Kılavuzu Karga Olanın...


Yayın
Burada hep yeni kitaplara yer vermeye çalışıyoruz ama bu ay Yordam Yayınları’nın da güzelliğiyle Emile Zola’nın 1885 tarihli efsane romanı Germinal’den bahsetmeli belki, şu ana dek okumamışlar için. İlk çevirisiyle yeniden basılan roman, 1860’ların madenci grevini fon olarak alırken, adaletsizlik ve sömürünün dönem Fransa’sındaki izini kovalıyor. Soma sonrası bazı şeyleri memleketçe ne kadar geriden takip ettiğimizi görünce ortak bir bilinci elde etmek için okumayan kalmasın diyebileceğimiz bir başyapıt. Ulan kitap okuyamıyorum diyorsanız da 1993 tarihli Depardieu’lü film versiyonu ya da 1970 BBC dizisi hallerine göz atabilirsiniz. Kaçış yok.
 
Film
Kickstarter mantığı (projeye desteği internet üzerinden bağışla elde etme) bayağı işe yarıyor gibi görünmekte. 2007’de çok da ilgi çekici olamayan Murder Party ile yönetmenlik kariyerine giriş yapan Amerikalı sinematografici Jeremy Saulnier’nin 7 yıl sonra yayınlanan 2. uzun metrajı Blue Ruin bu mantığın iyi ürünlerinden biri. Geçen sene Cannes’da prömiyerini yapan, FIPRESCI ödülünü kazanan ve geçen ay Amerika’da gösterime giren film, ailesinden uzak yaşayan ve intikam amacıyla çocukluk evine geri dönen bir kayıp adamın hikâyesine odaklanıyor. Hitchcock ve Coen’ler referanslı ve son yıllar Amerikan sinemasının önemli fonu taşra çekimleriyle yılın ilgi çekici yapıtlarından biri.


Dizi
Broen (The Bridge adıyla uyarlanıyor) ve Forbrydelsen (The Killing Amerika’da yeniden çekildi) tamam da, bu Nordic-Noir meselesi sadece bu iki diziden oluşmuyordur herhalde. Norveç yapımı Mammon da bu yılın ilgi çeken yapımlarından. Birer saatlik 6 bölümden oluşan yapım bir gazetecinin bir yolsuzluğu ortaya çıkarmaya çalışırken kendi ailesinin gizemlerini öğrenmesi ve çocukluğuna kadar giden hikâyesini anlatıyor. Mammon, kasıtlı mı bilmiyoruz, sevilebilir veya desteklenebilir bir karakter içermiyor. Kötüleri, iyileri seçebiliyorsunuz ama hissiz yaklaşıyorsunuz onlara. Bu yeni bir şey aslında. Gene de Nordic-Noir’ın önemli bir derdi olan kendini fazla ciddiye alma hali burada da maalesef hissediliyor. Sertlik düzeyi fena değil. Neyse yaz sezonu yeni dizilere gebe. Önümüzdeki aylarda umarız daha dikkat çekici işlere yer verme şansımız olur burada.

 
Albüm
Wooden Wand’i, nam-ı diğer James Jackson Toth’u, 2000’lerin ortasındaki New Weird America akımının bir üyesi olarak sayıldığı zamanlardan beri takip ederiz. 2004’ten beri aralıksız albümler yayınladı ama son iki yıldır ustalık dönemine girdiğini söylemeliyiz. Geçen seneki harika Blood Oaths of The New Blues’dan sonra Wooden Wand & The Word War IV ve yeni yayınlanan Farmer’s Corner albümleri de bu dönemin hız kesmeden devam ettiğini gösteriyor. İster akustik ister elektrik, Toth’un rock ve folk kulağı tam olması gerektiği gibi. Kendin-yap özlü kayıtların (özellikle vokaller ve gitarlar) üstüne eklenen atmosferik layer’lar hiç sırıtmazken, Wooden Wand’in günümüzün şarkıyazarı elmaslarından biri olduğunu itiraf etmeliyiz. Şiddetle tavsiye…
 
