White Vs. Auerbach: Garajdan Süperstarlığa


Utkan Çınar
 Jack White (39) ve Dan Auerbach (35) günümüzde popüler rock müziğin iki ağası. Her ikisi de garage-rock’ın yeniden doğuş yaptığı 2000’lerde bir davulcu ve gitarlarıyla kurdukları gruplarıyla dünya çapında şöhrete ulaşmış kişiler. Ayrıca prodüksiyon koltuklarına oturdukları ve destekledikleri diğer müzisyenlerin de etkilerini ortaya koymakta sıkıntı çekmiyorlar. Biri Detroit diğeri de Ohio’lu olmasına rağmen şu an müziklerini Amerika’nın en önemli ve revaçta müzikal başkentlerinden, Nashville’den sunuyorlar. Birbirlerine bu kadar yakın olunca çocuklarının da aynı okula gitmeleri pek normal. Şimdi efendim bu yazının konusu bu iki ismin müziği olsa da yazıyı ateşleyen bir olay daha var. Jack White sorunlu bir ayrılık yaşadığı eşi Karen Elson’a bir mail’de Auerbach’la ilgili kötü şeyler demiş. “Çocuklarımız aynı okula gitmesin; çünkü bu herif beni kopyalıyor, benden çalıyor,” diye. Bu ne kadar White ve Elson arasındaki mail’lerde yer alan bir konuşma olsa da ve ne bileyim, müzik şöhretleri dünyasının geçmişteki kavgalarına benzemese de dikkate alınması gereken bir durum. Eh her ikisinin de albümleri yayınlanmışken bu iki etkili isim üzerine birkaç kelam etmek farz oldu.
 
The Black Keys ile 2000’lerin ortaklarındaki The Magic Potion ve Attack & Release (ki bunun hâlâ en iyi albümleri olduğunu düşünürüm) ile tanımıştım. O vakitler ortamlarda tanınan bir grup olmalarına rağmen henüz uluslararası şöhret değillerdi ve hit’leri yoktu. Daha sonra “Tighten Up” isimli şarkıları ile head-linerlık müessesini kazandılar ve 2 sene önceki El Camino ile de dünyanın en ünlü rock gruplarından biri haline geldiler. Bunu hak etmediklerini söylemek zor. Özellikle Auerbach’ın geleneksel diyebileceğimiz kayıt ve prodüksiyon yeteneği ‘60’ların ve ‘70’lerin sound’uyla birleşince (en başta garaj sound’una yaslanırlarken artık klavyelerle ve şarkı yapılarıyla soul’dan rockabilly’e o efsane dönemlerin çoğu türünü gerçekten başarılı ve kanımca ne istediklerini bilir şekilde yorumlayabiliyorlar) ortaya çıkan yapıtlar hep kalburüstü oluyor haliyle. Bunun dışında hip hop sevgileri de Blakroc projesi ile de gayet tadında bir ürün de verdi. Auerbach’ın bir dönem 1969’dan sonra üretilmiş hiçbir teknolojiyi kullanmadığı söylenirdi. Hâlâ öyle mi bilemiyorum ama kuralcı yaklaşımı sound’larında rahatça seziliyor. Yeni The Black Keys albümü Turn Blue ise kendini hemen açan bir albüm değil. Ama genel anlamıyla benim El Camino’dan daha çok sevdiğim bir çalışma, özellikle klavyeler ve basların şarkıları oluşturduğu, soul’a göz kırpan, daha hassas bir albüm olduğunu söylemeli. Auerbach ve The Black Keys’in tek tehlikesi sound’larının bir yerde tıkanma olasılığı. Çünkü evet, satmak için ne yapmaları gerektiğini çok iyi biliyorlar ama bu, müzikte hiçbir anlam ifade etmiyor. Yeni şeyler denemeleri ve bunu da çok ustaca yapmaları gerekiyor. Çıktıkları seviyeden düşüşten birçok grup kurtulamadı. U2, Coldplay, REM gibi… Auerbach bundan sonra solo ve prodüksiyon ağırlıklı bir kariyere yönelirse şaşırmam ve de iyi olur gibi…

 
Auerbach’ın diğer ortaklıklarına gelince… Herhalde The Black Keys dışındaki en önemli projesinin Dr. John’ın son yıllarda yaptığı en başarılı çalışma olan Locked Down’daki prodüksiyonu olduğunu söyleyebiliriz. The Black Keys’de de kullandığı, artık imza sound’u Dr. John’un funky tavrıyla kesinlikle pek güzel birleşmişti. Dr. John gibi bir efsane ile çalışabilmek her yiğidin de harcı değildir. Bunda Auerbach’ın bizim mahallenin çocuğu tavrı ve gene tekrar edeceğim planlı ve ne istediğini bilir, rigit duruşunun buna yardımı olduğunu düşünüyorum. 2009’da yayınladığı ve şu ana kadarki tek solosu olan Keep It Hid de müzikal bir aileden gelmenin avantajı olarak (efsane gitarcılardan, Lou Reed ile çalışmalarından bildiğimiz Robert Quine bile uzaktan akrabasıymış) babasıyla yazdığı şarkılar onun fazla tutkulu değil ama, Fransızcamın kusuruna bakmayın, bir işçi sınıfı müzisyeni imgesini yaratan gayet güzel bir albümdü.
 
