A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | Kılavuzu Karga Olanın

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/94/887" target="_blank" class="twitter">twitter

Kılavuzu Karga Olanın


MERCEK


DENİZ BOLAYIR – KUYU
5-6 yıl önce Roxy Müzik Günleri’nde ödül alan grunge grubu Sinir Harbi’nin vokalisti olarak tanıdık ilk olarak kendisini. Sinir Harbi dağıldıktan sonra da her biri bir hayvan hikâyesi (nedense çoğunlukla da sincap) anlatan, her biri birbirinden matrak ve her biri birbirinden farklı janrlarda şarkılarla oluşturduğu solo projesi Hayvansaray ile daha çok dinleyeni oldu. Başlı başına Hayvansaray şarkıları bile Deniz Bolayır’ın müzikal yeteneği ve söz yazma kâbiliyetini gözler önüne seriyor aslında. Askerliği araya sokup geldikten sonra, kendi tabiriyle militer destek alarak, ilk defa kendi adıyla arz-ı endam etti Deniz Bolayır. Askerdeyken modern yaşam ve onun zahiri halleri üzerine kafa yormak için bolca zaman bulan Deniz; yazma, bestelenme, aranje, kayıt, miks, mastering, tasarım vesair tüm işlerin 11,5’tan 12 günde bittiği ilk albümü Kuyu’da, öncelikle söz yazımı konusundaki büyük yeteneğini gözler önüne seriyor. Singer-songwriter tavrı, akustik gitarın ve vokalin başat olduğu oldukça basit tutulan bir prodüksiyonla öne çıkıyor. Yer yer sahne alan klavyelerde Can Saban ve “Cesur Yeni Dünya”daki Barıştık Mı’nın trompet katkısı dışında da başka ses duymuyoruz zaten. Ne istediğini baştan belli eden ve bunu da layığıyla gerçekleştirmiş bir albüm Kuyu. Hayvansaray günlerindeki sözleri hatırlatan “Skeptik”, “Cesur Yeni Dünya”, albüme adını veren “Kuyu”, “İnsanlar Nerede” ve en depresifi olsa da favorimiz “Pozitif”e dikkat diyor ve bu kendin pişir kendin ye albüme de göstereceğiniz ilginin size gani gani geri döneceğini garanti ediyoruz.

MEHMET ŞENOL ŞİŞLİ (M.Ş.Ş.) – SAYIKLAYANLAR – ESEN KİTAP
Türk rock müziğinin önemli şahsiyetlerinden, Kadıköy’ün en üretken isimlerinden müzisyen, şair, yazar Mehmet Şenol Şişli ya da bilinen adıyla M.Ş.Ş., geçtiğimiz günlerde yayımlanan Masa Tenisçinin Güncesi ya da Savaşçının Yolu adlı öykü kitabının ardından, arayı çok açmadan Sayıklayanlar isimli yeni kitabıyla raflarda. Geçtiğimiz günlerde tanıtımı kargART Salonu’nda gerçekleşen Sayıklayanlar, bir radyo piyesi. Metnin tamamının M.Ş.Ş. tarafından seslendirildiği ve müzikal alt yapı ile sunulduğu bir CD de kitapla birlikte edinilebiliyor. Piyesin bu müzikal versiyonuna ayrıca dijital platformlardan da ulaşmak mümkün.

Toplumun şizofreni uçurumuna sürüklediği bireyin trajik öyküsü, bir monolog Sayıklayanlar. Bir Zapotek koşusu... Foça’dan İzmir’e kar yağışı altında bir araba yolculuğu... Histeri nöbetlerinde köklere geri dönüş... Göçebelerin, Kavati’lerin, şehrin müştemilatlarında gizlenen dervişlerin, mültecilerin ya da bir tarantulanın kabuk değiştirmesinin serüveni...

