gösterim sürelerinde görmek mümkün. Kârlılık prensibinin kışkırttığı bu yeni trend, bir koyup otuz almak isteyen, ikinci projelerini asla çekemeyecek genç yönetmenler dönemini başlattı. Sadece altı filmle Antalya Film Festivalinin yapıldığı dönemleri hatırladığımdan, geçtiğimiz yıl 47, bu yıl ise 81 Türk filminin yapıldığını duymak beni sevindirse de seyirciyle buluşma şansına sahip bir kaçının dışındakilere de üzülüyorum... Çünkü geçen yıl ciddi sayılabilecek gişe hasılatının %80 kadarını 5 film paylaştı. Uzun vadede dar bütçeli özgün işlerin ayakta kalacağına inanmak istiyorum...
Film Seçkisi:
1- SONBAHAR – Özcan Alper
2- İKİ DİL BİR BAVUL- Orhan Eskisoy, Özgür Doğan
3- UZAK İHTİMAL – Mahmut Fazıl Coşkun
4- KADER – Zeki Demirkubuz
5- ÜÇ MAYMUN – Nuri Bilge Ceylan
Serdar Kökçeoğlu
“Çevre’nin Zaferi”
2000’li yıllar ilginin merkezden çevreye doğru yayıldığı yıllar oldu. İnternetin yaygınlaşması her sağlam sinema izleyicisinin aynı zamanda bir sinema araştırmacı olmasını sağladı. DVD kültürü ve buna paralel olarak yayılan internet formatları ise aranılan her filmin kolayca bulunmasıyla sonuçlandı. Bu esnada DVD’ler pahalı ve fakat kopya DVD’ler ise ucuzdu, web ise bedava filmlerle doluydu; ve galiba izleyebileceğimizden çok daha fazla film toplamaya ve biriktirmeye başladık. Bir tür “kopya koleksiyonculuğu” özellikle kentlerdeki gençlik arasında yaygınlaştı. Sadece klasikler değil; farklı coğrafyaların sinemaları da keşfedildi. Uzakdoğu sinemasının inanılmaz yükselişine şahit olduk. İran sineması, Romanya sineması ve Türkiye sineması da çarpıcı filmlerle festivallerde öne çıktı. Kısaca; 2000’li yıllarda küçük ekranda veya sinemalarda (festivallerde) önüne çıkanla yetinmeyen; araştıran, bulan ve kendini geliştiren bir sinema izleyicisi oluştu.
Ülkemizde bu kuşağın kamera arkasına geçmesinin de sinemamızın dilinin oluşmasında önemli payı var. Artık sinemayı ciddiye alan her sinemacı, aynı zamanda bir araştırmacı. Son yıllarda sinema basını ile Türk sineması arasındaki soğukluğun yerini yaratıcı bir alışverişe bıraktığını da görüyoruz.

Dünyadaki etkileri üzerine çok şey söylenebilir; Hollywood’un bağımsız sinemayla birlikte bir yaratıcılık krizine girmesi, bu esnada animasyonların çok daha sıcak hikâyelerle karşımıza çıkması; Avrupa sinemasındaki durgunluk ve çevre ülkelerin atağa kalkması sayılabilir.
Türkiye sineması ise birbirinden değerli yönetmenlerle festivallerin aranılan sinemalarından biri olmuştur. Şüphesiz on yıllık bir süreç söz konusu olduğunda insan onlarca filmle bile yetinmek istemiyor; pek çok başyapıt şimdiden klasikleşmiş durumda. Fakat benim için dünya sinemasını ve Türkiye sinemasını temsil eden iki yönetmen; serüvenlerini heyecanla takip ettiğim isimler oldular. Bilinçaltından sinema sanatına açılan gizli yollar keşfetmeye 2000’li yıllarda da devam eden ve her adımda kendini aşan bir yönetmen olarak David Lynch ve sinemasını heyecanla takip ettiğim; bir tür sihir etkisi yaratan Reha Erdem’i mutlaka anmam gerek.
