A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | Hikâyeler İçin Söze Gerek Yok: TSU!

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/85/461" target="_blank" class="twitter">twitter

Hikâyeler İçin Söze Gerek Yok: TSU!


Tayfun Polat

10 yılı geride bırakan Bant’ın kurucu ve yöneticilerinden J. Hakan Dedeoğlu, müzik yayıncılığı konusundaki deneyimiyle birlikte düzenledikleri konserler ve organizasyonlarla da müzik dinleme alışkanlıklarımıza, beğenilerimize rehberlik eden, üretken ve çalışkan bir ekibin üyesi. Müzik camiasında, özellikle Ricohet grubunun üyesi olması ve yine Bant ekibinden ve Kim Ki O’dan tanıdığımız Ekin Sanaç ile birlikte yürüttükleri Oak projesiyle, yıllardır müzik de üreten bir isim olarak da tanınıyordu. Derken TSU! ismiyle, tek gitarla kaydettiği bestelerinden oluşan, tek kişilik projesiyle çıktı ortaya ve 2012 yılında ilk albümünü yayınladı. Ardından da, geçtiğimiz haziran ayında ikinci albümünü H.M.S. Angora geldi. Bu sefer çok mühim müzisyenlerin desteğiyle. Shazad Ismaily’nin 88 Records’u tarafından plak olarak basılan albüm, yılın en dikkate değer işlerinden biri olarak huzurlarımızda.


Tayfun Polat: Farklı müzikal projeler içerisindesin. Bir taraftan uzun zamandır süren Ricochet var. Ekin Sanaç’la birlikte Oak var. Bu projeler sanki biraz ara verdi, ama aslında sürerken de sen bir taraftan kendi kendine tek gitarla kayıtlar yapmaya başladın. TSU!’nun ortaya çıkışı, ihtiyacın belirmesi nasıl bir andı?
J. Hakan Dedeoğlu: Öyle bir andan ziyade kendiliğinde gelişen, planlanmamış, bestelenen bir iki parçanın Aylin (Güngör, eşi) tarafından da beğenilmesiyle, fena değil galiba bunlar diyerek yavaş yavaş besteler yapmamla oluştu. Ricochet ile çok uzun zamandır çalışıyoruz, 5 kişiyiz ve 5 kişinin biraraya gelmesi, üretimde bulunması, konser vermesi giderek zorlaşıyor. Oak’ta da çeşitli değişikler oldu ama ne Ricochet ne Oak üyeleri olarak profesyonel müzisyenler değiliz. Hepimizin hayatında başka işler var. Dolayısıyla grup müziğine zaman ve alan bulmak giderek zorlaşıyordu. İnsan evde de boş durmuyor tabii, sürekli gitarını kurcalıyorsun. Bir de ben yıllardır aslında hep standart akordla çalıyordum, biraz da sıkıldım ondan, gitarı kurcalamaya başladım, akordunu değiştirdim, başka neler yapabilirim diye. Kendimi heyecanlandıracak bir şeyler arıyordum yani. Öyle oynaşırken yavaş yavaş besteler çıkmaya başladı, onları sevdim, onlar beni sevdi, Aylin onları sevdi. Böyle böyle gelişti. Ondan sonra bir iki konser, derken ben kendimi kaptırmaya, sevmeye başladım. Sonra ilk albüm çıktı ve bugüne kadar gelişerek devam ediyor

