NİCE AYNILARCA YORGUNLUK
Sarp Keskiner
Neredeyse akşamüzeri. Gece çalışınca,uyanış için öğlenin en makul saatini gözüme kestirip, kahveyi çaktıktan sonra kasabadaki işlere koşturuyorum. İki sigara ve bir kupa kahve. Kalkar kalkmaz kahvaltıcılarından değilim; olabilenlere de özeniyorum. Midem benden tam bir saat yirmi dakika sonra uyandığı için genellikle kahvenin yanında bir kuru incir veya birkaç kayısı yuvarlıyorum.Yol üzüm esiyor... Köy halkı, her sergi sezonu öncesi itina ile düzlediği meraya imece usulü şerit şerit üzüm bezi sererken, yolun esintisine iplik iplik karışmış bir sonbahar kokusu çıkageliyor burnuma. Bağır bağır salkım doğurmuş bağ; kesmiş sermişiz üzümleri ve bağ susamış da hazan gelince susmuş artık. “Bağ yorgun,” derdi eskiden Halil Amca. Ahali,bozumu yapılmış bağlara üç kuruş karşılığında koyun sokmak yerine su vermeyi öğreneli on yıl olmuş. Halil Amca’yı geçende bir cenazede gördüm; alabildiğine kelleşmiş.
Sonra yol, artık yosun esiyor... Yosun kokulu Koca Gediz’in kenarına römork dolusu ev atığı, fayans kırığı, alçıpan levhaları, tadilattan kırma tuğla dökmüşler. Ölü bir eşeğin başı atıkların arasından belermiş. “Nehrini kirletme,” diye ünlesen dursan, bu köylerde sesini duyan olmaz. Suyu aldı mıydı, buraların insanın umrunda olmaz Gediz. Sazlıkları ve gürleri zevk için yakacaksın, kuşları zevk için avlayacaksın. “Tükettikçe, yediği yere sıçan bir ülke haline geldik” cümlesi önümden geçip, pencereden dışarı uçuveriyor. Cümleyi Sözcü gazetesi manşetine benzetip, bu kez cümlenin yüklendiği üsttenciliği içimden def etmek için içimle güreşmeye koyuluyorum.
Başkan kaşlarını tellendire tellendire yakınıyordu geçen yaz: “Vatandaş, ‘Başgan, ne zaman yüzücez,’ diye Pasaport iskelesinin camına markör kalemle yazmış... Gediz’in çöpü ve kiri ile bir türlü baş edemiyoruz; çeri çöpü alıp İzmir Körfezi’ne bırakıyor nehir. İhalesine çıkıp gemiyi aldık da haydi denizi temizledik, Gediz’i kirletenleri halletmedikçe neyi çözeceğiz?”.
Aziz başkan gözümün önünden yitiyor. Yol şimdi toz esiyor... Karşıdan gelen var, gelen varsa bu köprüde sağa çekip gelenin geçmesini beklersin. Köprünün altında sekiz kişi var. Üçü yosunlu birikintide çimiyor, ikisi güneşleniyor, biri az ötedeki söğütün altına sıçıyor. Sıçışını, karşıdan gelen domates yüklü dizi dizi kamyon geçene dek izliyorum. Önce suya sıçıyor yurttaş; sonra avcuna aldığı suyu kıçına çalıyor. Ben köprüye hamle etmişken, o dönüp eline bakarken, köprünün karşı ucunda bir Anadol kamyonet beliriyor; kasadaki kız elindeki pet şişeyi sıçan yurttaşa doğru sallıyor. İkinci köprüde ise su, nereden kaynaklandığı belli olmayan muazzam bir kirlilikten dolayı tastamam lacivert akıyor.
Bu cevaptan, bu cevabın hep aynı yerden ve aynı tonla çıkıp gelmesinden ve cevabın hiç değişmiyor olmasından sonsuz derecede bıkkın ve yorgunum...