Jack Bruce haklı olarak Cream ile tanınır ve sevilir. Ama solo kariyeri ayrı, dâhil olduğu sayısız ortak proje ayrı tatlar sunar bize. Tüm külliyatına baktığımız zaman yarım asır boyunca rock, caz ve blues ağırlıklı müziklere damgasını vurmuş bir basçı ve vokalist olduğu su götürmez. Bruce’un 11 yıl aradan sonra yayınladığı yeni solosu, 14. albümü Silver Rails, geçirdiği ciddi hastalıklara rağmen 71 yaşındaki efsanenin tam gaz yoluna devam ettiğini kanıtlar nitelikte. Sözlerde eski dostlar Kip Hanrahan ve Pete Brown’ın destekleri gene yer alırken, John Medeski, Robin Trower, Phil Manzanera gibi efsaneler de Bruce’u yalnız bırakmamış. Değişen bir şey yok, Bruce yıllanmış şarap gibi, çok güzel söylüyor.


Ayın elektronika mecrasından konuklarımız yıllanmış isimler. Berlin’li üçlü To Rococo Rot, 4 yıl aradan sonra 10. albümleri Instrument’ı yayınladı. Bu albümün en büyük artısı 3 şarkıda Arto Lindsay gibi bir ustanın bize bahşedilmesi. Grubun daha akustik tınladığı ve yer yer post-rock damarının kabardığı yapıt üçlünün farklı bir sound’a evrilişinin de ilk ipuçlarını veriyor bize. Lindsay ise kesinlikle etkileyici. İngiliz IDM ikilisi Plaid’de ise işler tıkırında devam ediyor. 3 yıl aradan sonra gelen 10. albümleri Reachy Prints bizlere klasik sound’larından farklı bir şey sunmasa da bu müziklerin zamana ne kadar dayanıklı olduğunu da gösteriyor.



Brian Eno’nun bu aralar girmediği delik yok. Vokalist yanını öne çıkarmaya çalıştığını da biliyoruz zaten. Damon Albarn’ın son albümünde de test ettiğimiz üzere. Underworld’den tanıdğımız Karl Hyde ile ortaklaşa yayınladıkları Someday World ise son zamanlarda Eno’nun en yüksek profil, derli toplu çalışmalarından biri. Zaten bu iki ismi duyunca beklentilerimiz de bayağı yükselmişti. Küfretmeyin ama dinledikten şöyle duygulara kapıldık: Brian Eno kendi felsefelerine, kurallarına çok inanan biri ve kamu algısında da guru-vari bir yerde ister istemez. Bu albümün amacı kaliteli bir elektro-pop çalışma yapmaktıysa bunda tutarlılığı sağlıyor ama kulaklarımıza çok heyecan verici fikirler çarpmıyor maalesef. Her ikisinin sahip olduğu birtakım önyargılar nedeniyle şarkılar potansiyellerine ulaşamadan akıldan kaçıyor gibi. Sound meraklıları sevecektir, ilgiyle dinleyecektir ama Eno’nun külliyatında öne çıkan çalışmalardan biri olarak hatırlanmayacağı kesin.


Konser
 
2002 senesinde Maslak Venue’de gerçekleşen Manu Chao konseri İstanbul’un tarihindeki efsane gecelerden biriydi. 3 saati aşan inanılmaz enerji orada olan kalabalığın hafızasında hep güzel bir yerlerde yer alacak. Artık ortalıkta Maslak Venue yok, Manu Chao da o zamanki popülaritesinden uzakta. Ama biz bu adamı çok severiz, çay içmeye bile bekleriz. 2011 Babylon’dan sonra bu kez de Ekşi Fest’in konuğu olarak İstanbul’da olacak. Chao’nun yanı sıra Baba Zula, Sattas ve Hakan Vreskala gibi birçok isimle başarılı bir yerel line-up’a da sahip. Ekşi sözlük için ne derseniz deyin, güzel iş yapmışlar bu sefer. Tam da ihtiyacımız olan bu herhalde… 21 Haziran, Cumartesi, Life Park, 14:00