Kılavuzu Karga Olanın
MERCEK
WeeD - Ghostwatch - A.K. Müzik

2011’den bu yana adını sıklıkla duyduğumuz ve Peyote başta olmak üzere pek çok konser salonunda karşımıza çıkan WeeD, ilk albümü Ghostwatch’u nihayet yayınladı. A.K. Müzik etiketiyle basılan albüm, Şenol Küçükyıldırım – Murat Çopur – Şevket Akıncı üçlüsünün 2012 yılında Studio Bee’de kaydettiği 7 parçadan oluşmakta. Şevket Akıncı ve Şenol Küçükyıldırım bestesi olan “Ghostwatch” dışında tüm parçalar Şenol Küçükyıldırım’a ait.
Albüm kapağı olarak Bahadır Baruter’in meşhur Beyoğlu çizimi kullanılmış. Şevket Akıncı’nın gitar ve efektleri de oldukça dikkat çekmekte. Emprovize müziği saygıyla selamlayan ve canlı performanslarında konuk müzisyenlere yer veren Weed’in albümü yılın güzel haberlerinden.
Kronovox Archives - Müzik Hayvanı

Sarp Keskiner’i mecmua okurları bal damlayan kaleminden, müzik âşıkları İstanbul Blues Kumpanyası ve Moe Joe gibi gruplarından ve prodüksiyonunu yaptığı pek çok müzik projesinden tanıyor olabilir. Ancak Sarp’ın pek bilinmeyen bir diğer özelliği de, bir arkeolog hassasiyetinde topladığı sesleri arşivlemesi, alan ve performans kayıtları yapması, kısacası gayya kuyusu bir ses kataloğuna sahip olmasıdır. 1993’te kurmaya başladığı arşiv çalışmalarını 2003’te Kronovox Archives adıyla kataloglamaya
başlamıştı Sarp. Özetle dört duvar arasında örgütlenip unutulmuş sesler; yayınlanmamış konser kayıtları ve türlü, tarihi müzik almanağı... Şimdi, Müzik Hayavanı ortaklığıyla bu kayıtlar gün yüzü görmeye başlıyor.
Kronovox Archives; fiziksel formatlara ve kartonetlere hep bir ağızdan veda şarkıları söylendiği bu dönemde, daha önce gün yüzü görmemiş veya yayınlandığı tarihten kısa bir süre sonra evrene karışıp gitmiş albümleri, konser kayıtlarını, serbest seansları künyeleyerek yayınlamayı bir öncelik addediyor. İlk partide 6 albüm çıktı. Red Abizianas (Sarp Keskiner) Ohm Society, Saska Remixes & Reworks, Skip Lakes (kalemini çok özlediğimiz yazarımız Osman Kaytazoğlu, Özün Usta ve Sarp) Crippled Moon, Noksan (Kaytazoğlu, Keskiner, Cem Karal, Orçun Baştürk, Ö. Usta) United We Ball, Sarp Keskiner & Tuna Pase (Tuna’da ne zamandır yazmıyor bak mecmuaya) Rain Harvest, Yuri Skies (Keskiner, Erdem Helvacıoğlu, Umut Çağlar, Ö. Usta) I Don’t See God Up There. Müzik Hayvanı web sitesinden ya da dağıtım noktalarından (bkz. muzikhayvani.com) erişebileceğiniz bu kayıtların her biri için methiyeler dizmek gerekiyor. Çok çok iyiler. Boş yok. Ama yer de yok.
YAYIN
6.45 ve radyo yayınlarından tanıdığımız Şenol Erdoğan ve arkadaşlarının projesi olan Sub Yayınları faydalı eserlerine devam ediyor. Yıllardır hep orijinal dillerinde okumak durumunda kaldığımız önemli alt-kültür metinlerini biraraya getirdikleri seride bu ay ağlarına Laibach: Kapital takılmış. Deniz Cansever’in çeviri ve sunumu ile bu önemli işten seçme metinler kesilip, biçilip baskıya yerleştirilmiş. NSK oluşumunun temellerinden “asla bir müzik grubu olmayan” Laibach’ın doksanların başındaki puslu Avrupa’ya katı politik söylemleri ve endüstriyel sesleri kullanarak sunduğu açık sözlü ifadeleri bugün de gerçekliğini koruyor. Az sayıda basılan Sub yayınlarına subpress@yandex.com adresinden ulaşabilirsiniz.