KIRKBİNSİNEK – SİS PUS SUS – WORLD IN SOUND
Mazileri 2008 yılına kadar dayanan Kırkbinsinek de nihayet albümü olan gruplarımız kervanına katıldı. Bunca yıldır çok az kayıtla ama sahnede çala çala geliştirdikleri müziklerini Alman psikodelik plak firması World in Sound’dan CD ve LP olarak çıkarttıkları Sis Pus Sus albümüyle taçlandıran grup, yılın en iyi albümleri arasına şimdiden yazdığımız bir albümle beklentilerimizi bir hayli yükseltmiş durumda. 2010 yılından beri Alper Antmen, Özgür Devrim Akçay, Tolga Akyüz ve Barış Güvenenler kadrosuyla devam eden Kırkbinsinek, ‘60’lı, ‘70’li yılların Anadolu psikodelik müziği mirasını günümüze taşıyan ama sound’daki çello katkısıyla progresif rock’a da göz kırpan bir dörtlü. Yıllara yayılan kayıt süreçleri prodüksiyon açısından dezavantajlı olur aslında. Çok uğraştılar bu albümle. Çok didindiler. Grubun daha önce yayınladığı Peyote konser kayıtlarından bir EP’si ve Kompile Karga 3’te yer alan “Pus Almış Dağı” kaydı ile bu albümün prodüksyonu arasında dağlar kadar fark var açıkçası. Albüm kayıtlarıyla ilgili daha önce pek ipucu edinemediğimizden, önce şaşkınlıkla, tekrar tekrar dinleyip içine daldıkça da hayranlıkla karşıladık albümü. Psikodelik rock ve hatta psikodelik hava, dünya ölçeğinde büyük bir egemenlik kurmaya ve çağın müziğinde belirleyici olmaya başladı son 10 yıldır. Kırkbinsinek ise, bu topraklara özgü melodi, makam ve tavırlarla harmanladığı kendi psikodeliyası ile ve Almanya etiketiyle dünya klasmanına geçmeye hazır görünüyor. Albümde boş yok aslında ama açılıştaki enstrümantal “Hoyrat”, 3 Hüreller’i andıran “Derdim Dert”, albümdeki favorimiz “Oyun”, prog ve karanlık “Kara İplik”, albümden ilk sürüme verilen “İt Dalaşı” ve 9 dakikalık transandantal “Shijin”i şiddetle tavsiye ederiz.

ZARDANADAM – Z DÖNÜŞÜ
Cem Polat, Tolga Kaya, Erbatur Çavuşoğlu, Utku Doğruak ve Paşa Altın kadrosuyla 15. yılı deviren Zardanadam, 6 yıllık suskunluğun ardından 7. albümü Z Dönüşü’nü, yine kendi imkânlarıyla, kendi sitesinden yayınladı. Türkçe rock gibi basit bir biçimde müziklerini tanımlıyor olsalar da yıllardır albümlerini ücretsiz dağıtmaları, verdikleri onlarca ücretsiz konser ve şarkılarındaki eksik olmaz muhalif tutumla her daim punk tavrını bünyelerinde barındıran Zardanadam’ın albümlerini, müziğini objektif değerlendirmek zordur aslında. Tavırlarına büyük bir hayranlık duyarsınız çünkü. Müzikal olarak hep bir çizgiyi tutturmuş, kolay dinlenen, akılda kalıcı ama kolay tüketilmeyen şarkılar yaparlar. Z Dönüşü bu anlamda farklı. Gezi Ruhu’nun da satır aralarında selam çaktığı albüm, grubun en iyi albümümlerinden biri. Belki de 6 yıl aradan sonra tekrar albüm yapmalarına Gezi vesile olmuştur. Böyle hissettiriyor şarkılar en azından. Biraz daha yaşlanınca biraz daha olgun aşk şarkıları, baladlar da yazılmış. “Şarışınlar Boktur” diye diye ömür geçmez elbet. “Toz Duman”, “Serseri Marşı”, “Zula”, “Bu Böyle Gitmez” ve “Aramızda Bir Şeyler” var da yekten dilimize pelesenk olacak şarkılar olarak belirlendiler. zardanadam.com adresine girip albümü indirin ve siz de kendinizinkileri belirleyin deriz.
 

YAYIN


kargamecmua tayfasından Deniz Bankal’ın tasarımı, Raife Polat’ın editörlüğü ve eski çizerlerimizden Zeynep Özatalay’ın resimlemesiyle ÇEKÜL Bilgi Ağacı eğitim koordinatörü Servet Yanardağ’ın yazdığı, Doğanegmont’dan yayınlanan
Evini Arayan Ardıç Tohumu sayıları artan çocuklu okuyucularımız için önemli bir seçenek. Kent çocuklarının doğayı ve ağaçları tanımasını hedefleyen kitap, İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi öğretim görevlisi Prof. Dr. Ünal Akkemik’in danışmanlığında hazırlanmış ve hem ÇEKÜL Vakfı’nın eğitim çalışmaları hem de çocuklar, aileleri ve öğretmenleri için önemli bir kaynak niteliğinde.

