A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | Kılavuzu Karga Olanın...

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/85/493" target="_blank" class="twitter">twitter

Kılavuzu Karga Olanın...


MERCEK

Denizde Caz
Ülkemizin en değerli caz müzisyenleri, İstanbul Boğazı’nda buluşuyor. Boğaz’da tur ya da gezi gerçekleştiren tüm tekne ve gemilerden konforu ile ayrılan The Primetime Cruise, “Denizde Caz” etkinliği ile Ağustos ve Eylül aylarında İstanbul Boğazı’na açılıyor. Caz tutkunları, iki ay boyunca sevdikleri sanatçıları İstanbul Boğazı’nın eşsiz atmosferinde dinleyebilecek. The Primetime Cruise ve NUDC işbirliği ile düzenlenecek konser serilerinin ilki 8 Ağustos Cuma akşamı Elif Çağlar Quartet ft. Yahya Dai konseri ile başladı. 22 Ağustos’ta Ayşe Gencer Quartet ft. İmer Demirer, 5 Eylül’de Randy Esen Quartet ft. Şenova Ülker, 19 Eylül’de Sibel Köse Trio ft. Neşet Ruacan konserleriyle devam edecek seri, bunaltıcı İstanbul akşamlarında serinlik arayanlar için birebir.
 
tatu fly? – Somewhere Around Nowhere – Anadolu Müzik

Küçücük bağımsız müzik dünyamızın nev-i şahsına münhasır emektarlarındandır Mehmet Fırıl. 20 yıldır. tatu fly? ise dâhil olduğu birçok müzikal proje arasında kendi müziğini ürettiği isim Mehmet’in. Belki on yıldır, stüdyosunda kayıtta olduğunu biliyoruz tatu fly?’ın. Belki 3 yıldır da albümün artık çıkacağının haberlerini alıyor ve ısrarla bekliyorduk. 2001-2006 yılları arasında yazılmış 13 parçanın defalarca gözden geçirilmiş, belki yeniden ve yeniden kaydedilmiş halleri Somewhere Around Nowhere albümü olarak karşımızda nihayet. Elektro gitar, perdesiz gitar, ebow, bas gitar, synth’ler, ses, sampling ve programlamada Mehmet Fırıl albümü neredeyse tek başına yaptı zaten. İkişer parçada elektro ve perdesiz gitar ve ebow da Cem Ömeroğlu ile Ozan Erkan ve davullarda Burak Yavaş, yine iki parçada yaylı sololarıyla Ulaş Kurugüllü’nün katkıları da var albümde.
 
tatu fly?, kişisel bir proje olmasından da belli olduğu üzere, Mehmet’in iç dünyasına, müzikal dünyasına girişimiz. Karanlık bir dünya burası. Bir röportajında “Bocalayan bir adamın hikâyesi bu. Çok kere kırıldım, çok kere küstüm hayata ama devam etmekten başka şansım yoktu. Bir dönem eve kapanmıştım, çok karışıktım, sonra gerçeklerle yüzleştim ve duruldum. En sonunda harekete geçtim. Bunlar da şarkılara yansıdı, on yıllık bir envanter bu,” diyor. Buralardan makamların dijital seslerle, programlarla harmanlandığı, progresif, bir gitarlar müziği bu. Sözsüz, çok katmanlı ve çok hikâyesi olan bir müzik. Çok gecikmiş bir albüm. Ama Anadolu Müzik sayesinde artık var. Tam arşivlik…

YAYIN

Süreyyya Evren’in bir yıl içinde yayınladığı 3. roman olan Tercüman, yazarın hicivli diliyle yaklaştığı toplumların gündelik ve siyasi hayatta yaşadığı değişimleri ele alıyor. Gladio, BBG-vari bir çöpçatan-randevu şirketi, BDSM kulüp açma çabası gibi olayların ekseninde bir gösteri toplumuna dönüşümümüzü, bu sistemin eleştirisini sunuyor bize. Bu aralar sürekli birilerine kızmaktansa arada kendimize bakmak gerektiğini düşünenler için.
 

