A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | Şiire Bir Müdafaa

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/86/525" target="_blank" class="twitter">twitter
İllüstrasyon: Yağız Yılmaz

Şiire Bir Müdafaa


Ardacan Özdemir
Her ne kadar içinde bulunduğumuz toplum kendi çapında bir cevap üretmiş olduğunu sansa da, “Şiir nedir?”, uygarlığın başlangıcından beri insanlığın uğraştığı bir soru. Bu soru aslında tarih boyunca vaktimizi “Ahlak nedir?” sorusu kadar çok harcamış. Dönüp dolaşıp aynı soruya gelmemizin tek bir sebebi olduğunu sanmıyorum. Spesifik olarak sebepten kastım şiir nedir sorusuna verilen cevaplar; tarih boyunca bu soruya tanrı, içki, yozlaşmışlık, bilim, sonsuzluk, erdem, gelecek, insanlık, dil ve bir yığın başka şeyle cevap verilmiş. Bu cevapların önerdiği açıklamaların konuyu hiçbir zaman tamamen aydınlatamadığı da bir gerçek.
 
Mesele şu ki, aslında bu sorunun cevaplarının ne olduğu çoğu zaman uygarlığın pek de umurunda olmamış. Bunun sebebi insanlığın ve uygarlığın yaşadığı çeşitli buhranlar ve tıkanıklıkların tanımlar ya da cevaplarla değil de daha fazla soru sorarak aşılmış olması. Burada tabii ki kafatasımıza kazınmış can sıkıntımızın vesveselerinin de payı var. Ama bu noktada “şiir ne idüğü belirsiz ilkel duygusallık patlamalarından başka bir şey değildir” çıkarımı benim bildiğim en son on altıncı yüzyılda falan yapılıyordu. Aslında ben de yanılıyorum; çünkü bu çıkarıma dair en güzel detay, içine şiir yerine istenilen her şeyin konulabilecek olması, ki bu da bunun bayağı eski ve zamansız bir dangalaklık olduğunun kanıtı olsa gerek (Ben tarih kavramını çok yakıştırdım mesela). Şiir ve nazım arasındaki farkı düşünmeyen kişiler genelde bu çıkarımı kafalarındaki “aşırı duygusal biçimde aklına ne gelirse yazmaya şiir denir” tanımını sağlamlaştırmak için kullanıyorlar. Buna rağmen şiirin bu kadar farazileştirildiği bir ortamda bir şiir kültürünün sakat bir biçimde de olsa yaşamaya devam etmesi, bu yaklaşımların herhangi bir gerçeklikten uzak olduğuna bir kanıt olabilir. Hepimiz, genel kanı doğasında beyhudelik olduğu iddiası da olsa, şiir diye bir şeyin var olduğunu biliyoruz. Şiir varsa, “şiirler” de vardır. Film aslında bu önerme ile kopuyor. Şiir diye tekil, soyut bir olgu var; ama aynı zamanda aynı olguyu çoğul ve somut örneklerle tanımlamaya, açıklamaya, anlamaya ve eleştirmeye çalışıyoruz. Ama bu bağlamla yaptığımız şeylerin konuyla tesadüfi olmayan bir biçimde herhangi bir alakası olmadığı için, hiçbir şey spekülasyondan öteye geçmiyor. Bir şeyi tanımlamıyorsun, bir şeyi açıklamıyorsun, bir şeyi anlamıyorsun; ama bir şeyler anlatıyorsun. Bu noktada da eleştirin bir eleştiriden çok tepkisel bir psikoza benziyor. Kafanda bir cins isim var ve onun varlığı bir çeşit kural olduğu için somut bir şeyler üretiyor sanıyorsun, fakat o kuralın kendisi faraziliğin kökeni zaten.
 
