Tekrar Tekrar Yıka Elini


Murat MRT Seçkin
Bildiğimiz birçok karşılığı dışında takıntı ya da obsesyon, ruhçuluk (spiritualizm) kavramı olarak oldukça tehlikeli bir yerde duruyor. Şahsen spiritualizme yaklaşımım ve bakış açım çok da hayatıma sokamamak üzerine kurulsa da beni etkileyen birçok film veya kitabın temelinde bu bakış açısı yatıyor ve işin soyut kısmını kenara bırakırsak belki de saplantı durumunu en güzel bu alan tarif ediyor.

Ruhçuluk denizinde takıntı, ele geçirilen bedenin varoluşunun ana sebebidir. Kötü bir ruh, enerji ve belki de o ruhla zaten yaşamaya devam eden başka bir insanın çeşitli yollar ile karşısındakinin tinini ve belki de bedenini ele geçirmesinin temelinde hep takıntının var ettiği sebepler yatıyor.

Zamanında Omen filminden Damien gibi genç bir evladımızın hayatımıza korku salmasının sebebi de onu Deccal’a çeviren aracının güç saplantısından başka bir şey değil. Bahsettiğimiz şeytanın din kitaplarında yazmasına gerek yok. O şeytan zaten insanın ikiliği, çıkar çatışması ve güç arzusu doğduğundan beri bedenimizde bir yerde beklemede. Her an hiç beklemediğiniz bir yerden vuracak şekilde gardını almış bekliyor.

İnsan insanı öldürmeyi hak gördüğünden beri takıntılar aslında derimizin altında gitmek bilmeyen berbat bir kaşıntı gibi, kaşıdıkça derine girmek isteyen parmak uçlarınızı kanatana kadar bundan rahatsızlık duymayız. Her zaman olduğu gibi “ben” zarar görene kadar keyfini sürdürmeye devam eder, dururuz.

Bireysel ele geçirilme (egzorsizm) ne kadar ürkütücü ise ele geçirilmenin toplu (mass) hali daha da korkunç. Mesela okuldaki bir serseri çetesi, mahalle de seni dışlamış bir esnaf grubu, çocuk parkında seni oyuna almayan gıcık çocuklar... hepsi bu toplu egsorsizmlerin çekirdeğini oluşturuyor. Bir sonraki aşamada ise meslek örgütleri, işbirliği kuruluşları, localar gibi amacı mutasyona uğramamış gibi davranılan kümelere yayılır. Ardından bir bakmışsınız devlet, işlemcisinin içine binlerin güç ve arzu dolu takıntılarından oluşmuş veriler bırakılmış bir android’e dönüşmüş. Bedenini binlerce parçaya bölüp başka başka bedenlerde farklı takım elbiseler ile bize gözükse de o aslında vücut bulmuş saplantıların hücreleri birleşmiş halinden başka bir şey değil. Bu android artık o saplantıların hizmetinde hareket ettiğinden dolayı insani düşünceleri bir kenarda hediye paketi gibi kullanarak, ihtiyaç duyduğu (sıkıştığı) anda kullanır. Saplantılı zihin her zaman temkinlidir. Devlet isimli android’imiz de işte böyle böyle o paketleri daha önceden hazırlar. Bir acil durum camekânı olarak kullandığı medyada bunları pişirir ve sunar. Onun dışında hedefe kitlenmiş bir bilincin canlanmış hali olduğundan sadece amaca hizmet eden yolda yürümeyi tercih eder.


Fatal Attraction (Adrian Lyne - 1987)


Android’imiz aklı karışık vatandaşımızı bir şekilde bir yerlerde yakalar. Aslında zaten bir süredir izliyordur. Temelde ulaşması gereken gücü ayakta tutması için her zaman ona enerjisini ve ruhunu verecek birilerine ihtiyacı vardır. O nedenle bir parçası her zaman avdadır. Devlet etobur bir bedene sahiptir. Ele geçirilen beden kan ve ete asla doymaz. Huzurlu hayatını istikrar ve zenginlik cümleleri ile (tüketim duaları) hafifçe sarmaya başlar ve düzgün bir şekilde devam eden yaşamını duvarları şuursuzlukla sıvanmış bir tünele hapseder. Android tüm saplantılarını kurbanına zerk ederken, kurbanı da ondan daha yüksek bir şehvet ile bu yeni kişiliğine sarılır. Tam kafasının karıştığı dönemde efendisinin ortaya koyduğu renkli paketler ve süslü sözler ile kendini yine onun kolları arasında arzu ile öpüşürken bulur. Olur da zamanla hizmetçisi olduğu sistemin farkına varıp, “Ne yapıyorum ben?” sorusunu kendine sormayı bırakıp çevresine de yayarsa; android’imiz onu obsesyondan paranoyaya doğru uzayan yol ayrımına sokar. Gerçek hayatta “Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu” olanlar bazı çevrelerde yabancılaştırılıp dışlansalar da burada tam tersi işler.