FİLM


Nick Cave’in dünyadaki 20.000. gününe ortak olmak ister misiniz? Oyunbaz 20.000 Days on Earth, Nick Cave’in (çoklukla kurmaca) bir 24 saatine tanıklık ederken, günümüzün en önemli sanatçılarının birinin de yaratma süreciyle ilgili ipuçları veriyor bize. Grubu The Bad Seeds ile yaptığı
albümler (son albüm Push The Sky Away’in tadı hâlâ damağımızda) ve özellikle son 10 senede sinemaya da yaptığı katkılarla çok yönlü ve çalışkan biri olduğunu hali hazırda kanıtlayan Cave’in daha önceleri de kısa albüm belgesellerini hazırlayan Jane Pollard ve Iain Forsyth ile kotardığı belgesel Sundance prömiyerinde çokça övgü aldı ve özellikle Cave hayranları için önemli bir hazine olacağı kesin. Sanatla ilgilenen herkes için de değişik bir deneyim olacaktır. Bir de Warren Ellis var, fazla söze ne hacet?

Flight of the Concords’u özlüyoruz. Yeni Zelandalı kafadarlar Jemaine Clement ve Bret McKenzie’nin efsane dizisi, 2007-2009 arası 2 sezon çok eğlendirmişti bizi. Bret McKenzie o zamandan beri The Hobbit filmlerinde görünüyor ve yeni Muppet filmlerinde müzik direktörlüğü yapıyor. Hatta bir Muppet şarkısı ile Oscar bile kazandı. Jemaine Clement’in ise yeni filmi What We Do In The Shadows ise bir ortaklığı daha müjdeliyor. Taika Waititi ile yazıp yönettikleri film ikilinin 2006’da kotardıkları bir kısa filmden yola çıkıyor ve aynı evde yaşayan (yaşları 183 ve 862 arasında değişen) vampirlerin 21. yüzyılın hayat standartlarına uyum sağlama çabalarını konu alıyor. Son yıllarda kabak tadı vermenin çoktan ötesine geçen vampir-kurt tadam filmlerini gayet güzel tiye alan komedide gene Flight of the Concords’la tanıdığımız Rhys Darby’nin varlığını da es geçmemeli. İyi komedileri özlüyoruz, bu iyi bir fırsat olabilir.


DİZİ


Geçtiğimiz yıllarda bu aylar geldiğinde yaz dönemi dizileriyle pek ilgilenmezdik. Çünkü Breaking Bad’in yeni sezonu başlamakta olurdu. Bu sene büyük bir boşluk yaşadığımızı söyleyebiliriz. Aslında yeni yapımlar gırla ama bahsini geçireceklerimiz pek tavsiye edemeyeceğimiz çalışmalar maalesef. Spielberg’in yapımcısı olduğu Extant, Halle Berry’e Gravity’nin Sandra Bullock’a yaptığı gibi bir kariyer canlanması yaratmaya soyunmuş bir seri. Yakın bir gelecekte geçen yapımda, Astronot Berry 13 aylığına, yalnız uzaya gider ve döndüğünde hamiledir. Evde de robot bir çocuk vardır vs… Aşırı donuk, beceriksiz oyunculuklar ve distopik gizem zorlamalarıyla sarkastik yorumlar yapıp eğlenmek için birebir. Ama ciddiye alamayız tabii ki. The Leftovers’da ise nüfusun %2’sinin birden ortadan kaybolduğu bir dünyadayız. Aslen, tutucu görünümlü bir Amerikan kasabasındayız. Tarikatlar, Hıristiyanlar ve dayaklık ergenleriyle sabır zorlamakta. Hareketlenmezse işi zor. Son olarak, en fenası The Lottery. Dünyada 6 senedir çocuk doğmamaktadır. Ama bir bilim kadını 100 adet embriyo çözer. Amerikan Başkanı da bir çekiliş ile bu 100 çocuğu büyütecek aileleri aramaya karar verir. Daha ne kadar saçmalar diye merak ediyorsanız kaçırmayın. 