***
Çağımızın en önemli aktivistlerinden ve 2000’lerin başlında yayınladığı No LogoŞok Doktrini gibi kitaplarla kapitalizm kültürünü ruhunu afişe ederek, düşmanı tanımamızda çok büyük faydaları olmuş Naomi Klein’ın son kitabı İşte Bu Her Şeyi Değiştirir, Osman Akınhay’ın çevirisiyle Agora Kitaplığı’ndan yayınlandı. Günümüzün neoliberal pazar köktenciliğinin iklim değişikliği ve çevre felaketleriyle bağını ve buna karşı nasıl hareket geçmek gerektiği üzere pek faydalı bir eser.
 

FİLM


Daft Punk pek akıllı grup. Son albümleri Random Access Memories’in üzerinden 2 yıl geçmesine rağmen halen kulaklarda. Dans müziğine yeni bir zirve yaptırdılar. (Sadece 3.2 milyon satılması ise albüm satışı işinin ne durumda olduğunu gösteriyor. 20 sene önce karşılığı 50 milyon civarı olabilirdi.) Fransız yönetmen Mia Hansen-Love’un yeni filmi Eden, Daft Punk’ın da çıkış dönemlerine denk gelen Fransız ‘90’lar kulüp kültürüne bakış atıyor. Filmin ilham kaynağı Hansen-Love’nin ağabeyi Sven olsa da Daft Punk’ın da bir nevi bu işlere başlama dönemine ışık tutuyor. Müzikal kültür ve dönem filmleri bazen iyi bazen kötü sonuçlar verebiliyor ama Eden gayet umut vaat ediyor.

***
Danimarkalı yönetmen Thomas Vinterberg’in “garip” yönetmenlik kariyeri Thomas Hardy’nin pek önemli romanı Far From the Maddening Crowd’un uyarlaması ile devam ediyor. 1998’de dogma şaheseri Festen ile henüz 29 yaşında başyapıtını çeken Vinterberg, sonrasında pek çok farklı tarzı ve hikâyeyi denedi ama beklenen başarı hiç gelmedi. 2012’deki Hunt onun için bir geri dönüş şansı oldu. Yeni filminde ise gene daha önce hiç girmediği sulara, İngiliz Viktoryen romantizmine dalıyor. Şu zamanların aranan oyuncusu Carey Mulligan’ın başrolü aldığı filmde Michael Sheen, Belçika’nın yetenekli ihracı Michael Schoenaerts gibi isimler var. Kitabı okuduysanız zaten keyif alacaksınızdır, Vinterberg’i de sanırız bu değişik tercihleri nedeniyle kariyerinin sonuna kadar ilgiyle izleyeceğiz.
 

DİZİ

 Bu ay True Detective ve Hannibal başlıyor, onun dışında da işler kesat. Beklentileri dağları aşan True Detective’e sonra bakarız, size artık biraz da yorulmaya başlayan bir janr olan nordic-noir tatlarından bir diziyle tanıştırmak isteriz. İsveç yapımı Jordskott’ta bir nordic-noir yapımdan bekleyeceğiniz her şey var. Soğuk sarışın bir başrol, bol yeşillikli doğa ve sürekli kapalı bir hava. Kaçırılan çocuklar ve komplo teorilerini de eklersek pek bir eksiğimiz kalmıyor. Henrik Björn’ün elinden çıkan 10 bölümlük seri aslen bu janrdan etkilenmiş Bron, The ​Missing ve Broadchurch gibi Avrupa yapımlarının ve bir nebze True Detective’in etkisini de taşıyor. Yavaş ilerleyen konu ve korku-doğaüstü imgelerle de gotik havasını tamamlıyor. Bu tarzı seviyorsanız sizin için biçilmiş kaftan. Genelde sakin geçen yaz dönemi için de iyi bir seyirlik olabilir.
 

