ben sana yorulma demiyorum, hobi olarak gene yorul!


Oğuzhan Oğuz
Yirmi birinci yüzyıldayız abiler. Yirmi birinci yüzyıldayız ve yorgunluktan konuşuyoruz. Bitmek tükenmek bilmeyen modern yorgunluğundan insanoğlunun. Malumunuzdur bu yirmi birinci yüzyıl, sanayi devriminin çoook sonralarına denk gelir abiler. Bunun bir mihenk taşı olduğunu düşünürsek, bugünün yorgunluğunu, sanayi devriminden önceki fanilerin konuştukları gibi konuşamayız. En iyi niyetli halimizle bütün bu teknolojik gelişmelerin özetle “insan hayatını kolaylaştırmak” üzerine olduğunu varsayarsak, şu soruyu gündeme getirmek isteyenleriniz olabilir. “Yav kardeşim, oookkadarr makine var, oookkadarr alet edevat var, biz neden hâlâ yoruluyoruz yav?”

Yorulacağız elbet abiler, yorulacağız. Bu gayet doğal ve fonksiyonel bir durum. Mekaniği belli, fiziği belli, tarihi, coğrafi, sosyoekonomik, sosyokültürel nedenleri, hatta sosyo olmayan ekonomik, sosyo olmayan kültürel nedenleri bile belli. Dolayısıyla üzerine düşünmemiz gereken şey neden yorulduğumuz değil, ne için, nasıl, hangi uğurda yorulduğumuz, vs. vs abiler. Burada tutup kişisel problemlerinizi gündeme getirecek değilim. İhtimaldir ki kimi zaman “Hayat beni neden yoruyosun?” gibi sorular soruyor olabilirsiniz, ama bu sorunun muhatabı olabilecek biri değilim.

Böyle soruları ünlü düşünür Serdar Ortaç’a danışabilirsiniz. Zira kendisinin bu tip sorular ile bırakın muhatap olmayı “sanat” yaptığı bile görülmüştür zamanın bir yerinde. Bana gelince, ben işin toplumsal boyutu ile ilgileniyorum. İlgilenmek zorundayım, çünkü size insanlığınızı unutturan bu düzeni değiştirmek istiyorum. “Ah be çocuk, değirmenlere karşı savaşılır mı?” diye kıçınızla gülebilirsiniz, sıkıntı yok. Evet savaşılamaz belki ama en azından denenebilir abiler. Bunu denemek resmi sponsorlarınız ve kurmayları tarafından “Boş bir macera işte.. hiç.. boş bile değil efendim, macera işte” şeklinde değerlendirilebilir. Lakin bu deneyim uğruna o güzel atlara binip çekip gitmeyi göze alan o güzel insanlar, mizaç ve kararlılığıyla sizi de kurmaylarınızı da madara edebilir.

Dolayısıyla demirin tuncuna insanın piçine kaldığımız şu günlerde, mevzuya destursuz girmemek adına şunun adını bir koyalım abiler. Yorgunsunuz. Tamam, yoruluyorsunuz. Çok sağlam işler çıkarıp, çok sağlam kâğıtlar derleyip, çok sağlam ekranlara kilitlenip, çok sağlam artık ne halt ediyorsanız, yoruluyorsunuz. Eyvallah. Peki ne için? İşte efendim, daha kaliteli bir yaşam, daha nezih bir hayat, daha iyi bir kazanç, daha üçodabirsalon bir ev, daha üçyüzaltmışbeygir bir araba, daha beyazyakalı bir adam, daha topukluvemakyajlı bir kadın, daha şimdikilerçokfenaayol bir çocuk vs. vs. Tamam, hadi buna da eyvallah. Peki bütün bunlar için gebe olduğunuz şey ne? Sermaye! Dolayısıyla bütün bu yorgunluklarınızın sebebi de sermaye. E iyi de abiler, siz değil miydiniz annelerinizin babalarınızın sermaye karşısındaki debelenmelerine burun kıvırıp, alın terine bir sol kroşe patlatmaktan çekinmeyen, o insanların iliklerini sömüre sömüre kendi saltanatını yaratmış çıyanların eniklediği züppelerin yediklerine, giydiklerine, bindiklerine bakıp ele avuca sığmayan şımarıklıklarınızı zehir zemberek dillerle ıslatıp, mücadele etmekten başka çaresi olmayan o insanların suratlarına tüküren? Üstelik büyük bir gururla, insanlığa kattıklarından bihaber, kendinizce bilimsel bir temel olarak sadece dil çıkardığı fotoğraftan tanıdığınız ak saçlı amcanın şu sözüyle bağıra bağıra yapmadınız mı bunu? “Aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır.”