Melis Behlil
2000’ler dünyada teknolojinin dönüştüğü önemli dönemlerden biri oldu. Dijital teknoloji kurguda yerini zaten sağlamlaştırmışken, kameraların ve projeksiyonların gelişmesi ve yaygınlaşmasıyla sinemanın her yanına sirayet etti, yirmili yılların sonundaki sesli sinemaya geçişe benzer bir durum yarattı. Evlerdeki seyir teknolojisinin gelişmesiyle ise sinemalarda üç boyut ve IMAX ön plana çıktı, bu ellili yıllarda Hollywood’un televizyonla rekabet edebilmek için geniş ekran ve renkli filme geçişinin bir nevi yansıması oldu. Bu gelişmelerin mahsulleri ise Timecode (Figgis, 2000) ve Nokta (Zaim, 2008) gibi tek plandan oluşan veya Dark Knight (Nolan, 2008) ve Avatar (Cameron, 2009) gibi sinema salonunda görülmeyi talep eden filmler oldu. 2000’lerin Türkiye için önemi ise çok büyüktü, sinemamız yetmişlerin sonundan beri görülmeyen bir üretkenliğe ve gişe payına tekrar kavuştu. Yerli filmlerin bilet satışları 2008’de toplam gişenin %60’ına ulaştı ve dünyada kota uygulamayan ülkeler arasında görülmemiş bir başarı sağladı. 10’lu yılların da aynı heyecanla geçmesini ümit ediyorum.
Murat Saraçoğlu
İkibinli yılları tarihin ve her şeyin sonu sendromuyla karşıladı bazılarımız. Ben kendi payıma, rakamların pek önemli olmadığını ve maya takviminin sadece mitolojiler süpermarketinde önemli bir yere sahip olduğunu düşünenlerdenim. Biz, egemenlerin yalancı iklim toplantılarına, çıkartılan savaşların satıhtaki nedenlerine inanıp kapılmayalım da ilk doğru adımı atmış olacağız galiba. Neyse ne, ikibin yılını benim otuz yaşım ve gençlik çağımın son dönemeci olduğu için öncelikle sinema yapma fikri üzerine doksanlı yıllarda başlayan olumlu bir süreci ülke olarak biraz daha elle tutulur bir hale getirdiğimiz yıl olarak anımsıyorum. 1 ocak 2000 de Kadıköy sinemalarından birinde Angelopulos’un Sonsuzluk ve Bir Gün’ünü seyretmiştim ve yeni binyılın ilk gününde böyle bir filmi seyretmiş olmaktan hâlâ mutluluk duyuyorum doğrusu.
İki önemli şey oldu bence, şu son on yılda. Birincisi doksanlı yıllardan itibaren her ne kadar gecekondu sektör olarak görülse ve entellektüeller tarafından küçümsense de televizyon dizileri hacim olarak günden güne hayatımızın orta yerinde yabanıl bitkiler gibi kök vermeye başladı ve adına yapımcılar dediğimiz mekanizma para kazanmaya başladı. Televizyona diziler çeken bu masa sandalye sekreter telefondan ibaret yapımcılar, bir süre sonra teknolojik kolaylıkları da heybelerine koyarak sinemaya para yatırmaya başladılar. Çünkü diziler giderek genç yönetmenleri, yeni hayalleri, senaristleri ve Devlet Tiyatrosu’nda yövmiyeli çalışmaktan ibaret bir tiyatro yaşamları olan genç oyuncuları pişirip önümüze koymaya başladı. Yeni popüler yüzler, iyi oyuncular, daha da önemlisi cesur yönetmen ve senaristler türedi. İkinci olarak yine doksanlı yılların ortalarında düzenlenen ve çok da amacına ulaşamayan sinema kurultayıyla da başlatılabilecek bir süreçte; Kültür Bakanlığı’nın, sinema telif dairesinin içeriği ve paylaştırma yöntemleri tartışılsa da Türk filmlerine her yıl ve düzenli olarak sunmaya başladığı maddi yardımlar -ki her oturumda birkaç trilyonu buluyor ve ilk yönetmen kategorisi bile var- ve çok daha öncesinden halledilen belediyelerin rüsum indirimi gibi kolaylıklarla sinema filmi yapmak cesaret verici hale geldi.