TP: İlk albümün canlı kaydedilmiş olması, tek gitar olması, bana biraz daha lo-fi estetiği gibi gelmişti. Bu albümde ise önemli isimler var ve müziğin de farklı enstrümanlarla, farklı katkılarla genişlemesi var. İki albüm arasındaki bu süreçteki farklılık nasıl gelişti?
JHD: İlk albümü kaydederken Carla Bozulich ve John Eichenseer İstanbul’daydı, onlara bir konser ayarlamıştık. Onlardan önce ben çaldım konserde ve albümdeki bazı parçaların kaydında bana yardımcı olmuşlardı. Birkaç ay sonra, Carla’nın yakın arkadaşı olan Shazad Ismaily İstanbul’a geliyordu, mutlaka tanışmalısınız vesaire derken mail’ler döndü. Gelmeden önce ilk albümü dinlemiş Carla üzerinden ve albüm üzerinde konuşuyorduk. Çok sevmiş filan ve ben de yakın bir zamanda ikincisini kaydedeceğimi söyledim. Bir durdu, telefonuna baktı, bir iki mail attı, sonra, “Eğer yazın yaparsan ben gelmek istiyorum, seninle çalmak istiyorum ve ben kaydetmek istiyorum. Ufak bir plak şirketim de var, albümü ben çıkarmak istiyorum,” dedi. Böyle bir teklifi reddedemezdim haliyle. İlk başta ayaküstü konuşuyoruz gibi geldi ama sonra baktım planlar yapılıyor, hatta kız arkadaşı, aynı zamanda çok sevdiğim de bir müzisyen olan Gyda Valtysdottir de projeye dâhil oldu. Ve aslında iki yıl önce kaydettik albümü İstanbul’da, Studio Bee’de, Kadıköy’de. İki yıldır bekliyorduk albümün tamamlanmasını. Biraz uzun sürdü, parçalar da bir nevi eskidi benim için; ama kısaca böyle bu müzisyenlerle biraraya gelmemizin hikâyesi. Tabii bu süreçte Shazad Ismaily ve Gyda Valtysdottir dışında albümde katkısı olan başka müzisyenler de var; Carla Bozulicch -ki benim çok sevdiğim saygı duyduğum, etkilendiğim bir müzisyen, çok şanslı hissediyorum kendimi- iki parçada vokal yaptı. Onun dışında Aaron Roche isimli Amerikalı bir müzisyen de trompet çaldı iki parçada. Albümdeki parçaların hepsini ben yazdım. Sonradan diğer enstrümanlar yazıldı ve Carla’nın bir ya da iki parça vokal yapacağını duyunca bir düşündük, nasıl yapacak, hangi parçaya yapacak diye. Shazad gönderdiğinde parçaları, hangisine vokal yapacağını dahi bilmiyordum ve aslında albümde üzerine vokal yapılmaz dediğim parça olan “Lilac and Stork”a yaptı. Ama çok etkilendim, çok beğendim vokalleri.

TP: Parçaların her birinin aslında senin için hikâyesi olduğunu okudum, daha iyi anladım albümü. İlk albümde söz yok ama parça isimleri bambaşka fikirler oluşturuyordu kafamda. Bu sefer yine bayağı enteresan şarkı isimleri var. Nasıl oluşuyor o anlar?
JHD: Benim için en önemli noktalardan biri parçaların isimleri. Enstrümantal müzik yaparken parçalara isim verme konusu benim aklımı bayağı bir kurcalıyordu baştan. “Bir”, “İki”, “Üç” de diyebilirsin, neye göre vereceksin ismini? Parçayı bestelerken bir şeyi düşünerek yazmıyorum sonuçta, isim sonradan gelişen bir mevzu. Buna kafayı yorarken hem eğlenceli hem de benim için bayağı önemli bir şey olabileceğini de fark ettim. Her parçada değil ama birçok parçada benim hayatımda önemli olan bir yer, bir insan, bir olaya dair bir kelime oyunu var aslında. Mesela “Bride of Parthenia” aslında Bartın. Babaannem Bartınlı, onun için yazılmış, en azından ismi öyle konulmuş bir parça. Parça isimleri böyle ilerliyor ve aslında bazı yerlerin eski isimlerini kullanmanın unutulan ya da bilerek silinen bazı isimleri hatırlatmak adına önemli olduğunu düşünüyorum. Dinleyiciler için eğlenceli de olabilir; burası ne, neresi diye de bakabilirler. Bir örnek daha vermek gerekirse, “Day of Skucha” diye bir parça var. Benim yıllar evvel babamla gittiğim bir Laz köyü. Sapanca’nın arkasındaki dağlarda yer alıyor. Gerçek ismini hatırlamıyorum ve köylüler bile bu ismini kullanıyor. Kara çukur demekmiş. O parça o günü anlatıyor. Böyle dokunuşları var, tabii her isim bir yerle ilgili değil, kendi içinde başka anlamları var. Bazı adreslere referans veren isimler gibi. Bir parça bizim evin adresi aslında mesela.