Bir de olaya tersinden bakalım, elimizde retrospektif bir incelemeden üretilmiş bir şiir tanımı var. Bu tanımı var olduğu iddia edilen bir edebiyat türünü nitelemek için kullanıyoruz. Ama aslında şiir retrospektif bir biçimde açıklanabilecek bir fenomen değil. Tarih boyunca şiir, sadece bir edebiyat türü olmaya indirgenemeyecek kadar radikal değişimler geçirmiş bir olgu. Sizin önünüze bir sone, bir destan, bir Elizabeth dönemi draması, Ars Poetica, Sabahattin Ali'den bir şeyler ve Public Enemy'nin “Fight The Power”ını atabilirim ve yine de birbirleriyle hiçbir benzerliği olmayan bu şeylerin size şiir olduğunu söyleyecek bir şeyler görebilirsiniz. Yani burada aynı zamanda hip hop, metod oyunculuğu ve edebiyat teorisyenliği olabilen bir şeyden bahsediyoruz. İnsanın oturup iki dakika düşünmesi lazım “kafamdaki dilin, evreni cins ve özel isimler arasındaki ilişkilere indirgemeye çalışmasında bir sıkıntı yok mu?” diye. Ve bu noktada aslında şiirin çok önemli bir niteliğini daha vurgulamış oluyoruz; dilin tanımlanmamış yönlerini açığa çıkarmak ve keşfetmekteki rolünü. İşte bu yüzden belki şiirlere olmasa da şiire hep ihtiyacımız olacak. Çünkü şiir, fuzulileşmeye mahkum bir paradigma kayması değil, aksine oldukça somut ve gerçek bir deneyim sunar.
 
Burada sadece şiirin anlatması çok güç şeyleri, iddia edilenin aksine, daha net ifade ediyor olabilmesinden bahsetmiyorum. Deneyimin netliğinin gerçekten, GERÇEKTEN bir sınırı yoktur. Ve şundan emin olabilirsiniz ki bu netlik, zaman gibi tek yönlü bir şekilde artmaya devam edecek. İnsanlık bu işe içsesinin tanrılara ait olduğunu zannederek başladı ve şu an meta kurgu analizi seviyesine geldi. Gelecek bize bunların çok ötesinde şeyler getirecek.
 
Benim bunun doğruluğunun farkında olmak için kanıta ihtiyacım yok ama Edgar Allan Poe'nun “The Raven”ı tarihte şiirin kendi önemini tasdik ettiği en önemli örneklerden biri diyebilirim. Çoğumuzun gotik ergen klişeleri dışında hakkında pek bir şey bilmediği bu şiir, içerdiği anlatı ve imgelerden öte bir performans eseri olarak çok önemli bazı niteliklere sahiptir. Takıntılarının bir odaya kilitlediği genç bir adamın fırtınalı bir gecede ona kıyamet alametleri getiren kara bir kuzgunla yaşadığı sürreal bir anın anlatıldığı “The Raven”, yarattığı kasvetli atmosfer sebebiyle çoğu zaman oldukça dramatik performanslara malzeme olmuştur. Tabii ki bu düsturla yaklaşan okuyucuların da ortaya kayda değer işler çıkardığı doğru, özellikle eğer ki adınız Christopher Walken ise bu tür işlerde oldukça yetenekli oluyorsunuz. Ama bilinmesi gereken şey şu ki şairin olaya yaklaşımı çok ama çok farklı.
 
Edgar Allan Poe’ya göre şiiri şiir yapan şey okuyucudan okuyucuya göre değişebilen bir nitelik değildir. Bu yüzden okuyucunun yarattığı mizansenin Poe için hiçbir anlamı yoktur. Poe bunun tam tersini düşünen Samuel Taylor Coleridge’e, bu konuda dilbilim açısından baya falsoları olan muhtelif makalelerinde çift dalmış, kafasını klozete sokup sifonu çekmiş bir Aristocudur. Spesifik olarak “The Raven” örneğinden gitmek gerekirse, Poe’nun yarattığı yapı ile okuyucunun o yapıya kattıkları arasında akıl almaz, dahice bir uçurum vardır.
 