ALBÜM


Tom Petty ve The Heartbreakers’ın yeni albümü Hypnotic Eye’ın son 25 yıldaki (Full Moon Fever’dan beri ama Wildflowers’ı sayarak 20 de diyebiliriz) en iyi albümleri olduğu söyleniyor. Buna katılmak çok isteriz. Gerçekten de özellikle 2000’lerdeki albümler tembel ve ruhsuz tınlıyordu ki Petty’nin enerjisi ve iyi-basit şarkıları bu pek sevdiğimiz grubun 40 yıllık kariyerinin en önemli özellikleriydi. Hypnotic Eye’da eski zamanları hatırlatan iyi şarkılar var. Petty’nin sesi gayet genç tınlıyor ve grup da iyi yaptıkları şeyin ne olduğunu tekrar hatırlamış gibi. “Shadow People”, “Forgotten Man” gibi şarkılar tam kıvamında. “Full Grown Boy” da grubun çok dolaşmadığı sulardan çok iyi bir beste. Tom Petty’nin ve grubunun gücü özellikle ‘80’lerde blues ve rock’ı dönemin modern pop öğeleriyle çok kararında birleştirebilmesiydi. Son dönemde ise blues ve rock kaldı
ve yeni kayıt teknolojileriyle hep fazla steril tınladı müzikleri. Gene o “niş” geliyor kulağımıza ama bu sefer şarkılar kesinlikle daha iyi. Her halükarda iyi bir Tom Petty albümü hayat kurtarır.

İngiliz şarkıcı / şarkıyazarı Fink’in (Fin Greenall) artık önemli bir külliyata sahip olduğunu kabul edebiliriz. 2006’daki Biscuits for Breakfast’tan beri düzenli aralıklarla iyi albümler çıkardı ve hem gitarı hem de vokaliyle özgün bir sound oluşturmayı başardı kendine. Elektronik müziğe (özellikle trip-hop’a) yatkınlığı da hep bir artısı oldu. Yeni albümü Hard Believer bu konuda bize yeni soluk getirmiyor ama gene kaliteli bir Fink albümü olarak elimizde. 2011’deki, Fink’in en tanınan albümü haline gelen Perfect Darkness’ın rock tavrına göre daha yumuşak dokunuşlu, daha atmosferik bir çalışma Hard Believer. Son zamanlarda John Legend gibi bir R&B’ciyle çalışmasının da etkileri var haliyle. Tabii bunun getirdiği televizyonu dizisi-bölüm sonu müziği olma tehlikesini de yaşıyor sürekli. Anaakıma düşme hattında çok ince bir çizgide ilerliyor. İşler tıkırında ama artık daha cesur hamlelerin de zamanı geldi sanki.


Austin, Texas’lı ve adını bir Can şarkısından almış bir gruba kulak kabartmadan geçemezsiniz. Biz de neredeyse 10 yıldır Spoon için bunu yapıyoruz. 2007’deki Ga Ga Ga Ga Ga ve 2010’daki Transference ile Amerika kökenli indie rock’ın ansiklopedik tanımını yapan grup yeni albümü They Want My Soul ile de bu unvanı hakkıyla taşıyor. 2010’dan sonra başka projelerle de ilgilenmek için biraz ara veren grup, 4 yıl sonra günümüzün “70’leri tekrar canlandırma harekatı”na kayıtsız kalmamış ve Rolling Stones-vari rock n’roll ile Liars tipi elektronikayı; distorte davullar ve vokalist Britt Daniels’in artık marka vokaliyle pek başarılı şekilde icra ediyor. Beklenmedik bridge’ler ise Spoon’un alametifarikası. Yakalayın bir yerinden.

KONSER


Bu yıl kariyerlerinin 40. yılını hem bir en iyiler toplaması hem de yeni bir albümle kutlayan Blondie, iyi bir kararla turnelerine İstanbul’u da dâhil etmiş. 1974-1982 arasındaki ilk dönemlerinde özellikle “Heart Of Glass”, “One Way or Another”, “Union City Blue” gibi çok başarılı new wavepop
karışımı şarkılara imza atan grup, ‘90’ların sonunda geri döndüğünde “Maria” ile beklenmedik şekilde tekrardan liste başı olmuştu. Birçok grup gibi biraz geç ağırlayacağız onları (ikonik vokalistleri Debbie Harry seneye 70 oluyor) ama yinede New York’tan çıkmış en başarılı gruplardan
biriler ve efsanelere tanıklık etmek her zaman önemlidir. Black Box, 6 Eylül