KATE BUSH: OLMASI GEREKTİĞİ GİBİ


Utkan Çınar

Geçen ay müzik dünyasındaki en önemli haberdi (Aphex Twin’in yeni albümü ile birlikte diyelim hadi); Kate Bush 1979’dan sonra ilk defa solo konserlere çıkacaktı. 22 gecelik bir Hammersmith Apollo konukluğu. Bolca ünlü şahsiyet ve müzisyen katıldılar konserlere. Herkes bu büyük İngiliz sanatçının (O “Büyük Amerikan Romanı” gibi bir şey herhalde) özlemini çekiyormuş, bunu anladık. Konserler de bayağı bir övgü aldı. Performansların ilk haftasında Bush’un 8 albümü birden Top40’a girdi. Kısaca her şey iyi. Yeri gelmişken de bu “farklı” müzisyen hakkında iki kelam etmeli.

Doktor bir babanın kızı olarak Londra yakınlarındaki Kent’te, geniş bir çiftlik evinde doğmuş, anneniz bir dansçı, babanız eğitimli bir piyanist, abilerinizden biri enstrüman yapımcısı diğeri de şair ve fotoğrafçı ise, evde size küçükken King Crimson, Pink Floyd, Fleetwood Mac dinletiyorlarsa, yapacağınızın en azı müzikle “ilgilenmektir”. 13-14 yaşında yazdığınız şarkıları dinlemeye David Gilmour geliyor ve Pink Floyd ile Wish You Were Here’i kaydederken kayıtlarınızı oradaki tanıdıklara veriyorsa da bir albümle şansınızı deneyebilirsiniz. Şaka bir yana Kate Bush için her şey hazır gelmiş biraz diyebiliriz. Sokaktan gelip tırnakları ile kazıyarak bir yerlere gelmek değil, daha ilk gençlik yıllarından başlamış bir başarı hikâyesi. Bu yanıyla da pek filmlik değil tabii konu. Ama bunun bir baskısı da olmalı ve Kate Bush’un en iyi becerdiği iş, bütün bu imkânları çok iyi kullanıp hiçbir ödün vermeden müzik tarihine yaptığı müthiş katkı. 1973’te 15 yaşında bestelediği “Passing Through Air”den (çok iyi bir Harry Nilsson şarkısı gibi) 2011’deki son albümü 50 Words For Snow’a kadar muhteşem bir külliyat.

Kate Bush’un en önemli özelliklerinden biri 1978’de yayınladığı “Wuthering Heights” ile kendi yazdığı şarkı ile bir numara olan ilk kadın müzisyen olması. Bu çaktırmadan çok önemli bir iş aslında. Onu daha sonra kuşaklarda takip eden sayısız müzisyen için kadının vokalist-yorumcu kimliğinden sıyrılıp şarkı yazarı ve prodüktör olmasının yolunu açan en önemli kırılma noktası belki de. Tabii “Wuthering Heights”ın süksesi onun zirvesini bulduğu anlamına gelmiyordu. “En iyi albümü ilk albümü” sendromu genelde daha “sokaktan” gelen gruplara ait bir sorun oluyor. Kate Bush gibi (buna yenilerden de Elbow ve Radiohead’i de örnek verebilirz. Hepsinin İngiliz olması da bir şey demek istiyor olabilir) sanatçılarda ise öğrenme ve kendini geliştirme sürecine dahil olma şansımız oluyor. Bu da çok zevkli bir süreç. İlk dönemlerinde aynı Jeff Buckley gibi vokalinin daha oturmadığını görebiliyoruz. Lindsay Kemp gibi önemli performans sanatçılarından aldığı dans ve mim derslerini şovuna yansıtırken, özellikle kliplerinde müziği ve fiziğini birarada almak zor. Ancak elinde imkânı olan genç bir sanatçının da tüm bunları denemesi kadar doğal bir şey olamaz herhalde. Kate Bush, külliyatının kalitesi sürekli yükselen sanatçılardan biri. Bunun, son 20 senede sadece 3 albüm yapmasından kaynaklandığını da söyleyebiliriz. Ama pas tutma tehlikesini de gözardı etmemeliyiz. 2005’teki Aerial, 2011’deki harika 50 Words For Snow onun olgunluk dönemi albümleri olarak kariyerinin de en iyileri. Hakikaten çok zor bulunan bir özellik.
 
