Ah Bu Peyk
Tayfun Polat
Peyk’in üçüncü albümü Teslim Olma, mazisi 25 seneyi bulan şarkılarıyla bugünü anlatıyor.
2007’de Suluşaka albümü çıktığında pek ilgimi çekmemişti Peyk. Aklına ve müzikal birikimine pek güvendiğim sevgili dostum Ozan Murat’ın bütün gayretlerine rağmen hem de. Sonra canlı izledim. İkinci albümün şarkıları da çalınmaktaydı. Sahnede her şey çok farklıydı. Şimdilerde aramızda esprisini yapıyoruz “Samimiyet çok prim yapıyor”, “Samimi rock diye bir tür olmalı,” falan diye. Hatta yazıp çizdiklerimle buna katkıda bulunmuş bile olabilirim. Ama o ilk karşılaşmada, samimiyetin somut haliydi karşımda bulduğum. Grubun bütün mütevazılığı ve İrfan Alış’ın suretinde, samimiyeti.Geri dönüp Suluşaka’ya bakmak gerek Peyk’i anlamak için. 12 yıldır birlikte müzik yapıyorsun ve nihayet albümün çıkıyor. Tipik bir ‘90’lar grubu hikâyesi gibi aslında. Onca emek ve bir türlü çıkmayan o ilk albüm. Peyk, kararlılığı ve ısrarı ile devam edip İçimdeki İz’i çıkartmasaydı, Suluşaka’nın tüm gözden kaçırılmışlığıyla müzik tarihimizin en büyük ukdelerinden biri olacaktı belki de. Albümün 12 yıllık geri planına rağmen ürkekliği var başta. Grubu bu albümle tanıyan herkes “Gidin”i baş tacı etmiş olabilir ama “Hareminde Han” ile bütün müzikal ve siyasi tavrı ilk albümde yansıtmışlar aslında. Lakin, cepteki onlarca şarkı arasından bunları seçmiş olmakta, bu ilk tanışmadaki ürkekliği okuyabiliriz. Rock, blues, reggae, makâmı bol, çapaklı bir vokal, her biri bir hikâyeye, duruma, soruna dikkat çeken sözler. Çok özgün bir harman olmasına rağmen gözden kaçabiliyor işte. Suluşaka’nın başına gelen durumu, ne istediğini bilen, ama ortamlara yeni giren birinin ürkekliğiyle açıklayabiliyorum kendimce. Hani çok şey biliyorsundur ama hepsini birden söyleyemezsin.
Sonra, 2011’de İçimdeki İz geliyor ve işin rengi değişiyor. İki albüm arasındaki tek fark kendine biraz daha güvenmek aslında. Şarkılar, hikâyeler, onları sunum biçimi aynı. Prodüksiyon daha iyi ve halimizin tezahüründe zamanlama daha iyi. Birden bire her yerde “Don Kafa” çalmaya başlıyor. Çünkü tam da şarkıda anlatılanların olmasını istiyoruz. “Don Kafa”, Gezi öncesi danseden isyanımızın şarkısı oluveriyor, nadirde olsa yapılmış benzerleri arasında açık ara öne çıkıyor. “Dol Gözüm Dol”, “Gamsız Öküz”, “Sobe”, “İçimdeki İz” ve diğerleri, günün, yaşadığımız haletiruhiyenin en iyi müzikal ifadeleri. Doğal olarak, albüm Peyk’in sesini çok daha geniş kitlelere ulaştırdığı albümü oluyor. Hepimiz “Adamlar efsane yahu” tadındayız artık. Kuruluşundan 20 yıl sonra.
Sonrası Gezi. Gezi’nin arttırdığı farkındalıkla Peyk’in farkına varanların da sayısının misli misli artmış olması. Ama, diğer taraftan, sonrası, yirmi küsür yılı ve iki albümü geride bırakmış bir grubun yeni bir albüm yapabilmek için yırtınması. Uzun zaman yayılmak zorunda olan bir kayıt süreci. Arada “Bak bu yeni kayıt,” diye gelenleri dinledikçe artan bir beklenti ile uzun zaman bekledikten sonra da, üçüncü albüm Teslim Olma’nın geçen yılın sonlarında gelişi.
Birkaç sefer farklı ortamlarda yazdım, söyledim, bence Teslim Olma, Luxus’un Hunim Başımda’sı ile birlikte, zamanın ruhunu en iyi yakalamış ve anlatmış albümleri şu günlerin. Bunu da sadece sözleriyle ya da her iki grubun da siyasi tavırlarıyla başarmıyorlar. Müzikal olarak tutturdukları formüllerle de bizi kalbimizden yakalıyorlar. Luxus ayrı yazı konusu, Peyk’ten devam edelim. Teslim Olma’nın büyük başarısı, blues, rock, reggae ve arabesk ile harmanlanmış bir sound’un dönüşümü. Belki çevre eksikliği, belki çekingenlik ve belki de yokluktan, kısıtlı ekipler ile kaydedilmiş iki albümden sonra, konuk müzisyenlerin bolluğuyla gelişen, çeşitlenen ve renklenen bir sound hâkim albüme. Siyah adamın isyanı bulaşmış öncelikle, funk ve groove’la. Latin isyanı var, tangoyla. Ve bizim topraklarımızdan alaturka. Peyk, bu albümde nihayet, bu şarkının şurasına şu saz gerek dediğinde, tam da oraya o sazı sokabilmiş. Dolayısıyla, müzikal olarak en yetkin Peyk albümüyle karşı karşıyayız.

Ama albümün esas vurucu gücü, yine sözleri. İrfan Alış büyük bir söz yazarı, zaten biliyoruz. Teslim Olma’daki “Ölümüsüzler”i, 25 yıl önce, 19 yaşında, Güney Doğu’da askerlik yaparken yazmış. “Göçük”ü 15 sene önce bir grizu patlamasından sonra. “Yüreğim öyle salak ki / Haberi yok yaşlanmışım,” diyen “Bu Ben”, daha yenidir herhalde, İrfan’ın yaşını bildiğimden, öyle tahmin ediyorum. Gezi’den sonra yazdığı “Yürüyor Sokak (Sobe II)” daha yenidir tabii. Albümün bombası, “al, sat, iç edileyşın” “Kare Kafa”nın yazılış tarihini bilmiyorum ama diğer bütün şarkılar gibi cuk oturuyor içinden geçmekte olduğumuz keşmekeşe, oturuyor ve iz bırakıyor. Neticede, mazisi 25 yılı bulsa da, geçen yıl yazılmış olsa da, albümdeki şarkıların seçimi bir zamanlama harikası. “Bu albüm benim için ‘Ölümsüzler’dir,” diyor İrfan. Bu şarkının hakkını verebilmek için bunca yıl beklediklerini ekleyerek. Başka şarkıların da var böyle hikâyeleri, doğru müzikal ifade, doğru anlaşılma, doğru zamanlamayı bekleyen. Farklı parametrelerle seçilmiş olsalar da, hepsi ince eleyip sık dokunulmuş bir kayıt listesi ile karşı karşıyayız. İlk defa çalıştıkları Kalan Müzik’in duayen yapımcısı Hasan Saltık bu kadar şarkı olmaz deyince, önceki albümlerden “İçimdeki İz” ve “İstanbul”un alaturka versiyonları kaydedilmiş yeniden. İyi de olmuş, rakı da gerek içimizdeki isyana.
Velhasıl, danseden isyanımıza bir başyapıt Teslim Olma. İçinden geçmekte olduğumuz günlerin müzikli özeti. Kerameti de, “Müzik devrimdir,” derken gözleri dolanların samimiyeti. info@kargamecmua.org