FİLM
Amerika’dan gelen her şeye, belki de haklı bir şüpheyle yaklaşımımızı az da olsa sorgulatabilecek ender karakterlerden olan talk şovcu Jon Stewart, gazeteci Maziar Bahari’nin İran’daki 118 günlük tutukluluk zamanını ve bu süredeki sorgulanma sürecini konu alan ilk filmi Rosewater ile karşımızda. Gael Garcia Bernal’i başrolünde ve yanında Danimarkalı usta oyuncu Kim Bodnia ve Haluk Bilginer’i gördüğümüz yapım, Toronto Film Festivali’nde prömiyerini yaptı. Stewart ve sinematografı Bobby Bukowski bolca övgü aldı. İlk yorumlar, Stewart’ın bir propaganda filmi değil, vahşi sisteme karşı hümanist bir film yaptığı şeklinde. Açıkçası Stewart bunu da en iyi becerebilecek insanlardan bir tanesi. Filmi merakla bekliyoruz ve Stewart’ın sinema kariyerinde yolunun açık olmasını umuyoruz.
Boston’lı yazar Dennis Lehane’nin kitaplarının sinema uyarlanması hep iyi sonuçlar verdi. Sean Penn’in Mystic River’ı, Gone Baby Gone ve Scorsese gerilimi Shutter Island hiç fena değillerdi. Belçikalı yönetmen Michaël R. Roskam’ın Hollywood debütü olan The Drop da özellikle oyuncu kadrosuyla heyecan verici görünüyor. Yakın zamanda aramızdan ayrılan usta oyuncu James Gandolfini’nin son filmi olmasının yanı sıra adamımız Tom Hardy ve Ejderha Dövmeli Kız serisinden ve Prometheus’tan
hatırlayacağımız İsveç’li oyuncu Noomi Rapace’ın da yer aldığı film, Brooklyn’de bir bardaki mafyatik olayları konu alıyor. Gene Toronto Film Festivali’nde gösterilen film yılın dikkat çekici yapımlarından biri olmaya aday. 2011’de en iyi yabancı film Oscar’ına da aday olan ve ustalıkla yönetilmiş Bullhead ile uzun metraj kariyerine başlamış Michaël R. Roskam’ı da takipte kalmak için iyi bir sebep.
DİZİ
Dönem dizilerinden kıllanmak olası. Boardwalk Empire ve Mad Men’in başarısı üzerine Amerikan’ın tarihi üzerine diziler bitmeye başladı son zamanlarda. Ne yalan söyeleyelim The Knick’e de ilk baktığınızda sıradan bir iş şüphesi vardı aklımızda. Ama Steven Soderbergh’in hareketli kamerası, Clint Mansell’in harika soundtrack’i ve Clive Owen’ın başrolde çok iyi bir iş çıkarması bu diziyi bu yıl başlayanlar arasında özel bir yere koyuyor. 1900’ün başlarında tıp teknolojilerinin daha yeni gelişmeye başladığı zamanlarda New York’un ünlü ve “deneysel” hastanesi The Knick’te olan bitenleri konu alan dizi, hiçbir şeye olmasa da şu anki iyileşme opsiyonlarımıza şükrettiriyor. Merdiven altı ameliyatlar ve bir ilaç olarak kokainin hüküm sürdüğü dönemi Soderbergh’in gayet soğuk ama gerçekçi yönetimi hakkıyla anlatıyor. Kaçırmayın.
ALBÜM

