VESVESE


Nazlı Kalkan
“Yeter artık sus diyorum sana sus!” Vazgeçip gidecek misin? Ya da son ana kadar kalıp uğraşacak mısın? Ya başarabilirsen? Ya olma ihtimalin varsa? Ya olursan? Ya beyhude kendini harab edeceksen, ya hiç olmayacak bir şeysen? Gitmeli mi acaba? Gitmemeli mi? Vazgeçmeli mi yoksa? İçinde dönüp durup sonunda bitab düşersen? Düşünceler bir katran gibi zihnin çarklarında yayılırken, insanları bulup anlatmalı mı kendini gizlemek için? Ya hiç kimse yoksa? Hiç kimse gelmiyorsa seni gizlemek için? Ya tek başınaysan? Ya en sonunda yapayalnızsan?
O zaman ne gerek var anlatmaya. Ne anlatacaktın ki?

İblis, elindeki cam kadehi mermere fırlattı. Kadehe hiçbir şey olmadı. Mermer parçalandı. Kapının önünde gitmek ve kalmak arasında kararsız duran Silüet, kapıdan çıkıp geri dönmek üzereydi. Vazgeçecek, kalamayacaktı bu odanın içerisinde. İşte. İşitiyor musun ayak seslerini? Vazgeçti. Geri dönüyor. Geri çağırmak lazım, bir şeyler vaadetmeli. “Hayır,” diyemeyeceği bir şeyler. Aklını çelecek, bedenini tutsak edecek bir şeyler. İşte o zaman emrimize itaat edebilir. Güçlü olmayı, tek olmayı, kusursuz olmayı, başarıyı, mükemmelliği, herkesten üstün olmayı vaat edelim. En son noktayı vaat edelim. Kalbine umut salalım. Tebessümle ona “Hepsi geçti,” denilen o anı vaat edelim. Şimdi geliyor. İşte bak! İşitiyor musun? Hiçbir ses yok. Çünkü durdu. Görüyor musun? Ter içinde kaldı. İşte şimdi kafası karıştı. Yol açıldı. Artık sinsi bir veba gibi beyninde ileriyoruz, kalbine erişiyoruz. Göğsünü şişirip, kanla dolduruyoruz. Kanına işliyoruz. Bedenine karanlık, kasvet ve kederle birlikte, bu karanlıktan kurtulabilme şansını, mutlak huzurun her an gelebilme ihtimalini ve eğer her an tetikte olmazsa bu muhteşem anı kaçırabilme vehametini salıyoruz. İşte şimdi dert sahibi oldu. Bu derdin bir gün son bulacağı umudu, onu bu karanlık ve soğuk odada hapsedecek, her an tetikte bekletecek, dışarı çıkıp güneşe bakmak aklından geçmeyecek. Böylece güneşin sıcaklığı tenine işlemeyecek, dahi nefes almayı unutacak ve artık baksa da göremeyecek yaprağın yeşilini, yahut çiçeğin kırmızısını.

Kapıdan içeri girmeye karar veren ter içindeki Silüet’in içini girdiği anda büyük bir karanlık kapladı. İçerisi darmadağınıktı. Toz bulutu kaplamıştı her yanı. Gerçekten de, her yer pislik içindeydi. Her tarafa üzerinde notlar alınmış kâğıtlar saçılmıştı. Toz içindeki duvarlar üzerine üzerine geliyordu. Kâğıtların altında ezilecek gibiydi. Elleriyle duvardaki tozu silkeledi. Kâğıtlardan bir ksımını iterek kendisine oturabileceği bir yer açtı. Sanki bir an önce ortalığa saçılmış bu kâğıtları tek tek toplaması gerektiğini hissetti. Bu kâğıtlar, toz, bu pislik ve belirsizliğin olduğu kapıdan gireli çok olmamıştı fakat sanki bu dağınıklığın hepsini kendisine ait hissediyordu. Bir an önce temizlemeliydi. Hemen. Bütün kâğıtlar konularına göre numaralandırılıp, dosyalandırılmalıydı. Yok, önce tozu temizlemeliydi. Tozdan hiçbir yer görünmüyordu. Göğsünü ağır bir sıkıntı kaplıyordu. Kâğıtları toplamalı. Bir yerden başlamalı. Hangisinden? Nereden başlamalı? Biraz durmalı. Bu kasvet çok ağır. Önce birazcık uyumalı. Belki aydınlık bir güne yeniden uyanırsın. Bir Pazartesi günü sıfırdan başlar ve her şeyi toplamaya başlarsın. Ne de olsa kocaman bir gün olur önünde. Zaman diliminde o ana varmadan evvel gün koskocaman görünür. Gelmemiş olan günde Silüet her şeyi yapmaya muktedir olur. En iyisi uyumak, gelecek -aynı zamanda gerçekte hiç gelmeyecek- günün tasarısını yapmak, zihnin içinde, muktedir olabilme ihtimalininin hazzıyla, birazcık rahatlamak...

