Papatya Tıraşın


Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümünü bitirdikten sonra, farklı mecra ve firmalarda içerik yöneticiliği, sosyal medya yöneticiliği, yazar ve blogger olarak çalıştı. Sosyal medya konusundaki uzmanlığı yanında 2009 yılından beri kurucusu olduğu GriZine sitesinin de yöneticiliğini yapmaktadır.
 
İnternet’in ve taşınabilir cihazların dünyasına doğan yeni jenerasyon ve yarattıkları, yaratacakları toplum öngörüleriniz nelerdir? İletişim ve bilginin süpersonik hızı ve bireyciliğin son sürat devam ettiği çağımızın bize hazırladıkları neler olabilir?
 
Taşınabilir aygıtları ile kendi istediği zamanda kendi istediği yerde üretebilmeyi seçmiş insanlardan biriyim. Bu tanımı bu cümle ile kurunca her şey çok güzel okunuyor. Ancak bu tanım, “her zaman ulaşılabilir olma” algısını da beraberinde getiriyor. Bu algı daha süratli üretime, dolayısıyla tüketime yönlendiriyor. Tüm bunların negatif yansımaları olarak bireyde başlayan tahammülsüzlüğe, sabredememeye, yeniden üretilen bilgiyi defalarca tartışmadan, demlemeye bırakmadan paylaşılmasına sebep oluyor. Bireyde başlayan değişimin aynısını toplumun kendisinde de gözlemliyoruz. Toplum olaylara, müdahalelere, tepkilere son sürat cevaplar bekliyor. Nadasa bırakamıyor. Sürekli, hızlı bir şekilde yeni şeyler üretmek zorunda hissediyor.
 
Her zaman her yerden ulaşılabilir olma, bahsettiğimiz süratin içinde fark edilmeyen bir durağanlıkta asılı kalmaya sebep oluyor. Bu durulan, sabit sanal mekân içerisinde üretim yapan prekarya, farkında olmadan son sürat içe dönükleşiyor. Kendi içine çekilen birey yabancılaşmanın getirdiği alışkanlıklar ve reflekslerle içinde bulunduğu değişimin hızına yenik düşerek, emeğini ve kendisini “güvencesiz” bir alanda sabitliyor. Sürekli hareket halinde, hızlı tüketime yol açan bu değişim ile beraber değişimin meydana geldiği adaletsiz şartlar da beni endişelendiriyor. birdirbir.org’daki Deniz Yonucu ile yapılan “Devlet şiddeti ve ‘mimli’ mahalleler” röportajından devşirerek; adalet beklentisinin ittiği mağduriyet durumuna karşı ya depresif bir özne oluyoruz ya da kendimize yeni saygınlık alanları yaratmaya çalışıyoruz. Yeni zamanlar yeni stratejiler gerektiriyor.
 
Sanatın tecrübe edilmesi sorunu, fotoğraf ve sinemanın geleneksel anlamlarını kaybetmeleri (aşırı tüketim), görselin gücünün kitaplara da yansıması, okuma tecrübesinin özellikle yeni kuşaklarda değişimi (çizgi roman yayınları, mesela Kominist Manifesto), müziğin mp3’ler olarak son sürat yayılması… Bunlar bir süredir gerçekleşen durumlar. Etkilerini yaşamaya başladık mı? Sizce ne olacak?
 
“Daha fazla bilgi edinin.” “Hemen izleyin.” “En çok beğenilenleri listeleyin.” “Hemen paylaşın.” Ama lütfen düşünmeyin, üstüne konuşup tartışmayın, sadece tüketin; bilgiyi, sanatı, ilişkileri...
 
Görsel anlatıya, ses ise görüntüye üstün geliyor. Sadece internet tabanlı “içerik”lerden bahsedersek çok az insan uzun metne tahammül gösteriyor. Aynı anda birçok şeyi yapma refleksi hazımsızlığa ve yalnızlığa sebep oluyor gibi geliyor. Yabancılaşma etkisi vasıtasıyla sanat eserinin kendi yapım süreci toplumunki ile eşzamanlı olarak ortaya çıkıyor.
 
Bir arkadaşım geçen haftalardan birinde “Neden yeni bir film izlememiz gerekiyor?” diye sordu. “Önceden izlediğimiz filmleri yeniden izleyip, üzerine neden konuşmuyoruz?” Başka bir arkadaşım ise yeni biten ilişkisini “Çok fazla görüştüğümüz için hızlı tükendi” olarak yorumladı. Ben ise şu soruyu sorup duruyorum bir süredir: “İnternet öncesinde yazarlar nasıl sabrediyordu? Neden ürettiğimiz bir içeriği hemen paylaşıyoruz ve hemen beğenilmesini bekliyoruz?”
 
Her şey çok daha “kısa” vadeli mi olacak? Çok fazla karamsar olmak istemiyorum ama bu “aşırı tüketim” yorumsal duruşlarımızı geçici kılıyor gibi geliyor. Gizli bir “yorum yasaklaması” ile karşı karşıya bırakılıyoruz. Yorumu yasaklamak dolaylı olarak da olsa siyaseti yasaklamak manasını taşıyor, sanatın politik meselelerini yorumlamaz oluyoruz. Yorum ve tartışma eksildikçe de kısa süreli ilişkilerle, daha fazlasını istemeyle ve beğenilme beklentisi ile narsisist, yalnız bireylere sönükleşiyoruz.
 
50 yılın tüm olayları son derece ağır kamusal bir görsel hafıza çöplüğü yaratmış durumda… Toplumların bunla baş edebilmesi nasıl olabilir?
 
Doğrusu bu çok kafamı kurcalayan bir soru. O sebeple net bir cevabım yok. Sürekli fotoğraf ve video çekip duruyoruz. Mikro veya makro bütün olaylarda sanki orada olma sebebi sadece orada olduğunun izini bırakacak bir görsel paylaşma halini alıyor. Bu kadar görsel içeriği ne yapacağız çok merak ediyorum. Voyörizm ve teşhircilik günlük reflekslerimiz mi olmaya başladı? Çok samimi bir şekilde, kişisel olarak nasıl baş edebileceğimi bilmiyorum.
 
Big Brother, 1984 gibi distopya öngörüleri gerçekleşti diyebilir miyiz? Sona mı yaklaşıyoruz? Bilgi toplumunun kurtuluşu var mı? Ya da özgürlüğün sınırları?
 
Vampirlerin yönettiği, zombilerin hızla ürediği, birçok farklı mağdurun reklam panolarına giydirilip yeniden satışa sunulduğu bir toplumda bir an durup soru sormayı denemek özgürlük olabilir mi?
 
1800’lerin sonunda “mühendis” Eiffel’in modernizme açtığı kapıdan çıktık mı? “Make it New” (Ezra Pound) hâlâ geçerli bir slogan mı? Modernist tarihin tekerrür özelliğini kaybettiğini söyleyebilir miyiz? Yoksa Jobs etkili kapitalist modernizmin zaferi kesin mi?
 
Kesin değil tabii ki. Kapitalizm, kapitalizmin kendini ortadan kaldırmasını sağlayacak koşulları da üretiyor. Lafı hiç dolandırmaya gerek yok, hayır efendim, “Tarihin Sonu” tezi doğru çıkmadı. O kadar insan her gün sokağa çıkıp “Bu daha başlangıç...” diye deliliğimizden bağırmıyoruz.
 
  papatya@grizine.com