Kontrast


Okan Aydın
FAVORİ
Damon Albarn – Everyday Robots (Parlophone)
Özellikle ‘90’ların ilk yarısı Brit Pop tarihinde ve dolayısıyla müzikal dağarcığımızda silinmez izler bırakan Blur’ün has elemanı ve sesi Damon Albarn, bir yan proje olmayı çoktan geride bırakıp milyonlar satan Gorillaz ana hamlesinin yanı sıra diskografisini operadan dünya müziğine uzanan geniş bir skalada 20 yılı aşkın süredir devam ettiriyor. Ve nihayet saatler 2014’ü vurduğunda Albarn usta kelimenin tam manasıyla “ilk solo” eseriyle sahnedeki yerini alıyor. Çocukluk anılarından kişisel sorgulamalara, biyografik referanslı hikâyelerden yabancılaşma olgusuna bolca samimi yansımanın olduğu albüm, Albarn’ın vokali eşliğinde çıkılan masalsı bir yolculuk tadında. Gevşek ritimler, minik akustik kenar süsleri, kırılgan ve içli bir vokal; ama tüm bunlara rağmen zengin ve tatminkâr bir içerik. Dinleyeni yormadan kendi içine çekmeyi başaran, yalnız dinlendiğinde yıllanmış bir şarap tadı veren parçalardan birinde Brian Eno, birinde de Bat For Lashes’ın vokali Natasha Khan Albarn’a eşlik ediyor. Prodüktör koltuğunda XL plak şirketinin kurucusu Richard Rusell’ın olduğu albümün öne çıkanları “Hollow Pounds”, “Photographs” ve “Hostiles”.

PLASE
Real Estate – Atlas (Domino)
New Jersey çıkışlı indie rock grubu Real Estate’in üçüncü stüdyo albümü, ekibin kritik bir eşikten geçtiklerinin sinyallerini içeriyor. Martin Courtney’in ince ve sıcak vokaliyle Matthew Mondanile’ın akışkan ve sade gitar riff’lerinin ana omurgayı şekillendirdiği Real Estate parçalarının dokunaklılığı bu defa bir vites yükseltilmiş (iyi de olmuş). Düşük tempolu parçalarda hafiften Tinderstick’i (örneğin “Past Lives”) anımsatan grubun, terazinin bu kefesinde daha ağır bastığını ve kulağa iyi geldiğini söylemek lazım. Parçalar hareketlendikçe işin içine daha klişe ritmler ve melodiler giriyor. Budüşük menzilli kaos ortamında yine vokal ve gitar kurtarıcı rolü üstlenseler de; aksak ritmlerden nemalanan, daha efkârlı ve derin tınıların sarmaladığı parçalar ziyadesiyle ortalama üstü. Özellikle açılışı yapan “Had To Hear” ve “How Might I Live” bu açıdan albümün dikkat çeken parçaları. Özetle albümü grubun kendilerini daha farklı bir çizgiye taşıyabilecek yetenek ve cevhere sahip olduklarının ipuçlarını taşıyan nitelikli ve akılda kalıcı bir çalışma olarak tanımlamak mümkün.

SÜRPRİZ
Lo Fang – Blue Film (4AD)
Matthew Hemerlein klasik müzik eğitimi almış ve hemen her enstrümanı çalabilen (piyano, keman, çello, bas, gitar vb.) “ekstra yetenekli” isimlerden biri. Tüm bunlara 2013 Mercury ödüllü James Blake’i anımsatan kompozisyonları ve vokali eklenince, 4AD etiketi taşıyan bu ilk albüm ziyadesiyle pozitif bir beklenti yaratıyor. Blue Film vasatın üstünde bir albüm olmakla birlikte bazı minik problemleri de bünyesinde barındırıyor. Parçaların içindeki anlık tarz ve tempo değişimleri, zaman zaman kolaya kaçan şarkı sözleri bir anlamda dinleyende ara ara kopukluk hissi yaratıyor. Ağırlıkla duygusal bir izleğin üzerinden giden parçalardaki bu kopukluğun yarattığı konsantrasyon bozukluğu Lo Fang’in derinden gelen etkileyici vokal tarzını ve zengin akustik partisyonlar yazma becerisini bir anlamda hafiften gölgeliyor. Bu yine de albümün geneline yayılan elektronikle klasiğin farklı bir potada biraraya getirildiği bu özel harmandan keyif almamıza mani değil; hele hele söz konusu olan bir ilk albümse o kadar marjımız elbette olsun.
okan@kontrarecords.com