Gaye Su Akyol’un Simyası


Tayfun Polat
Mai, Toz ve Toz ve ardından Seni Görmem İmkansız ile müzikal üretimini uzundur sürdüren Gaye Su Akyol, önceki projelerinden bir dolu kayıt, demo’lar falan derken ve Seni Görmem İmkansız albümünü beklerken, solo albümüyle çıktı geldi. Yaklaşık 8 aydır kulaktan kulağa yayılan “Çok acayip bir albüm geliyor” söylentileri beklentileri bir hayli yükseltmişti. Sonra albüm çıktı ve söylentilerin albümü tanımlamakta az bile kaldığı da ortaya çıktı. Develerle Yaşıyorum, memleket tarihinde kaydedilmiş en enteresan ses harmanı diyebiliriz yekten. Rock, Türk Sanat Müziğiyle buluşuyor. Gaye Su Akyol, yepyeni bir çığır açtı önümüzde. Lakin takipçilerinin olacağını söylemek de zor. Çünkü bu orijinal sound’un oluşumu, altyapısı, kolektif üretimin biricikliğe ulaşılması zor. Ama bu bir çığır.
 
Gaye ile sohbetimize ister istemez Seni Görmem İmkansız’dan başlıyoruz. “Evet, kayıtlara başlanmıştı, Berk Kula ve Ali Güçlü Şimşek ile. İyi de gidiyordu. Sonra Gezi olayları patladı ve hepimizin de tadı kaçtı açıkçası. Bir süre bıraktık her şeyi. Sonra, Tuğçe (Şenoğul) ile konuşup SGİ müziğinin büyük sahnelerde çalınmasını, mainstream bir şeye dönüşmesini istemediğimize karar verdik. 10 küsür senelik bir dostluk içerisinde kendi kendimize çalıp söylediklerimizi insanlar dinlemek istedi. Bunu büyük bir yere götürmek istemediğimize karar verdikten sonra, dilediğimiz zaman kendimizce yine küçük kayıtlar yapar ve paylaşırız dedik,” diye anlatıyor Gaye. Bunun üstüne yıllardır biriken şarkılarını daha iyi kayıtlarla insanlara götürmeye karar veriyor. Hiçbir zaman solo bir iş düşünmediğini, grup ruhunu ve kolektif üretimi çok sevdiğini ekliyor. “Evet, kartonette benim adım yazıyor, parçaların çoğu benim ama yine çok güzel bir ekip işi ortaya çıktı,” diyor Gaye. Albümü Ali Güçlü Şimşek ve Barlas Tan Özemek ile birlikte (ki prodüktör olarak da üçünün adı geçiyor) evde kaydetmeye başlıyorlar.
 
Bu kadar orijinal bir sound’un nasıl ortaya çıktığını, hangi kaynaklardan beslenildiğini, kaydın öyküsünü soruyorum. “Beslenilen kaynaklar gayya kuyusu. Saykodelik bir durum var ama onu kayda yansıtma kolay bir iş değil. Ortaya çıkan sonuç tesadüf de değil, iyi bir kayıt. Can Aykal, ki çok iyi mikrofonları, teçhizatları olan bir arkadaşımızdır, ev stüdyomuzda müziği dinleyip, uygun olabilecek teçhizatları getirdi. Barlas ve Ali Güçlü’nün müdahaleleri ve fikir teatileri sonucunda, hücum kayıt olması, şu şu mikrofonlarla kaydedilmesi gibi kararlara vardık. Önce üçümüz tüm müziği çaldık. Ardından diğer enstrümanlar eklendi. Parçaların insani dokusu bununla alakalı. Müzik, göz göze bakıp, birbirini hissederek ‘o anda’ kaydedildiğinde çok daha mucizevi sonuçlar verebiliyor. ‘60’larda, ‘70’lerde ya da ‘50’lerin caz albümlerinde olduğu gibi, çok basit düşünmek gerekiyor sanırım. Bu coğrafyanın bu zamana kadar bende yarattığı bütün duygular, dinlediğim bütün müzikler, bu ülkede çıkmış olan akımlar, olayın saykodelik damarını besleyen uzay boyutu… beslendiğim kaynaklar çok fazla. Türk Sanat Müziği de var, ‘60’ların punk grupları, The Beatles, Jefferson Airplane de var... Hepsinin bir karışımı.”
 
