Koyu Kahve
Burak Bayülgen
Kahve ile sarhoş olunduğuna ilk defa değil, her gün tanık oluyor buralar. Kendini şarkıyla özdeşleştiren bir kadın nasıl da boğar geçmiş pişmanlıklarını kahvenin ve sigaranın zifiri karanlık ziftinde… Bessie Smith nasıl da söylemiştir “My Man Blues”u, Sarah Vaughan ise “Black Coffee”yi… Jukebox’a bir peni daha atamayacak denli yorgunluğunu “I walk the floor and watch the door,” diyen bir mekanizmanın sesinden işittiğindeyse kapıya, daima bakılması gereken yere; kapıya bakarak bekliyor adamını. Adam gelmiyor işte. “Daha fazla zorlama şansını” dedirttirecek denli yorgun bu şarkılar.Verandanın eşiğinde sallanıyor, çatı üzerine çökmek üzere… Nerede kaldı bu adam?.. Yorgun argın gelecekti halbuki evine. Kadını yemeğini hazırlayacak, piposuna tütün dolduracak, ayaklarını sehpanın üzerine uzatmasına yardım edecek, sallanan iskemlenin sırt kesimine bir yastık koyacak… Çatı üzerine çöktüğünde evde tek başına kalan bir kadının dramı bu. “My Man Blues” bitti, tükendi ve yorgundan da beter. Bitti ve tükendi.
-*-
Bir kadın cesedi daima yorgundur. Adam ise dinç ve sağlıklıdır. Alt tarafı gelmemiştir evine. Olan biten bu. Çatıyı onarmamıştır. Veranda kırık döküktür. Çoraplar söküktür ama ağzı iyi iş yapar ve yorgun argın döner evine. Yıkıntılar arasında kadınını bulur. Toprağa verir kadınını. Arkadaşları ne çoktur teselli edecek. O ne bilir “My Man Blues”u söyleyen Bessie Smith’i. Kahve mi? Ne kahvesi?..
O gece kadınlardan bahsedip durdu dinç adam. Harabeye lanet okudu. Çatıya. Kadınlara da. Yorgun kadınını toprağa verişinin üstünden henüz vakit geçmemiştir ki yeni bir kadın peşinde koşmaya başlayacaktır. Ölen kadını böyle söylerdi arkasından koyu kahve eşliğinde en yakın dostuna.
“Bak!!!” diyordu… “Söylettirecektir o kadına da ‘Black Coffee’yi ve ‘My Man Blues’u… Ben az mı söyledim. Halim bile yoktu bir peni atacak Jukebox’a. Ben de çalanı dinlemekle yetindim. Ama ne yapayım şans benden sadece şarkılardan yana. Çalıverdi öylece Black Coffee. Oldu bitti. Bak görürsün. Ben öleyim, peşine düşecek yeni bir şırfıntının.”
Ve yorgun bir kadının şansı sadece şarkılardan yanadır.
-*-
Gece gece bir ağıt yankılanıyor harabenin oralarda. Duyanlar kadın sesi ile erkek sesini ayırdedemeyecek denli korkuyorlar. Cenaze evinden bile duyuluyor ses ve adamı sarhoş eden bir zifiri karanlık hâkim oluyor tüm eve. Adamı kahvenin ziftine yoruyor bunu. Kadınlar “Daha fazla içme,” diyor. Adamı –halen adam değil, adamı diyoruz- daha da istiyor. Kahve dökülüyor üstüne. Kapıda; daima bakılması gereken yerde, kapıda bir kadın beliriyor. Genç ve alımlı. Adamı ayağa kalkıyor. Kahve fincanı kırılıyor. Harabenin oradaki ses kesiliyor. Duyanlar, duymayanlar bilmiyor ne oluyor diye oralarda. Artık yorgun değil kadın. Adamıyla pub’a gidiyorlar. Dinç eller… jukebox’a bir peni atıyor. Çalıyor müzik ve dans ediyorlar.
-*-
Ev yeniden yerli yerinde şimdi… Çatı onarılmış, boya badana yapılmış. Verandada kadın ve adamı. Yastık da var. Çorap sökükleri dikilmiş, ayaklar sehpaya uzatılmış, sallanan sandalyenin sırt kesiminde bir minder. Kahveler hazır. Ağıttan değil, sevinçten sarhoşlar bu sefer. Dedik ya, buralar kahveyle sarhoş olunduğuna ilk defa değil, her gün tanık oluyor. Bessie Smith göz kırpıyor oturduğu yerden kadına, Sarah Vaughan çitin ardında belirip el sallıyor, biraz gecikti, ama biraz. Bir fincan daha lazım gelen misafirlere.
-*-
Adamı bir de “Dur, sen kalkma, yorgunsundur, ben getiririm” demez mi?... burakbayulgen@gmail.com