ALBÜM

Geçtiğimiz ay iki büyük grup yeni albümlerini yayınladılar. Bunlardan Blur olanı 16 yıl aradan sonra orijinal kadrosuyla yayınladığı ilk albümleri The Magic Whip ile bu ekibi neden özlediğimizi hatırlatıyor. Coxon-Albarn işbirliğinin bu 21. yüzyıldaki ilk denemesi pek olgun ve iyi bir Blur albümü. ‘90’lardaki hallerinden çok uzaktalar haliyle ama bu da doğal sonuç tabii. Graham Coxon’un albümdeki ağırlığı çok iyi sonuçlar vermiş ve bu adamın ne kadar iyi bir gitarist olduğunu yeniden hatırlıyoruz. Damon Albarn’un da özellikle Gorillaz ile peşinde koştuğu elektronik tatları da bu albüme gayet yerli yerinde yedirmiş. Şu ana kadar dinlediğimiz en iyi birkaç Blur şakısı bu albümde. Biraz uzun sürse de ayrılık Blur’e yaramış. Daha da uzun zamandır beklediğimiz başka bir albüm de Faith No More’un Sol Invictus’u. 1997’deki Album of the Year’den sonraki bu ilk çalışmaları yılların onlara pek bir şey kaybettirmediğini gösteriyor. Zaten çok iyi müzik yapan grup bıraktığı yerden devam ediyor. Özellikle albümün genelindeki film müziği havası ve distortion’un olmadığı anlar dikkat çekici. Pek de iyi eleştiriler aldılar ama birkaç noktaya değinmeden geçmeyelim. Öncelikle basçıları Billy Gould’un üstlendiği prodüksiyonun biraz eski tınladığını söylemek zorundayız. Bu açıdan Mike Patton’ın Tomahawk veya Peeping Tom gibi projeleri çok daha yeni tınlıyorlardı. Tabii ki belli bir sonik atmosfere sığdırılması zor müzik yapsalar da daha modern bir sound bekleyebiliriz onlardan. Bir diğeri de ‘90’larda mükemmelleştirdikleri tarzın onlar sahneden çekilince ortaya çıkan bir sürü yavan Amerikan nu-metal grupları yüzünden namının kötüye çıkması. Son olarak Patton’ın hâlâ tarihin en iyi vokalistlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Sesi hâlâ zirvede.
Roisin Murphy gene becerdi. Moloko ile ‘90’lar boyunca bizi pek tatmin etmiş olan İrlandalı diva, uzun bir aradan sonra yayınladığı 3. solo albümüyle gene onu neden bu kadar sevdiğimiz kanıtlıyor. Moloko döneminde de beraber çalışmışlıkları olan ve turnelerinde de yer almış Eddie Stevens ile beraber kotardığı Hairless Toys, 2005’te yayınladığı bir önceki albümü Overpowered’ın pop’a göz kırpan halinden çok
uzak. Hatta 2003’te Matthew Herbert ile yaptığı ilk solo Ruby Blue’dan bile. Murphy’nin hep iyi fikirleri var. 10 yıl ve 2 çocuk arasından sonra bu fikirler çok daha korkusuzca ama olgun bir şekilde müziğe dökülmüş. Kolay dinlenilir bir albüm değil belki ama Murphy’den böyle bir şey istemeyiz zaten. O kendi yolundan gidiyor ve iyi de yapıyor.
Grubun şefi David Maclean’in de dediği gibi Django Django’nun bu kadar ünlü olmaması lazımdı. 2012’de kendi adlarını taşıyan debütleriyle bir indie rock fenomenine dönüşen grup, 2. albüm stresini ister istemez dibine kadar hissetmiş. Reflections şimdilik, yer yer güzel anlar olsa da, ilk albümün fikirsel cambazlık statüsüne erişebilmiş gibi durmuyor. Ki Django Django’yu farklı kılan şey onların bilinçli bir oyunbazlığı içselleştirebilmiş olmalarıydı. Primal Scream ve (Maclean’in abisinin de üyesi olduğu) The Beta Band etkisindeki grubun bir başka derdi de yaklaştıkları sound’u Tame Impala, Panda Bear ve Pond gibi gruplar çok daha ileri götürmüş olması. Dajngo Django’nun hep cin fikirlere ihtiyacı varsa, yoksa vaziyet sıradan.