TP: Albümü döndürürken insan kendi hikâyelerini yazabiliyor o notalar arasında. Bayağı içsel bir yolculuğa da çıkıyor. Bu anlamda bireysel proje olmasının da etkisi olduğunu düşünüyorum, grup müziğinde bunu yapamayabilirsin çünkü. Vokal kısmında senin etkini merak ediyorum. Sen hiç söz yazdın mı, çünkü Carla mesela, kendisi yazmış.
JHD: Üç parçanın bir tanesinde vokallerde ben varım, Gyda ile beraber. Onun sözlerini ben yazdım ama ne hikmetse iş şarkı sözü yazmaya geldiğinde elim kilit. Bugüne kadar yazdığım sözleri hiç beğenmedim. 16 yaşından beri kendi müziğimi üretiyorum bir şekilde. %95’ini İngilizce yazmışımdır ama hiç beğenmemişimdir. Hep oradan kaçarım, o yüzden vokal de yapmak istemiyorum. Dolayısıyla sadece bir şarkının sözleri bana ait.

TP: O da benim favorilerimden oldu, o kadar da elini korkak alıştırma. Singer-song writer geleneği bizim ülkemizde de dünyada da tekrardan öne çıktı. Hatta şarkı sözü de olması gerekmiyor, tek gitarla sahneye çıkma durumu son 5-6 senedir çok dikkat çekmeye başladı. Sizin de dergide fikri takibini yaptığınız alanlardan biri olduğundan, sende bir etkilenme oldu mu?
JHD: İster istemez bir sürü şeyden etkileniyor insan. Özellikle bizim yaptığımız işte her gün yeni müzik, her gün eski bir keşif, sürekli bir şeyler var ve Bant olarak konser de düzenliyoruz yıllardır. Bu bahsettiğin türün de mensubu olan birçok isim getirdik ve benim hayatımı değiştirdi. Her şeyimi ona borçluyum diyebilecek biri yok ama özellikle James Blackshaw’un -ki muhteşem bir gitaristtir teknik olarak ve müzik olarak çok iyi bir noktada- bence benim üzerimde çok etkisi oldu. Six Organs Of Admittance da aynı şekilde. Bunlar zaten müziği bildiğim ve sevdiğim isimler ama tanışıp, muhabbet edip, konserini izledikten sonra daha da içime girdi diyebilirim.

TP: Yine öğrendiğime göre albümün adının da çok güzel bir hikâyesi var. Anlatır mısın?
JHD: HMS Angora, annemin dedesini Çanakkale Savaşı’nda Çanakkale’ye getiren İngiliz savaş gemisinin ismi. Annemin dedesinin adı James Caltona. Aslında savaş karşıtı. Uzun süre direnmiş ama o dönemde askere katılmayı reddettiğiniz zaman toplumdan dışlanıyormuşsunuz, hatta beyaz kurdele takıyorlarmış kolunuza zorla, bir nevi toplum tarafından aşağılanıyorsunuz. En sonunda zorla alınıyor orduya ve kendini Çanakkale’de buluyor. Neyse ki gemi bir mayın tarama gemisi, yani karaya ayak basmıyor, mayına da denk gelmiyorlar. Ama güvertede ufak bir kaza geçiriyor, düşüp kalçasını kırıyor ve ülkesine geri gönderiyorlar. Yıllar sonra annem bir Türk’le evleniyor. Dedemle tanışıyor babam ve seviyor babamı. Güzel bir tesadüfler zinciri gibi geliyor ve ilginç bir şekilde çok benziyorum kendisine. Benim için böyle özel bir hikâyesi vardı, albüme ismini vermek de çok anlamlı geldi.

TP: İlk albümde tek başına olmanın rahatlığıyla çok fazla konser verebiliyordun. Geçtiğimiz günlerde bu albümün lansmanı yapıldı Shazad ve Gyda’nın katılımıyla. Ama bu albümü sahneye taşımak daha zormuş gibi geliyor bana…
JHD: Aslında değil. Çünkü aslında ben bu parçaları iki buçuk yıl önce yazdım, yazarken de tektim. Tek adam müziği bunlar. Dolayısıyla her parçanın bir çıplak gitar versiyonu var. Bu parçaların birçoğunu da çok çaldım. Şimdi bazılarını çalmak istemiyorum mesela, çünkü diğerleriyle etkisi daha fazla oluyor. Dolayısıyla hepsini çalacağımı zannetmiyorum ama hepsini tek başıma çalabiliyorum.