Poe, kendi şiir teorisi içinde dilde mükemmel uyumu yaratmayı amaçlayan biriydi. Bu düşüncesi sebebiyle mükemmel şiirin bir oturuşta okunabilecek uzunlukta, aşırı karmaşık bir dile sahip olmayan, iyi düşünülmüş bir eser olması gerektiğine inanıyordu. Bu konuda bir şiirin en fazla kaç dize olması gerektiğini bile belirlediği bir anlayışı vardı. “Paradise Lost” gibi başarılı uzun şiirlerin ise aslında uzun şiirler olmadığını, sadece biraraya getirilmiş birçok kısa şiirden oluştuklarını iddia ediyordu. Poe’nun buradan yola çıkarak imgeci minimalizmin atası olduğunu söylemek mümkün olsa da, bu okuyucu ile yapı arasındaki uçurumun inkârı anlamına gelecektir. Bu yüzden de çok kel alaka bir okuma olmasa da, oldukça sınırlı bir bakış açısı olacaktır. Çünkü Poe uçurumun her iki yanında da abartılı biçimde çalışmış bir şair. Her ne kadar varlığı yapısına dayansa da “The Raven”daki imgeler bir duygu patlaması sonucu spontane bir biçimde dizilmiş şeyler değildir. Örneğin Poe aslında derdinin insan sesini taklit edebilecek bir şey vasıtasıyla şiirdeki karakterin unutmaya çalıştığı aşkını hatırlatmak istediğini, bu amaçla da ilk başta şiiri bir papağanla yazmayı düşündüğünü söyler. Daha sonra olaya gizem ve dehşet katabileceğini anlayarak kuşlarda bir değişikliğe gider. Kuzgunun mitolojik olarak ölüm ve bilgelik ile olan bağını da hesaba katarak hikâyeyi kurgular.
 
Aslında ortada pek de bir hikâye yoktur. Genç bir adam, fırtınalı bir gecede, odasında kendini hırpalarcasına kitaplarıyla çalışmaktadır. Camından içeri bir kuzgun girer ve sürekli aynı kelimeyi tekrar eder, “Nevermore”. Genç adam başlarda olaya anlam veremez ama kuzgunun içine saldığı dehşet onun hapsolduğu monologların kelimenin anlamını kendi kendine üretmesini sağlar. Bir noktadan sonra kuzgun genç adamın bütün takıntılarını alevlendirir ve onun öteki dünyadaki aşkı Lenore’un intikam meleğine dönüşür. Genç adamın suçluluk duygusu aslında basit bir kuştan ibaret olan bu şeyden bir azrail yaratır ve şiir biter.
 
kafamdaki dilin, evreni cins ve özel isimler arasındaki ilişkilere indirgemeye çalışmasında bir sıkıntı yok mu?

Gördüğünüz gibi, aslında bu efsanevi şiir maksimum on beş dakikalık bir olaylar dizisinden oluşuyor aslında. Yüzyıllardır süren ilham kaynağı sadece bir kuş gören birinin korkudan yere yığılmasına dayanıyor. Amerikan edebiyatının en önemli eserlerinden birini “Karanlıktı, bir kuş gördüm, korktum” gibi bir şeye indirgeyebiliyorsunuz; bunu yapınca da Japonlar haiku diye bunun ekmeğini yiyor. Ama “The Raven” bir haiku değil ve haiku olmamasını gerektiren bazı nitelikleri var. Gerçi farazici tayfaya kalsa haiku bile dilsel vesvese sayılır ya neyse.
 
Bundan iki yıl önce berbat bir sonbahar akşamında olunabilecek en berbat yerde birkaç düzine insanla beraber bu şiiri inceliyordum. Poe’nun uyum ve müzikal yapı hakkındaki teorilerini kendi ağzından okuduktan sonra, sınıfta önümdeki kitaba tekrar baktım. Ölçü çeşitli varyasyonlar içerse de oldukça basitti. Eğer Poe iddia ettiği uyumu yakaladıysa, bu şiiri baştan sona aynı ritmde monotonik bir biçimde hiç yorulmadan okuyabilmem gerekir diye düşündüm. Şiiri alıp sahneye çıktığımda ise hipotezimin yüzde yüz doğru olduğunu kanıtladığım çok sıkıcı bir on dakika başlamıştı. “The Raven” sadece noktalama işaretlerine dikkat ederek, durmaksızın baştan sona okunabilen bir şiirdi. İşiniz bittiğinde ise sırtında makineli tüfek taşıyan bir velociraptor tarafından kovalanmışçasına nefes nefese kalmıyordunuz. Bu deneyi evinizde kendiniz de gerçekleştirebilirsiniz. Şiiri anlamanız gerekmiyor bile, kelimeleri telaffuz edebilin yeter. Elinizden geldiğince vurgu yapmaktan ve iniş çıkışlardan uzak durmaya çalışın. Fark edeceksiniz ki siz şiiri niteliklerinden soyutlamaya çalıştıkça, kendi yapısı ile performansınızı şekillendirecek.
 