Kate Bush’un en önemli özelliklerinden biri 1978’de yayınladığı “Wuthering Heights” ile kendi yazdığı şarkı ile bir numara olan ilk kadın müzisyen olması.

Müziğe verdiği 10 yıllık ara, onun aile yaşantısına dönme isteği ya da, magazine bağlarsak, ‘80’li yıllardaki uzun süreli müzikal ve yaşam partneri Del Palmer’dan ayrılmasına bağlanmakta. Gene bundan daha doğal bir şey olamaz. 18’inde içine girdiği müzik endüstrisinden, tüm bu “yıldız” sisteminden uzaklaşmak cesaret ister. Bush bunu da göğüslemiş ve eskiden daha güçlü geri dönebilmiş bir sanatçı olarak takdiri hakediyor.

Kendinden sonra gelen ve özellikle ‘90’larda başlayan kadın şarkıcı / şarkıyazarı devriminin ilk sırada gelen öncülerinden biri olduğunu da söylemek abartı olmaz. Zaten bu etkileri ayrıntılarda bile görebiliyorsunuz. Bush’un “The Sensual World”ünün klibindeki orman gezintisiyle Björk’ün patladığı ve Michel Gondry’nin çektiği videosu “Human Behavior” ile olan benzerlikleri hemen farkediyorsunuz. PJ Harvey’nin kariyerinin egzantrik anlarından 2007’deki White Chalk albümünde Bush’un İngiliz gotiğini duymak, Tori Amos’un en popüler albümü Under The Pink’in müzikal cinliklerinin gene ilk dönem Bush albümlerinden geldiğini fark etmek çok zor olmasa gerek. Bir sonraki kuşakta da etkilerini görüyoruz. “The Red Shoes” çok rahat bir Moloko şarkısı olurdu. “And So is Love”un Top Of The Pops performansı (kendisinin BBC’de son göründüğü zamandır, 1994’te) Roisin Murphy’nin canlı setup’ını hatırlatıyor mesela bana. Son yıllarda ise özellikle St. Vincent’ın 2011 tarihli Strange Mercy albümü Hounds of Love’u, gene yeni isimlerden Julia Holter’ın pek övgü alan son iki albümü Ekstasis ve Loud City Song da Bush geç dönem işlerini hatırlamakta. Benim pek beğendiğim Joanna Newsom’u dinlerken de Bush’un “Army Dreamers”ındaki vokali ve şarkı yapısını anmamak mümkün değil. Hani The Velvet Underground için denir; “Çok satmadılar ama onları dinleyen herkes gidip bir grup kurdu,” diye. Kate Bush hem sattı, hem de müzisyenlerin müzisyeni olmayı başardı.

1 Ekim’e kadar sürecek olan 22 konserlik Before The Dawn turnesi tüm eleştirmenlerden tam not almış görünüyor. Zaten daha azı için de geri döneceğini sanmıyordum. Konserlere akıllı telefonların getirilmemesini rica etmişti Kate Bush; seyirciyle aralarında daha yakın biri ilişki kurulabilmesi adına. O da gayet güzel. Umarım bu 35 yıl aradan sonra gelen performanslar hem bir DVD ile taçlanır hem de Bush’tan belki daha sıklıkta albümler duyabiliriz. Dünyanın bu kadının müziğine ihtiyacı var. İnsanoğlunun nelere vakıf olduğunu görmek ve az da olsa umut taşıyabilmesi için. khgv@hotmail.com