“En yeni şeyler unutulmuş şeylerdir.”


Mehmet Sinan
Epey oldu. Bir türlü elim gitmiyordu yeniden yazmaya. Bu sayının konusunu görünce, yeni bir iki şey söyleyebileceğim sanısına kapıldım. Yeni aslında netameli bir konu, saçmalayabilirim ama denemeden de bilemem.
 
Kendimi sık sık, “Her şey çok fazla, her şey çok hızlı, her şey aşırı yeni ve ardı arkası kesilmiyor. Kendimi aptal gibi hissediyorum. Yetişemiyorum, kafam laçka oldu, kayboluyorum. Böyle olmayacak, biraz durup olup biteni anlamam lâzım,” diye düşünürken buluyorum. O anlarda berbat bir boşunalık duygusu gelip çöküyor, hiçbir şeye de boş veremiyorum. Ne o, ne bu. Sürekli boktan bir ruh durumu. “I’m going slightly mad” gibi yani.
 
Yeninin esas özelliği eskimek zorunda olmasıdır, insane beyninin yakıtı yeni uyaranlardır, tamam.Tamam da, bu kadar da çabuk olmasın, hayatımıza yedirelim biraz, hakkını vererek eskitelim. Hani bazı şeyler klasiktir ya, bazı yeni şeyler de klasik filan olabilsin. Artık öyle olmuyor işte. Sadece öğütüyoruz, her şeyi acayip bir hızla eskitip tüketmeye zorlanıyoruz. Kendimizi, dostlukları, anıları, bilgileri, nesneleri, yolculukları, zamanı. Acaba bu eskime-eskitme durumu bana mı öyle geliyor? Hani yaşla, yaşamışlıkla filan gelen olağan bir şey mi? Acaba başkalarının başından da böyle şeyler geçiyor mudur? Ya da, geçiyorsa nasıl geçiyor? Aklıma, Necatigil’in “Sevgilerde”si geldi şimdi. Bu şiirin tam sırası. Aman diyorum hemen bulup okuyun.
 
Gelip gelip, işte teknoloji falan derken, aşırı üretimin ezdiği, tüketim aracına dönüşen metropol insanına geliyorum. Birbirinin aynısı günlerin içini nelerin doldurduğunu şöyle bir düşünmek bile yetiyor kasmaya. Buradan itibaren okuma hızınızı yavaşlatın, algılıyamayabilirsiniz.
 
Yeni trendler, yeni defterler, yeni düzenler, yeni modalar, yeni teknolojiler, ayıptır söylemesi, yeni serbest piyasalar, yeni versiyonlar, yeni aşklar, yeni silahlar, yeni lezzetler, yeni alışveriş merkezleri, yeni krizler, yeni çeşitler, yeni projeler, yeni içsavaşlar, yeni imajlar, yeni faiz oranları, yeni paradigmalar, yeni eşyalar, yeni şirketler, yeni iklim felaketleri, yeni sürümler, yeni cinnetler, yeni ayakkabılar, yeni gündemler, yeni hapishaneler, yeni hazlar, yeni savaşlar, yeni medyalar,yeni asgari ücretler, yeni modeller, yeni skandallar, yeni vergiler, yeni iç çamaşırları, yeni yalanlar, yeni işşizlik istatistikleri, yeni ülkeler, yeni akıllı telefonlar, yeni krediler, yeni virüsler, yeni kitaplar, yeni iflaslar, yeni normaller, yeni katliamlar, yeni belirsizlikler, yeni ıvırlar, yeni zıvırlar, yeni boklar, yeni püsürler, yeni vesaireler, yepyeni vesaireler, en yeni vesaireler… Neyin önüne ekleseniz, nereye koysanız gider. O şey artık yeni. Bu arızalarla dolu sistemin, kendisini yeniden yeniden üretebilmesinin en eski ve kesin etkili araçlarından biri olarak yeni, habire yeni, mecburen yeni! Kendini yineleyen, saçma, içeriksiz, kaotik, tuzaklarla dolu bitmez tükenmez bir yanılsama. Ve hâlâ yeni. Acaba diyorum, yeni de Pandora’nın Kutusu’nda, umudun yanında kalsaydı daha mı iyi olurdu? İşin yoksa uğraş dur.
 
Ne standart birbeyin ne de %99’un cebindeki küsuratlar bu kadar büyük bir bindirmeyi kaldıramaz. Bilmem kaç milyon yaşındaki insane bu zonklama karşısında evrimsel ritmini koruyamaz, parçası olduğu doğadan ve kendi doğasından kopmaya başlar, dağılır ya da dağıtır. Bu yükü kaldıramayınca da körleşme, sağırlaşma, duyarsızlaşma, kendine yönelme biçimindeki yeni cehalet küresel gerçeklik haline gelir. Giderek artan bir çoğunluk, Freud’un Birincil Süreç dediği ve İd’in doyurulmasından ibaret olan biyolojik ve fizyolojik, temel ihtiyaçların finansmanına kilitlenir. Bitmeyen İhtiyaçlar Piramiti’nin tabanının altında ezilirken dilenci de olur, hırsız da, namussuz da olur, akıl hastası da. İnsan olmaktan çıkar, insanlığından çıkar. Yani, yeni dendi mi bir durup düşünmek lazım.
 

 
Yazının başlığındaki sözlerin sahibi, 1717-1813 arasında yaşamış Rose Bertin hanım, hayatı giyotinde son bulan kraliçe Marie Antoinette’in terzisiymiş. Söyledikleri “Unuttuklarımız dışında yeni bir şey yok,” diye de çevrilmiş. Sözleri beni düşündürdü, sırası gelmişken paylaşayım dedim.
 
“İnsan, yaşantısında er ya da geç öyle bir noktaya gelir ki, durup geçmişin dökümünü yapmadan ne ilerleyebilir ne de ilerlemek ister. Kendisine yetişebilmek için.” Bu destek de Andre Brink’ten. İnsan unutmaz, hiçbir şeyi unutamaz.
 
İş başa düşüyor. Bu aralar, çocukluğumda kalan o unutulmuş şeyleri, o oyun yıllarında olup biteni arayıp bulmaya veya anımsaya çalışıyorum. Gezi günlerinde olanlar da aslında buydu bence. Orada gerçek insanlar, insanın yalın varoluşunu sorguluyordu. Olmayı veya olmamayı. Gezi direnişi, unutturulmak istenen yeniyi, yeniden yaratmak için atılan, zamanı çoktan gelmiş zorunlu bir adımdı. Mısır’da, Türkiye’de, Brezilya’da, her yerde. Haziran, zaman çarkının dişlilerini şimdi de tutan bir dil, bir kama, bir kastanyola gibi artık hep orada olacak, yeni fark edişlerle yaşamaya, değiştirmeye devam edecek.
 
Tam yazıyı toparlarlayıp bitirmeye çalışırken yine her şeyin üstüne, yine her şeyi darmadağın eden yeni bir haber geliyor Soma’dan. Üstüne ağır günlerçöküyor. Simsiyah bir acıyla yanan yeni bir öfkeye dönüşerek. Bu sefer çok ağır. Bu kâbus günlerini unutmak, unutturmak mümkün değil! Artık mümkün değil!
 
Ah, söyleyecek o kadar çok şey var ki…
 

  info@kargamecmua.org