Misery (Rob Reiner – 1990)


Bazen de her şey bir rastlantı üzerine gelişir. Siz parıltılı hayatınızı sürdürürken kendinizi bir anda android’in kucağında bulabilirsiniz. Israr edip kaçmak isteyebilir, bunun için ciddi şekilde çabalayabilirsiniz. Ancak spiritualist takıntı bildiğimiz obsesyonun neredeyse tersi bir tavır gösterir. Bilimsel takıntı engellenemez bir duyguya verilen tepkiler toplamıdır. İçinizdeki şeytana karşı koyabilmek için kendinizce çeşitli savunma yöntemleri geliştirirsiniz. Oysa ki ruhçu takıntı tüm yukarıdakileri kendi engellenemez tutkularını taze tutmak için bir araç olarak kullanır. Android dışarıdan barışçıl ve çok sakin gözükse de amacına ulaşabilmek için gizlediği tüm arzularını hızlıca kusar. Vakit kaybetmez, şüpheye düştüğünüzü hissettiği anda hızını birdenbire arttırır. Devlet aslında sabırsız ve yapayalnız bir bireydir, huzur ile şiddeti ayılmak için aynı bardakta soda ile karıştırıp içen akşamdan kalan bünyedir.


One Hour Photo (Mark Romanek – 2002)


Çeşitli formlarda ve parçalanarak yaşayabildiğini ifade ettiğimiz android’imiz, tüm yukarıdaki hallerinden çok daha nahif bir halde vücut bulabilir. Sakin, mantıklı ve anlaşılabilir bir ifade ile yanınıza yaklaşıp masumiyet üzerinden prim yapabilir. Yüzüne baktığınızda “temiz çocuk” diyebileceğiniz ve kendinizi emanet edebileceğinizi düşündüğünüz bir bedende var olabilir. Bu bir sülüğün sevimli bir panda suratına sahip olduğu bir an gibi. Sizi emer, emer, emer... ama o tatlı yüze baktıkça izin vermek zorunda kalırsınız. Emdiği her damla kan ile masumiyetinizin ve sakinliğinizin yerine sözde savunmak zorunda olduğunuz kendi hayallerini eker. Sonunda öyle bir hale gelirsiniz ki o hayallere çabucak ulaşma uğruna çalıştırdığı yaşamların fıtrat olarak bedenen yok olması sizi çok etkilemez. Karanlık bir madende boğularak, bir otel odasında yanarak ya da bir okul bahçesinde parçalanarak yiten yaşamlar sanki o android’in yönettiği şirketin içinde koşturan ve kimsenin tanımadığı işçi karıncalara dönüşür. Geçmişte yaşadığı minnacık bir acı için koca bir kovanı rahatlıkla paramparça edebilir. Devlet dediğin yalnızdır ve bunu kendisi ister.
 

Cape Fear (J. Lee Thompson - 1962)


Bazen de hiçbir kandırmaca veya hile başvurmadan seni içine çekmeye çalışır. Kötü, kaba ve bencil davranışlarını açık sözlülük ve delikanlılık (çok matahmış gibi) gibi bol fallik maskeler ile kapatır. İşte tam burada obsesyon kelimesinin geldiği kaynak kendini gösterir. Obsidere, yani tedirgin etmek, rahatsız etmek kökünden gelen bu ele geçirme durumunun bu aşamasında artık karşımızda bir Damien (Omen) değil bariz Exorcist’in Megan’ı (Linda Blair) vardır. Arzu ve isteklerinden, güce olan bağımlılığından ve onun serumu olarak sürekli sırtında taşımak zorunda olduğu “daha fazla” isimli bebeğinden dolayı bilinç ve şuur kapanır. Öldürülenlere çamur atar, ölenlerin geride bıraktıklarını hedef gösterir, anlık ve temelsiz hikâyeler ile korku salmayı alışkanlık haline getirir. Size sevgi ile yanaşır ama boğazınızı da sevgi ile sıkar. İkisini de aynı şekilde yaptığından dolayı bir süre sonra çevresindekilere Stokholm sendromu yaşatır. Herkes onun etrafında hırstan oluşmuş alevleri tatlı bir meleğin, kurtarıcının ışığı ile karıştırır. Çünkü devlet umut ile tembelliği birbirine karıştırmayı en iyi beceren aşçıdır. Başta huzur ve rahatlığı için virüsüne hizmet eden halk, sonrasında tüm saplantıların ötesinde kan ve ete bağımlı olur. Düşman bilmek ve düşman bildiğini yok etmek, sindirmek ya da izole etmek, kendini mutlu edecek ve ideal bildikleri hayatı sürdürebilmek adına bir zorunluluk haline de gelir.

Umutsuz ve gülüşünü kaybeden toplum en büyük takıntının enerji içeceğidir. Coşturur, ağızda şekerli bir tat bırakır ama yalandır.

Not: Obsesif kişilik bozukluğunun en yaygın özelliklerinden birini temizlik saplantıları nedeni ile tekrar tekrar el yıkamaktır. Ne kadar yıkarsan yıka yetmez, kir hep kendine yol bulur bilinçte. muratmrtseckin@gmail.com