Yol şimdi eğri... İçin için zemine kızıp duruyorum; zira benim kamyonet, yolda yerli yersiz sıçrıyor. “Neden bu yolu seçtim yine?” diye kendime soruyorum, “sekiz kilometre tasarruf ettin işte” cevabı geliyor. Bu cevaptan, bu cevabın hep aynı yerden ve aynı tonla çıkıp gelmesinden ve cevabın hiç değişmiyor olmasından sonsuz derecede bıkkın ve yorgunum... Bu cevaptan alabildiğine sıkılıyorum, çünkü şu sıralar aynı yolda gittikçe kendime sorduğum sorulara hep aynı cevapları veriyor olmaktan dolayı çok yoruluyorum. Geçer, bu da bir dönem.
Sansarca bir tonla “Dombaylı üzerinden gitseydin,” diye söylenen diğer iç sesimden ise über bıkmış vaziyetteyim; biliyorum, evet o yoldan gidebilirdim ama “aynı noktaya giden sadece iki yol varsa sıkılmamak için ara sıra her iki yolun gidiş lezzetini birbiri ile değiştokuş edersin,” diyerek zihnimi oyalıyorum.
Yaz yorgun; yaz alabildiğine hızlı bir şekilde ölmekle meşgûl... Kamyonetin burnunu eski çarşıya doğru kırıp Prizren Sofrası’na gidiyorum. Aklımda sadece ve sadece, geçen aylarda kaşıklamaktan bir türlü bıkmadığım vişne hoşafı var. Saat dört olmuş; tezgâhta bir porsiyon tas kebabı ile birkaç porsiyon patlıcan, biber kızartması ve üç beş kaşık pilav kalmış. “Köfte yapalım,” diyor ustam; “Çok sıkıldım köfteden,” diyorum. “Tas kebabı ile pilav ver,” diye yarım ağızla ortaya söyleniyorum. Lokantacı “Keyfin mi yok bey?” diye soranda, cevaplıyorum: “Seçeneklerin kıtlığına sıkışıp kalmış olmaktan gerçekten çok yorgunum!”.
Garson dönüp cevabıma bakıyor, geçip yerime oturuyorum. Üstüne üstlük, masada kimyon yok.
Sağ yanımdaki duvarın köşesinde kısık sesle vızıldayan bir televizyon var. “Uzun” beliriyor ekranda; “Bunun gözümüze görünmeyeceği gün olmayacak mı be ya!” diye söyleniyor lokantacı. Sol yanımdaki duvardan ise çift kartallı Şkiptar sembolü üzerime kanat çırpıyor. Her tadanı dudaklarını büze büze ağlatacak derecede lezzetli tas kebabını çenemde itina ile gevelerken, bu sembolün bilmem kaç yüzyıllık geçmişini ve kadim zamanlardan bu yana ne geniş bir dünya coğrafyasında rağbet görmüş olduğunu düşünüyorum. Sol yanımdaki duvarda sadece çift başlı kartal yok; sıra sıra dizilmiş tablolara bakınıyorum: Osmanlı tuğrası, kalpaklı Gazi Mustafa Kemal portresi, bana Bolu’nun bilmem neresini andıran bir yeşillik alan, karınca duası ve Lady Gaga’nın ilk bakışta kukubiğine fokuslanmanızı sağlayan frapan mı frapan bir fotoğrafı... Gaga’nın fotoğrafı, alabildiğine görkemli ve yaldızlı bir çerçeve ile bu yeme içme âleminde yerini oldukça netleştirmişken Gazi’nin fotoğrafı, sanırım bir dergiden kesilmiş ve lokantanın nemli ortamında uçları azıcık kavlanmış.
Ben bunlarla oyalanıp tas kebabımı çatallarken, elinde büyücek bir tencere ile aşçıbaşı beliriyor: “Çok şiştim be ya; içim sıkılıyor yemek pişirmekten! Yorgunum be ya, anam avradım olsun!”. sarpkeskiner@yahoo.com