İfadenin gerçekliği su götürmez, orası ayrı. Ancak bu ifade ile nerede karşılaşmış olursanız olun, bunun bir aydınlanma anı olması gerekmez mi? Popüler uyuzlarınızla caka satmak için yerli yersiz kullanmak yerine, gerçekten anlamayı deneseydiniz olmaz mıydı mesela?

Hadi buna da eyvallah. Diyelim ki yaptınız. Diyelim harbiden farkındasınız bunun bilinciniz için jeneriklik bir söz olduğunun. O vakit soruyorum abiler, neden bir zamanlar yeni terleyen bıyıklarınızla kodumu oturtan bir laf olarak başvurduğunuz insanlık için tarifsiz kederler içindeki bu mottoya dair hiç bir fikriniz yokmuş gibi davranıyorsunuz? Yetinmek nedir bilmeyen, bırakın manayı, maddenin dahi ağırlığını hissetmeyen, günlerini hastalıklı “daha” arzularını karşılamak için ekranlara bakarak tüketen, akşamlarını “daha” portatif ekranlarda Disney kahramanları gibi geçirerek heba eden, üstüne üstlük bir de bunları yapabilmek için sahip olmanın başarı sayıldığı fiyakalı kartvizitlerin gölgesine sığınıp gece gündüz çalıştığını iddaa eden mutant’lara dönüştüğünüzün farkına ne zaman varacaksınız?

Elbette yorgunsunuz, ben yediğiniz haltları yukarıdaki cümlede özetlemeye kalkarken yoruldum, siz bu hızla hiç sektirmeden devam edip ömrünüzü tüketirken nasıl yorulmayacaksınız? Mümkün mü böyle bir şey? Elbette yorgunsunuz. Üstelik sorsam, “Yorgunum, çünkü yorgunluğumun yaşamak gibi bir anlamı var” bile dersiniz. Şimdi ben soruyorum, dürüst olalım abiler, harbiden bu mu yaşamaktan anladığınız? Aptal mısınız? Tabii ki hayır. Peki neden yokluk içinde denenmişi varlık içinde denemeye devam edip farklı bir sonuç almayı bekliyorsunuz? Üzerine türlü maskaralıklar eklemenin getirdiği dayanılmaz hafifliğe sığınmış olmanız sonucu değiştirecek mi? Bu öyle bir müsabaka mı? Daha ne kadar “ter attık en azından ama iyi yorulduk ha” tadında devam edeceksiniz yaşamaya?

Ben size yorulmayın demiyorum ki abiler, hobi olarak gene yorulun. Ama yüzyıllardır değişmeyen asıl mevzunun farkına varın. Zulüm eksenlerine kurulu ölçütlerle belirlenen başarı hikâyelerine kanıp, çok “daha iyisini” tekrarlayıp, bunun üzerine çakırkeyf bir ömür inşa edip, “büyüyünce ben de şu amca gibi olucam, bu teyze gibi yaşıycam” diye zırlayan, halbuki altmetninde “büyüyünce ben de zalim olucam len”den başka bir şey olmadığını adınız gibi bildiğiniz çocukları pışpışlayıp, bu bitmek bilmeyen kovalamacanın getirdiği yorgunluğu “hayat gailesi” diye lanse edip –çok matah bir iş yapmış gibi- böbürlenip durmayın. Bütün bu koşuşturmanın sermayenin kucağında zıplamaktan bir farkı olmadığını, her tatmin gibi bunun da anlık bir zımbırtı olduğunu ve böyle devam ettikçe dikili bir ağacınız olmayacağını, rica ediyorum anlayın!