***

Herkes bilir ki bir rüyada bir olay olmuş olur. Rüyadaki kahraman bir şekilde birilerinin yanında ve bir yerlerde bulunur. Kişilerin nasıl biraraya geldiğini ve kim olduklarını hiç kimse sormaz, rüya sahibi rüyanın içinde oradan oraya öylece gider. Kahraman gerçekte hiç tanımadığı birileri ile tanışmış olur, onlarla türlü şeyler yapar, âlemlerden âlemlere gider. Herkes bilir ki; rüyada hiçbir şeyi hiç kimse yadırgamaz. Silüet de uykusunda böylesi bir rüyanın kahramanı olmuştu.

Herkes bilir ki bir rüya sahibine âlemin gizemini taşır, fakat söze dökülür de sahibinden başkasına anlatılmaya başlanırsa; taşındığı söz âleminde birden manasız bir absürde bürünür. Sahibinin kalbini histen hisse uçuran rüya, söz âleminde dinleyen için saçma bir hikâyeden başkası olamaz. Bu yüzden Müellif, Kahraman’ın bu manasız rüyasını söz âlemine dökmemeyi ve kendi manasının gizeminde bırakmayı tercih etmiştir.


***

“Yeter artık, sus diyorum. Ne olursun sus biraz.” Silüet, uyandığı günden sonra üzerine gelen tozun ve etrafa saçılmış kâğıtların içinde, eşyayı temizlemek için günlerce, aylarca, yıllarca çabaladı durdu. Her gün, her saat, her an temizledi. Her temizleyişinde daha fazla kâğıt etrafa saçıldı, daha fazla toz duvarları kapladı ve her gün daha fazla fısıltı zihninin karanlık koridorlarına yayıldı. Yıllar süren bu mücadelenin sonunda bir gün sanki zamanı gelmiş gibi birden bire durdu. Bir şaşkınlık hissetti. Gerçekten de birden vageçti. O gün kendi eksikliğini ve tamamlanmazlığını kabul etti. Sonra nasıl bir zavallı olduğunu gördü. Kendi haline acıdı, içi parçalandı, parçalandıkça daha da çoğunu gördü. Zayıflığını, kusurluluğunu, tekliği yerine yanızlığını... Sanki bir yapboz tablosundan kopartılmış, kocaman bir dünyaya tesadüfen fırlatılmış, tek başına kalmış işe yaramaz bir parça gibiydi. Resmin bütününün içine yerleşeceği güne ulaşmak isteyen bu zavallı yapboz parçası, huzur içinde olmanın hayalini kurarken en çok korktuğu hisle karşılaşmıştı sonunda: ait olduğu resmin bütününe ulaşmaya çalışırken, beyninin içindeki fısıltıya inanarak senelerce beyhude çabalamış olduğu hakikatiyle...

Senelerce göğsündeki sıkıntı, beyninde inleyen fısıltı, aslında hiçbir an dahi son bulmamış olan vesvesenin kendisiydi. Müellif anlatırken bu Siluet hakkında başka bir şeylerden bahsetmiş olmayı dilemişti. Keşke Müellif başka bir hayatın bahsini açmış olsaydı. Keşke hikâyesi gerçekten de bitmiş ve bilinmiş bir hikâye olsaydı. Keşke içerisinde bu kadar toz, kasvet ve karanlık olmasaydı. Ve fakat, bu durum Müellif’i de içinden çıkarmış olan hakikatin kendisiydi. Bir vesvese tıpkı hava gibi eşyanın arasında dolaşıp duruyordu. Bir umut vardıysa; o da sonradan bu Silüet’in etrafındaki eşyada bir gevşemenin olmasıyla ilgiliydi. Vazgeçişinden sonra Silüetin etrafındaki eşyanın tabiatı yumuşadı. Sertlik kayboldu. Güç perdesi indi. Eşyanın birbirine sımsıkı tutunan zerreleri mâyi bir hale bürünüp birbirlerinin yanından, önünden, arkasından akıp akıp geçtiler. Silüet de etrafındaki eşya gibi kendi hayatının içinden böylece akıp geçti. Müellif bahsi bir daha açmamak üzere kapattı.

Sadece yağmur yağdı. nazlikalkan8@gmail.com