Olmadı Kaçarız’dan çıkan albümün bir özelliği de plak olarak da basılması. Birçok insan “Niye plak bastınız ki?” gibi ahmakça sorular sormuş. Ben de bu dijital dünyada albüm çıkartmak, plak çıkartmakla ilgili ne düşündüğünü merak ediyorum. “Kartonet ve onun tasarımı, özenerek yapılmış olması, albümün 10 sene, 20 sene, 50 sene sonra da aynı kalitede dinlenecek olması bence çok özel bir şey. Çok sevdiğin bir müziği kartonetinden çıkartmak, onun kokusunu hissetmek, elinde tutabilmek başka bir lüks. Herkesin meraklısı olduğu bir durum değil, öyle olmak zorunda da değil. Sevdiğim müzikleri arşivlemeyi, onları karşıma alıp iletişim kurmayı, tozunu almayı, bu albümde kimler çalışmış diye bakmayı çok seviyorum. CD çok uzun ömürlü değil. Yeni bilgisayarlarda CD çalar bile yok. Plaktan çok az insan dinliyor ama iyi ve kaliteli müzik için plak önemli. Yoksa download edilmesi, insanların kendi müziğini paylaşabilmesi, olması gereken bir şeydi. Müziğin sosyalist düzene geçtiğini artık rahatlıkla ilan edebiliriz. En başından beridir de bunu ateşlice savunan, insanların istediği müziğe istediği zaman internetten ulaşabilmesi gerektiğini düşünen biriyim. Evet, her şey bir bedele sahip ama o bedel her zaman maddi olmak zorunda değil. Ve müzik paylaştıkça insanlara nüfuz edebilir. Zaten konserler artık çok daha önemli hale geldi. Müzisyenler kendi hayatlarını idame ettirebilecek ortamı sağlamayı düşünüyorsa konserlere ağırlık vermesi gerektiğinin farkında. Dijital download devam edecektir. En güzeli de bu zaten. Büyük plak şirketlerinin endişe etmesini anlayabiliyorum. ‘80’lerde, ‘90’larda hiç hak etmedikleri paralar kazandılar. Üstelik sanatçılar belki bu paraların onda birini aldılar ama bu bile onları çok zengin etti. Michael Jackson’ın torununun torununa yetecek parayı kazanması belki de tuhaf olandı. Bence şu an müzik sektöründe her şey normalize oluyor. Plak şirketleri de istese de istemese de nitelikli olanı görüp ayırt etmek, yatırım yapmak zorunda,” diye güzel güzel anlatıyor.
 
Aslında büyük keyifle, daha bir sürü konuyu konuştuğumuzu söylemem lazım. Bağımsız müzik âleminde Olmadı Kaçarız gibi bir firmaların önemini, son dönemde üst üste yaşadığımız acılar karşısında müzisyenler üzerindeki konser vermeme baskısını, hatta linç kültürünü konuştuk mesela. Yer darlığından detaylarını aktaramıyorum burada. Ama özetle müziğin birleştirici, sağaltıcı, dayanışmayı arttırıcı yönlerinin önemi, Genel Grev yapılmıyorken, bankalarla, holdinglerle ilişkiler tam gaz sürüyorken, sadece kültür sanat etkinliklerine bu baskının yapılıyor olmasının anlamsızlığını konuştuk. “Memlekette ayakta kalmak bir meziyet. Bir şeyler yapıp üretmek başka bir kafa. Herkese akıl ve ruh sağlığı için birarada olmayı, birarada üretmeyi, her şeyin ne kadar büyük bir emekle, bedellerle yapıldığını hatırlatmak istiyorum. Çok iyi günler gelecek. Çünkü dibe vurduk. Topuklarımız denizin en dibini gördü. Şimdi topukları hızla vurup yukarı çıkma vakti,” diyor Gaye Su Akyol. Doğru söze ne denir.
 
Biraz zor olacak ama albüm üzerine birkaç kelam ederek bitirelim. Daha önce Gaye’nin vokalini duymamış olanlar, ilk başta makamlı söyleyişi yadırgayabilir. Lakin, zaten albüm ilerledikçe, hele sonlara doğru, vokaldeki makam vurgusu da farklılaşıyor. Yine de rakı eşliğinde dinlenecek bir albüm olduğu gerçeğini ıskalamamak gerek. Sözler zaman zaman damardan arabesk, ama bu ruh haliyle giden “Develerle Yaşıyorum” da mesela, şarkının sonu “Ya o uzaya gidilecek, ya o uzaya gidilecek”e bağlanabiliyor. Aşk var, aşk acısı var, hüzün var, dem var… Müziği tarif etmek de zor, bildiğiniz rock band, saykodeliya, surf, rockabilly giderken, bazen bir cümbüş, bazen bir keman ile ve vokalin hep farklılığıyla tamamen bu coğrafyaya özgü bir haletiruhiyeye bürünüyor. Başta da tanımlamaya çalışırken “harman” sözcüğünü kullanmıştım. Gaye Su Akyol, Ali Güçlü Şimşek ve Barlas Tan Özemek, yanlarına Görkem Karabudak ve iki şarkıda Alican Tezer’i de alarak, bir simya oluşturmuşlar. Ama maddeyi altına çevirmek ya da ölümsüzlüğü keşfetmek için değil, insanın hayatını dönüştürmek için. Zaten albümü durmaksızın tekrar tekrar dinlemek istemenin sebebi de bu, içinize işliyor.


 
 
  info@kargamecmua.org