Anama da sövseniz dile getirmek zorundayım abiler! Bu neden mi bir rica sebebi? Bu neden mi bu kadar elzem? Her koyunun kendi bacağından asıldığını düşündüğünüz bu ziyan çağlarında rüsva’demoğlunun, bu neden mi bu kadar bağlıyor beni? Çünkü siz bu kan emici illüzyondan bu denli yorgun, bu denli bitap düştüğünüz için bütün bu olanlar. Siz bu denli halsiz düştüğünüz için ovalarken irili ufaklı ekranlara kilitlediğiniz gözlerinizi... Bütün bu olanlar abiler; işçi ölümleri, kadın cinayetleri, çocuk gelinler, tecavüzler, devlet dersleri, faturalarınızdaki TRT payı, KDV’ler ÖTV’ler ABD’ler, medya fareleri, entelektüeller, silah tüccarları ve siyasetçiler...

Ezcümle tam tekmil engerekler ve kahpe dilleri abiler, bütün bunlar işte siz bu denli yorgun, bu denli “yapacak bişiy YOK!” olduğunuz için. Bu yüzden “olur böyle şeyler” diye pervasızca geçiştiriliyor “kaza değil cinayet” vakalarınız. Mercimek beyinleriyle inşa ettikleri süperzeka gökdelenleri, AVM’leri, ağızlarınızın içine dikmekten utanmayan gayrimenkul ortakları bu yüzden. Bu yüzden bizzat öldürdükleri evlatlarınızın cenazelerini gaz bombalarıyla süsleme cesaretini göstermeleri, kızlarınıza tecavüzü meşrulaştıran hukuk yapıları, mahkemeler ve adalet terazileri. Bilmezlikten gelmeyin abiler, bütün bu olanlar ve daha nicesi, siz bu denli yorgun ve bitap düştüğünüz için, siz bu denli yorgun düşesiniz diye abiler. Bilmezlikten gelmeyin, bütün bunlar siz sürekli bir yerlere yetişmeye çalışır gibi yaşarken, neye hizmet ettiğinizi bilmeden ömrünüzü sigorta primlerine yatırırken, cebinizdeki üç beş kuruşu verip moda isimleriyle arenalara izlemeye gittiğiniz arsada değil borsada top koşturan milyon dolarlık eşşoğlueşeklerin tepki koyduğunuzda kredilerle aldığınız televizyonlara çıkıp “Biz de ekmek paramız için emek veriyoruz” gibi arsız lakırdılarını sessiz sedasız dinlerken, bırakın sessiz sedasız dinlemeyi bir de üzerine ossura ossura uyurken oluyor abiler.

Bu sebepledir ki bu bir ricadır abiler. Gelin böylece bunları çabucak geçelim, şöyle bir dinlenip takkeyi önümüze koyalım ve düşünelim. Bir çaresi bulunur elbet deyip topu Drogba’ya atmak yerine takım halinde direk kaleye gidelim. Gidelim ki akıttığınız terin “o gün” geldiğinde süzülecek tertemiz bir alnı olsun. Gidelim ki hayatta kalan çocuklarımızın yüzlerine bakacak yüzümüz olsun. Gidelim ki yorgun düştüğünüzde, yorgunluğunuzun hakikaten yaşamak gibi bir anlamı olsun.
Bu kemiği olmayan dile ayrılan sürenin sonuna gelirken, suçlu aramak yahut akıl vermek gibi bir derdim olmadığını, aksine yazıda geçen tüm “siz”lere bizzat dahil olduğumu, nefsimle olan yüzleşmelerimi alıcısına değsin diye açığa vurduğumu not düşerek noktalamak istiyorum. Umarım bir yerlere dokunur..

Yine böyle yorgun argın gelip uykuya daldığınız bir gecenin sabahında; “Hadi kalk devrime geç kalacaksın,” diye uyandıranlarınız çok olsun abiler.

Ben kaçtım.
Hadi, arrivederci! oguzo@sabanciuniv.edu