TP: Shazad Ismaily’den bahsedelim mi biraz…
JHD: Plak şirketi çok küçük bir plak şirketi. Daha web siteleri bile yok. Bu da sanırım 4. ya da 5. albüm oradan çıkan. Shazad Ismaily’nin çevresinde yıllardır başka ünlü müzisyenlerle çalan konser, sessions müzisyenleri var. Kendisi de öyle ve bunlar aslında kendi müziklerini de yapan müzisyenler. Ama bir şekilde bunları yayınlama fırsatları olmamış. Bu müzisyenlere yol açma, el atma gibi bir amacı var ama tabii ben o müzisyenlere girmiyorum. Tom Waits, Marc Ribot, John Zorn gibi müzisyenlere çalışmış. Ne zaman muhabbete otursam çok ünlü başka birisiyle daha çalmış olduğunu duyuyorum. Geçenlerde Yoko Ono’yla çaldığını öğrendim, gerçi hayatının en kötü deneyimiymiş.

TP: Bu albümde ilk defa 2 Türkçe isimli parça var, onları hikâyesini de dinlemek isterim aslında…
JHD: “Yoz”, Yozgat. Askerliğimi yaptığım yer. Gidenler bilir, oralı olanlar bilir, çok tuhaf bir yer, güzelliğiyle, çirkinliğiyle bu evrende kendine has bir yer. Parçayı yazıp bitirdikten sonra askerlik ruh haline yakın bir hissi olduğunu düşündüm. Bir de, Yozgat’ın doğası da biraz bu parça gibi. Hem insanlarının doğası, hem çevresi ve Yozgat’a dair bir isim kullanmak istiyordum zaten, bu parçanın en uygun parça olduğunu düşündüm. “Ömür Havzası” ise şöyle; Kadıköy’de İmge Sahaf vardır, harika bir arşivi var, çok güzel şeyler bulunuyor her defasında. Vitrinde eski bir kitap vardı, kapağı da nefis, böyle melankolik, karanlık bir arazi var ve “Ömür Havzası” yazıyor yatay olarak. Ben tutuldum, ne güzel bir isim diye. Sonra kitaba doğru bir hamle yaptım ve anladım ki kitabın bir kısmı başka bir kitabın arkasında kalmış. Aslında adı Kömür Havzası. Madencilik üzerine bir kitap, ‘40’lardan kalma. Tabii ki aklımda “ömür havzası” olarak kaldı ve ben o ismi hem cebimde taşıdım, bunu bir yerlerde kullanmalıyım diye. Sonra bir gün daha arabesk bir parçayla çıkageldim ve dedim ki, evet bu parça havzasını buldu.

TP: Yıllardır Türkiye’deki müzik kültürüne katkıda bulunmuş Bant dergisinin idarecilerinden birisin, bir sürü organizasyon yapıyorsunuz, müzik külliyatına inanılmaz katkıda bulunuyorsunuz. Albüm çıktı, plak olarak ulaşmak isteyen ulaşabilecek, bandcamp’e de koyacaksın sanırım. Müziğin; artık plak basabilenin keyifle plak bastığı ve onun ayırdında olan dinleyicinin plak almayı tercih ettiği, ama işin aslında albüm yapma hikâyesinin dijitalde döndüğü şu günlerde, kendi müziğini ve Türkiye’deki bağımsız müziğin gidişatını ne yönde görüyorsun?
JHD: Şu an Türkiye’de sadece müzik olarak algılamak çok zor geliyor, çünkü şu an her şey birbirini etkiliyor zaten. Dolayısıyla tam olarak karar veremiyorum, algılaması, analiz etmesi çok zor bir süreç. Kendi aramızda da hep konuşuyoruz bunu ekip olarak. Dergiye ilk başladığımız yıllar Myspace’in de ilk zamanlarıydı. Bulduğumuz en ufak bir şeyde heyecanlanıyorduk ama çok da etkileyici bir şeyler yoktu. Ondan birkaç yıl sonra çok etkileyici bir dönem başladı, özellikle Peyote’deki sahnenin açılması ve etkileyici işler yapan grupların da çıkmasıyla beraber. Sonra da biraz durulur gibi oldu. Çünkü bence bazı gruplar belki de biraz fazla bekliyordu karşılığını, beklediklerini alamadılar. Bir sürü güzel grup dağıldı, olmadı vs. Şimdi yeni sıcak bir dönemin içindeymişiz gibi geliyor bana.
TP: Çok fazla üretim var bir taraftan da…
JHD:
İnsanlar üretmesinler de ne yapsınlar şu durumda. Ben çok heyecan verici yeni şeyler dinliyorum ama daha fazlası olması lazım. Daha fazla olması için bunun karşılığında da bir şeyler olması gerekiyor. Sahne olması gerekiyor, daha fazla dergi, daha fazla blog… İnsanların birbirine destek olması gerekiyor, başka araçlar bulmaları gerekiyor belki de. Ya da bu işlerin o kadar kolay olmadığını, belki de asla para kazanılmayacağını bilmeleri ama yine de devam etmeleri gerekiyor. Ama bence bayağı heyecan verici bir dönemdeyiz. Mesela Gaye Su Akyol’un albümü beni son zamanlarda en çok heyecanlandıran şeylerden biriydi. Ben iyi olduğunu düşünüyorum gidişatın ama yeter mi, yetmez. Daha fazla sahne, daha fazla konser, festival ve daha fazla dayanışma tabii ki.