Şimdi sizden durup Poe gibi birinin böyle bir şeyi nasıl keşfettiğini düşünmenizi istiyorum. Kendisinin dilbilimden bir halt anlamadığını net bir şekilde söyleyebilirim. Latince’ye yönelik şiir ölçülerinin İngilizce’de de doğru kabul edilmesini eleştirirken İngiliz dilbiliminin varlığını değerlendiremeyecek kadar cahil bir adamdan söz ediyoruz. Bunun ötesinde yaptığı şey hem edebiyat, hem müzik, hem de bilimsel açıdan inanılmaz bir keşif. Adam resmen kendi kendini, en basit anlamıyla neyi ne kadar okuyabileceğini gözlemleyerek, şiir vasıtasıyla keşfetmiş. “The Raven” bir sanat eseri olmaktan da öte, sadece kâğıt üstündeki bir şiir olarak da var olabiliyor. Anlatıyı, imgeleri, kelime oyunlarını falan unutun. Aynı yapıyı koruyabildiğin sürece şiirin kuzgun, papağan ya da antilop hakkında olması bu niteliği etkilemiyor. Hatta abartıp şiirin İngilizce olması da bu nitelik için önemli değil diyebiliriz. Lou Reed 2003 yılında kaydettiği albümde “The Raven”ı günümüze uyarlayıp şiiri Willem Dafoe’ya okutmuş ve tüm değişikliklere rağmen şiirin yapısal niteliklerini yansıtmayı başarmış. 
 
Yine de “The Raven” bundan ibaret bir şiir değil. Bu muazzam yapısının üzerinde tüm o imgeler, kelime oyunları ve sanatsal nitelikler de kendilerini var edebiliyor. Bunların ötesinde okuyucuya da, tıpkı genç adamın kuzguna yaptığı gibi, kendi anlamını, sesini, vurgularını yükleme özgürlüğü sunuyor. Yapı ve okuyucunun yaratıcılığı arasındaki uçurum bu şiirin bu kadar evrensel olabilmesini sağlayan önemli şeylerden biri. Evet bir hikâye ve sanatlı bir dil var, ama bunlardan soyutlandığında “The Raven” yine bir şeyler ifade edebiliyor. Bu şiir sadece bir edebiyat metni değil, insanın kendini daha iyi tanımasını sağlayan gerçek bir deneyim. Bana kalırsa nefes alıp verme üstüne bin tane kitap okuyarak bu bahsettiğim deneyimin vereceği bilincin yarısına zar zor ulaşırsınız.
 
Ben bu yazıda sadece tek bir dilde yazılmış, tek bir şiirin niteliğini açıkladım. Bir de olasılıkların sonsuzluğunu hesaba katarsanız, neden kendimi Percy Bysshe Shelley yerine koyup şiire bir müdafa yazdığımı anlarsınız. 

Çeşitli Sıkıcı Dipnotlar Ve Öneriler

  1. Bu yazıda anlatılan Edgar Allan Poe ve onun teorizasyonunu yaptığı şiir anlayışı, kendisinin yazdığı The Philosophy Of Composition, The Poetic Principle ve The Rationale Of Verse çalışmalarına referans vermektedir. Sanırım bunlardan sadece ilki Türkçe’ye İyi Yazarlar Neden Yazarlar? adıyla çevrildi ama bu konuda pek emin değilim. En azından Google bana öyle söylüyor. Çekidavt.

  2. İmgeci minimalizmden kast ettiğim Ezra Pond'un imagism mevzusu.

  3. Eğer Britanya adasında tarihte bu mevzulara nasıl yaklaşıldığını merak ediyorsanız Sir Philip Sidney, John Dryden, Samuel Johnson ve Matthew Arnold’un çalışmalarına göz atabilirsiniz.

info@kargamecmua.org