Ben genel olarak dijital teknolojinin işleri kolaylaştırdığı kanısında peşin hükümlü değilim. Maliyetler çok çok farklı değil ve negatif malzemenin yeri yine de apayrı. Ancak sarf maddesinin kolaylığı ve çokca dizi çekmenin getirdiği pratikliğin bu algıyı çoğalttığı ve sanki dizi çeker gibi film çekildiğini de yadsıyamam doğrusu. Bu görece kolaylık alaturka bir usulde filme hazırlanmayı ve neredeyse yetmişli yılların görgüsüz kolaycılığı ve nasıl olsa hallederiz yaklaşımıyla bir fikir, bir küçük cesaret örneğiyle de bir çok projenin hayata geçirildiğini de söyleyebiliriz. Neticede hareket bereketini getirdi. Biz millet olarak hareketi, karambolu ve curcunayı seviyoruz. Sinemada da farklı değil durum bence. O yüzden bu adına bereket dediğimiz süreç sinemayı, yani sanatı, hamburger kola ekseninde bir algıya indirgeyebilir. Bu konu üzerine fazlaca kafa yormuş olduğumu söylemeliyim. Vardığım sonuç gene de bir ülke sinemasının varolması için gerekli temel mekanizmanın “popüler” ya da “ana akım” filmlerden geçtiği yönündedir. Bizim önemli filmlerimiz, yurt dışında ödül alanlar, ikibinli yıllarda daha da çoğaldılar ve dünya dolaşımına en azından festivaller yoluyla çıktılar. Ancak bir çok filmin ortalama gişesi yirmi bin civarında. Yetmişiki milyonluk bir ülkede bu rakamın çok komik olduğu iddiasından hareketle, ana akım filmlerin, popüler duran filmlerin içerik ve kalite ayakları üzerinde yükselip ortalama seyirciyi kalıcı hale getirmesi gerektiğini düşünenlerdenim ve ana akım filmleri en az bağımsızlar kadar önemli görüyorum.
Bu son on yıldan bahsetmek ve birkaç tane de örnek film vermek gerekirse benim yanıtım öncelikle doksanlı yıllara ait iki filmle olacaktır. Birincisi Derviş Zaim’in Tabutta Rövaşata’sı, diğeri de Serdar Akar’ın Gemide adlı filmleri. Bu iki filmin ikibinli yıllara yönetmen olarak giren pek çok insanı olumlu olarak etkilediğini ve heyecanlandırdığını söylemeliyim. O zaman yirmili yaşlarını sürenler bu filmlere bakıp, “Evet, bu memlekette Atıf Yılmaz’ın dışında isimler de üstelik yarı tanrı gibi görünmeyen mütevazı görünümlü yaratıcılar da film çekebilir” fikrine inandılar ve ikibinlere girdiklerinde çoğu film çekme hayalini gerçekleştirdiler.
Benim genel favorim Zeki Demirkubuz ve Kader filmidir. Özcan Alper’in Sonbahar’ına gelene kadar bir çok “bağımsız” filmle birlikte, böyle bir değerlendirme anketinin ana akım filmlerden Vizontele, Gora gibi örnekleri sinema-seyirci-prodüksiyon alt yapısı üçgeni açısından da bakılarak hatırlaması gerektiğini düşünüyorum....

2000’lerle Birlikte
- 2005’te son VHS yayınlandı. Film David Cronenberg’ün Şiddetin Tarihçesi (A History of Violence) idi.