Ryan Adams kıl ve dertli bir adam. ’90’larda alt. country’nin altın çocuğu olarak Whiskeytown’da çok yetenekli bir şarkı yazarı olduğunu kanıtlayan Adams, 2000’lerdeki solo kariyerine de oldukça iyi başlamıştı. 2005’teki harika 29’dan sonra biraz tekrara girse de başarılı vokali ve country’e getirdiği rock n’roll yaklaşımıyla ilgi çekici bir isim olarak kalmaya devam etti. 2010’da grubu The Cardinals’i dağıtmasıyla kariyerinde fırtınalı bir döneme girdi. Sağlık sorunları, stüdyosu PAX Am’de prodüktörlük işleri, çok da başarılı olmayan metal denemeleri derken yeni albümü Ryan Adams ilaç gibi geldi aslında. Glyn Johns ile başladıkları kayıtları Johns’un ‘80’ler ve’90’lar müziğine yeterince açık olmadığı gerekçesiyle rafa kaldıran Adams buram buram Tom Petty
ve Bruce Springsteen kokan, o dönemleri sevenlerin gönül tellerini titretecek pek güzel bir iş çıkarmış ortaya. Hani böyle birkaç tane daha albüm yapsa dinleriz. Yılın güzel sürprizlerinden.

Ty Segall, Ariel Pink’ten sonra Amerikan indie camiasının “Cobain yaşasaydı” hezeyanının son örneği. Bunu kesinlikle kötü anlamda kullanmıyoruz. Son 5 senede sadece kendi sololarını sayarsak 7 albüm yayınlayan Segall, garaj-rock müzisyeni olarak anılsa da çok farklı türlerden ve prodüksiyon tekniklerinden yararlanan yetenekli bir şarkıyazarı. Son albümü Manipulator ise onun en uzun (56 dk) albümü. Çok düzgün ve modern prodüksiyonu ile de dikkat çekiyor. Ama hem Segall’ın bu albümdeki vokal tarzı, hem de şarkıların yapısı Manipulator’ı bir T-Rex tribute albümü havasından kurtarmıyor. Yeni bir şeyler sunma iddiasındaki bir müzisyenin bir başka grubun müziğine bu kadar yakın bir albüm çıkarması şaşırtıcı. Ama Segall sıklığında albüm
çıkartabilen bir müzisyen için de kulak arkası edilebilir. Albüm üzerinde iyi uğraşılmış ve iyi kaydedilmiş. Bu çocuğu takipte kalınız.

2012’teki debütleri An Awesome Wave ile beklenmedik bir başarı kazanmıştı alt-J. Hem memlekette hem Batı dünyasında. Leeds’li dörtlü (artık üçlü) indie-pop’un zafer yıllarında tam da zamanın ruhuna uygun bir çalışmayla karşımıza çıkmıştı. Sadece 2
yıl sonra gelen 2. albümleri ise aynı başarıyı devam ettirmekte zorlanacakları sinyalini veriyor. Yeni albüm This Is All Yours, birçok, aslında fena da olmayan, fikrin yersiz denendiği ve şarkıların gerçekten şarkı haline gelemediği denemelerden oluşuyor
izlenimi vermekte. Kaygan zemine oturmuş bu şarkılar da alt-J’in ne yapmak istediği konusunda soru işaretleri uyandırıyor kafalarda. Yani Spoon veya Wild Beasts bunu çok daha derli toplu yaparken niye alt-J dinleyelim ki?
KONSER

Geçen yıl boyunca Karga’da en çok ne çaldı diye bir liste yapsak, ilk üçte kendini güvenceye alan Suuns’u canlı dinleme fırsatı doğdu. Kanadalı çağdaş krautrock topluluğu, özellikle prestijli Secretly Canadian firmasından çıkan son albümü Images Du Futur ile Alman deneyselliğini indie ile, elektronik altyapıları doygun basların sürüklediği saykodeliya ile, primitif gitarları gürültüyle harmanlayarak son yıllarda örneğine az rastlanır özgünlükte bir sound yaratmayı başardı.Kaçırmamakta fayda var. 11 Ekim, 22:30 // Salon İKSV