Jack White’ın şöhreti ve müziği Auerbach’tan çok daha eski ve sağlam tabii. The White Stripes ile 2000’leri domine eden bir grup oldu. Karısı mı kardeşi mi söylentileri arasında Meg White (eski karısı ve soyadını da ondan alıyor) ile oluşturduğu davul-gitar grup birçok unutulmaz şarkıya imza attı. Kırmızı-beyaz bayraklarıyla ve cin fikirli videolarıyla günümüzün hipster kültürünün oluşmasında Beck ile beraber en çok katkıyı yapan isimlerden. The White Stripes sonrası kurduğu ‘70’lerin rock’ı etkili The Raconteurs (2006’da seyretme şansı bulmuştum. Hayatım değişmemişti) ve Dead Weather gibi gruplarla da, söylemesi ayıp, The White Stripes’ı belki ün olarak değil ama yer yer kalite olarak geçebilen işler yaptılar. Prodüksiyon konusunda ise Auerbach’ın Dr. John’una karşı Wanda Jackson ve Loretta Lynn ile çalıştı (bu eskinin kadın yorumcularının yeniden canlandırılması furyası da pek revaçtaydı tabii son yıllarda. Bettye Lavette, Mavis Staples’ı da ekleyebiliriz bunlara. Jeff Tweedy destekli Mavis Staples albümü çok güzeldi. Ama Lavette’nin The Black Keys cover’ı “I’m Not The One” da White’ı çatlatmış olabilir). Plak Şirketi olarak Smoke Fairies, Dan Sartain, Seasick Steve gibi isimlere attığı destekler de önemli… Jack White’ın şu anda geldiği konum ise solo. Plak şirketi Third Man Records’u 2009’da Nashville’e taşınması ve 2012’de Blunderbuss ile başlayan “yeni” solo kariyeri onun için yeni bir başlangıç. Blunderbuss kaliteli ama pek de akılda kalıcı bir hit barındırmayan bir denemeydi. Onun asıl testi yeni albümü Lazaretto olacak. Yazıyı yazdığım sırada 4 şarkı dinleme şansı bulduğum albüm yeni bir şey sunar gibi değil ama şarkıların daha güçlü tınladıklarını ve ‘60’ların rock’n’roll’una (neredeyse The Beatles) yakın durduklarını söyleyebilirim. Bunun yanında “dünyada ilk”lerle dolu plak sürümü, gene bol estetik kaygılı canlı performanslar, Nashville’in resmi müzik elçisi seçilmesi, Guinness’e yönelik cin fikirli denemeler White için olağan işler olarak devam ediyor. Hatta Kanye West’in son albümüne bile katıldığını; sonradan katkılarının son üründe yer almadığını da yeni öğrendik. Ego biraz problem White’ta. Bir de bazen çok bağırıyor Allahsız!

 
Yazımızın girişindeki tatsızlığa geri dönersek…Tam da bugünlerde Auerbach’tan cevap geldi White’a. Aslında asıl cevabı grup arkadaşı Patrick Carney verse de (“Bir asshole gibi tınlıyor. Onun adına utandım. Boşanma zordur…”) Auerbach; “Onu tanımıyorum, o yüzden ekstra beklenmedikti” yanıtını vermiş Rolling Stone’a. Konu kapandı gibi duruyor. Ama bu çok popüler iki adamın arasında bir kapışma olması tüm magazin camiasının ağzını sulandırıyordur. White’ın beni kopyalıyor sözüne gelirsek; bence mantıklı değil. Zira kendisi daha önce de benim pek sevdiğim şekilli abi Billy Childish ile de kıllaşmıştı. Dediğim gibi White daha çok farklı tarzlara girebilen, gayet iyi gitar çalan, Portlandia gibi full fors hipster bir dizide gözüken ama geldiği yeri de hak etmediğini söyleyemeyeceğimiz bir müzisyen. Auerbach ise daha kapalı, Nashville gibi bir country pembe dizisinde gözükebilen, prodüktörlüğü daha iyi ama White’tan daha dar bir sound skalası olan, daha gelenekçi, daha eski ekol bir arkadaşımız. Kim kimi kopyalıyor muhabbetini ise tartışmaya geliyor. Şu aralar zaten herkes ‘70’leri kopyalıyor. Bu da kesinlikle kötü bir şey değil. Hiçbir sound, hiçbir dönemin veya türün tekelinde olamaz. Müzik bu karışımlarla bu etkileşimlerle güzelleşir.
 
Ün ve saygınlığın belli business kurallarıyla dönmesi benim sevdiğim bir şey değil. Bu aralar sürekli LCD Soundsystem’in elveda konseri üzerinden gündemde kalan ve birazcık da kendine Brian Eno tipi bir alan yaratmaya çalışan James Murphy gibi. (Adamsa cevap versin!) Bu işler daha ajandasız olmalı. Daha egosuz olmalı. Ulaşılmaz rockstar yıllarını çook geride bıraktık artık.
 


  khgv@hotmail.com