“New Fang”


Mahmut Dönük
2010 yazı benim için ilginç olduğu kadar buhranlı geçmişti. Suratımı kıymalı pideye çeviren sivilceler, kaldığım bir dolu ders, solisti olduğum grupla verdiğim konserler (grubun adını merak edenler olursa: Dirty Squad), ablamla olan ev arkadaşlığımızın son bulması ve yakın arkadaşım Volkan’ın bize taşınması, bitiminin ardından mektupların ucuz Türk pop kliplerindeki gibi yakıldığı bir ilişki ve daha nice vukuatla, unutmayacağım bir yaz.
 
Josh Homme’un yaptığı her işe de sarıyordum o aralar. Grupça Queens of the Stone Age çalıyorduk ama bana yetmiyordu. Eagles of Death Metal (Don’t Speak ve Take It to the Next Level ismindeki, daha iyisi hâlâ çekilemeyen Nike reklam filmi), Desert Sessions (ahırda kaydedilmiş albümler, “Josh Homme ve Dostları” tadında bir kadro) ve Them Crooked Vultures…
 
Judith ile yaşadığım mesafesi uzun, duygusu yoğun, bitimi yıkıcı ilişkinin ardından Them Crooked Vultures’dan “New Fang”i keşfetmem ise; toparlanmaya başladığım döneme denk geliyordu. Yeni bir kadın, yeni bir ev arkadaşı, yeni bir hayat (gerisi bayat?) ve hayatımın o dönemki sıfatı: “yeni”.
 
Judith’i çoktan unutmuştum. O da hamile olmuştu zaten, Almanya’ya döndükten bir ay sonra yaptığı Japon manitadandı çocuk. (En azından o, öyle söylüyordu. Benimle neden konuştuğunaysa akıl erdiremiyordum) Derslerim hâlâ rezildi, mezuniyete yaklaşamıyordum. Sivilcelerim suratımdan, sırtıma taşmıştı. Cerahat dolu bir hayatın dayanılmaz hafifliği ve mutluluk… Bu, “yeni” mutluluğu nasıl tanımlayabileceğimi tam olarak bilmiyorum. Belki bir iki örnek…
  • Duştan hemen sonra, üzerinizde havlu ya da bornoz varken sıktığınız deodorant,
  • Yeni ofiste çalışmaya başladığınız değil, eski ofisten çıktığınız an,
  • Rezil geçen, alkollü, sinir harbine tanıklık etmiş bir gecenin ardından yaptığınız gargara,
  • Hoşlandığınız kişinin, buluştuğunuz akşam flörtünüze karşılık vermesi,
  • Yaz günü, akşama doğru içtiğiniz ilk bira…
 
Muhtemelen merak ediyorsunuz, yazıyı buraya kadar okuduysanız; hayatımın değişip değişmediğini. Bi’ sik olmadı. Hayatım, dağınıklığın oluşturduğu düzende devam etti. Ancak bazen, Ralph Waldo Emerson’ın muhtemelen at arabasında viski içerken söylediği cümle hayatı tanımlamak için yeterlidir. “Hayat, bir istikamet değil, yolculuğun ta kendisidir.” (Evet, ucuz blog’larda veya “Anlamlı sözler <3” gibi isimlere sahip Facebook sayfalarında sık sık gördüğünüz bu cümlenin sahibini biliyorsunuz artık.)
 
Çünkü hayat böyledir. Sonuçlar değil de, sonuca ulaşırken yaşadığınız zamanlar değerlidir geçmişe dönüp baktığınızda. Yeni bir sayfa açmak ya da açmış olmak değil de, yeni bir sayfayı açıyor olmaktır hayatın özeti. O sayfayı açmaya çalışırken parmağınızda oluşan kağıt kesikleridir, çektiğiniz sıkıntılardır. Her gece yeni bir intihar, her sabah yeni bir doğuştur.
 
New Fang’in en sevdiğim partisyonuyla bitirelim.
Blue slips
Blood, sex, sweat…
Can I go?
I think it's what I gotta know.
 
Bu sefer, bir önceki yazıda yaptığım hatayı yapmayacağım. Türkçe çevirisi de böyle:
Mavi slipler*,
Kan, seks, ter…
Gidebilir miyim?
Sanırım bilmem gereken bu.


 
*Slip kelimesini Homme bu aşamada iki amaçla kullanmış olabilir. Birincisi, Cem Yılmaz prodüksiyonu olan G.O.R.A. filminde Türk milletinin en çok güldüğü sahnede bahsi geçen “mavi slip don”, ikincisiyse; mavi haplar, yani cinsel güç arttırıcılar. Bu metafor, iki şekilde de anlaşılabilir, bir sonraki dize göz önünde bulundurulduğunda.      
 


                                                                                                                                                                                             mahmutdonuk@gmail.com