TP: Artık kendi radyo kanalını, YouTube kanalını kurup, kendi videonu üretip, kendi playlist’lerini oluşturup her şeyi kendin dijital mecrada yapabiliyorken, medyaya, televizyon kanallarına hatta plak şirketine ihtiyacın yokken, CD’nin kartvizit olarak kullanmanın dışında çok bir anlamı kalmadığını düşünüyorum. Senin plağın basıldı, o çok önemli bir şey, ama onun dışında bu dijital durum daha alıp yürüyecek gibi geliyor bana. Senin fikrin nedir?
JHD:
Daha büyük gruplar o durumu nasıl yaşıyorlar bilmiyorum dünya çapında. CD satışları bitti, dijitalden de para alamıyoruz gibi sorunları var büyük grupların. Ama bizim için dijital dünyanın çok doğru, çok keşfetmeye açık, umut ve heyecan verici olduğunu düşünüyorum. Dünyadaki bir sürü alışkanlığı değiştiriyor, ezberi bozuyor vs ama zaten milyonlarca yıl aynı şeyi yapacak halimiz yok, bazı şeylerin değişiyor olması gerekiyor. Dolayısıyla ben korkmuyorum, şikâyet de etmiyorum. Hatta dijital dünya o kadar büyük bir derya ki, tam da bu noktada bence radyo, dergi, gazete gibi rehber olabilecek şeylerin önemi daha da artıyor. Çünkü oraya daldığın zaman sana rehber olacak bir şeyler gerekiyor. Dolayısıyla bizim gibi, sizin gibi yayınların da öneminin arttığını düşünüyorum.

TP: Bizim zaten özellikle müzik yayıncılığı konusunda çok geride kaldığımız yerler var. Bir elin parmaklarını geçmiyor mecralar. Mesela festival sayısı fazla ama yayın yok, blog’ların birkaç tanesi haricinde takip durumu yok. Anaakım medyanın durumu da belli…
JHD: Ülkedeki durumu en feci olan medya, bahsettiğimiz şeyler içerisinde. Yandaş medya filan değil, bizim kendi dünyamız da pek iyi durumda değil. Bizim için de 10 yıl oldu mesela. Ama kolay bir on yıl değildi, hâlâ kolay değil. Bunun sebepleri çok uzun tartışılır, bir sürü sebebi var, bir sürü sorumlusu, eksiği var; ama yapabiliyorsan yapmaya devam etmen lazım. Bizim hayatta en iyi yaptığımız iş bu, daha iyi bir şey yapmıyorum, devam etmem lazım diye düşünüyorum.
 
TP: TSU!’nun önünde neler var?
JHD: Önünde dergiler var, dead-line’lar var, ay sonuna bitirmemiz gereken dergiler. TSU!’ya dair pek konser vs yok, festivallere layık bir grup olduğumuz da söylenemez. O yüzden öyle planlar yok. İki buçuk yıldır boş durmuyorum, bir sürü parça yaptım. Yakın zamanda onları kaydetmek istiyorum, onların üzerinde oynamak istiyorum. Biraz daha ritm üzerine eğilmek istiyorum. Tam olarak nasıl yapacağım bilmiyorum, ritim çalan biri değilim. Çok iyi vurmalı çalan arkadaşlarım var, belki onlarla biraraya gelip biraz vurmalının sesleriyle oynayarak bir şeyler yaparız. Bir de benim en az akustik gitar kadar sevdiğim elektro gitarım var. Onu da dâhil etmek istiyorum, gürültüyü de seviyorum. Onun için, biraz volümü açtığım şeyler de denemek istiyorum. Belki olmaz ama denemek istiyorum işte.
info@kargamecmua.org