- Ayhan Işık’ın oğlu, Abdullah Gül’ün kardeşi George Clooney göğsümüzü kabarrtı. Coen’lerle imza attığı başarılı komedilerin yanı sıra İyi Geceler İyi Şanslar, Syriana ve Michael Clayton gibi başarılı politik gerilimlerin de ardında imzası vardı.
- Robert Downey Jr. geri döndü. İyi de oldu.
- Çin sinemasının yükselişi. Crouching Tiger, Hidden Dragon Amerika’da rekor üzerine rekor kırdı. Uzakdoğu sineması ağırlığını devam ettirdi. Tarantino Kill Bill’i yaptı.
- HD teknolojisi. İlk olarak Clint Eastwood’un unutulmak istenen filmi Uzay Kovboyları’nda kullanıldı. Eastwood bunun dışında 2000’lerin görece en başarılı ve en aktif yönetmenlerinden biriydi. Keza Almodovar da yaptığı her işle iyi övgüler aldı.
- Wes Anderson. The Royal Tenenbaums, Life Aquatic with Steve Zissou ve Darjeeling Limited ile damgasını vurdu. Tepkisizlik üzerine. Beklentisizlik üzerine.
- 2000’lerdeki bütün casus rolleri Matt Damon’a verildi.
- 2001 yılında animasyon dalında Oscar’lar verilmeyhe başlandı. Ve her yanımızı sardılar. Kayıp Balık Nemo, Buz Devri ve Shrek en popülerleri oldu. Gene bir Japon animesi Spirited Away, Japon sineması tarihinin en çok izlenen filmi oldu.
- Yıldız Savaşları – Klonların Saldırısı tamamen dijital çekilen ilk film oldu.
- Michael Moore’un Bowling for Columbine’ı 46 yıl sonra Cannes’da ana yarışma bölümüne dahil olan ve kazanan ilk belgesel oldu. Ayrıca gene Moore’un Fahrenheit 9/11’i tarafından geçilene kadar da gelmiş geçmiş en çok izlenen belgeseldi.
- Çizgiroman adaptasyonları, çocuk fantazi kitapları uyarlamaları 10 yıllık dönemde en çok izlenen filmler oldu. Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi, Örümcek Adam ve Batman gişe hasılatlarıyla ilk 10’da yer aldılar.
- Charlie’nin Melekleri: Full Throttle Blu-Ray versiyonu yayınlanan ilk film oldu.
- Büyük bütçeli devam filmleri sektörü domine etti. Bazılarına keşke hiç dokunulmasaydı.
- Testere serisi tarihin en çok gişe hasılatı yapan korku filmi serisi oldu.
- Neo-western akımı bir görünüp kayboldu. İyi de oldu. Jesse James Suikasti, Kan Dökülecek,3:10 Yuma ve İhtiyarlara Yer Yok en iyiler arasında yer aldı.
- Woody Allen’ın İngiltere çıkarması. Fena mı oldu?
- Judd Apatow ve kanka komedileri. Çok film, az isabet.
- Robert Altman, Ingmar Bergman, Atıf Yılmaz, Marlon Brando, Heath Ledger huzur içinde…
- Amerikan bağımsızlarının altın dönemleri. American Splendor, Sideways, Juno, Little Miss Sunshine, Garden State.
- High Fidelity. Pek sevdik.
- Alexander Sokurov’un Russian Ark isimli film,i 96 dakikalık uzunluğuyla tek planda çekilmiş (kesintisiz) en uzun film oldu. Rus tarihinin 300 yılını anlatan film St. Petersburg müzesinin 33 odasında dolaşan tek kamerayla kotarıldı.
- Michel Gondry. Evet, o bir deha.
Rakamlar filmsite.org ve screenhead.com isimli sitelerden derlenmiştir.
info@kargamecmuac.org