A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | Sizi Nereden Tanıyorum?

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/47/2215" target="_blank" class="twitter">twitter

Sizi Nereden Tanıyorum?


Murat MRT Seçkin

Bir yerlerde yazmak, birilerinin yazdığın bir şeyi yayınlamaya karar vermesi pek güzel bir şey. Hele ki şu an elinde tuttuğunuz dergi gibi bedava dağıtılan, kısacası –işin doğrusu- cepten yiyen bir dergide çıkması daha bir hoş. Her ne kadar utanıp sıkılan bir insan olsam da benim de egom var ve ara ara şişince güzel oluyor. Ama muhallebi çocuğunun egosu da en fazla beş dakika sürüyor işte. Sonra yine tespih böceği gibi kapanıp yok oluyor insan.
Dergilere yazarken en güzel şeylerden birisi dosya konusu denen, bir nevi kurtarıcı bir başlık olması. Genelde her şeyi son ana bırakan bir insan olarak bu dosya konusu durumu pek bir hoşuma gidiyor. Gidiyor gitmesine de ne zaman “Aha, bu konuya balıklama atlarım,” desem elim başka başka şeyler yazmaya gidiyor. Kısacası hem kafası karışık hem de unutkan bir insanım. Yani kusuruma bakmayın.
 
Yerli konusu ile ilgili bir şeyler düşünürken kontrolsüz çalışan ve iki gündür alkol almayan beynim tutarsız birtakım yerlere gitmeye başladı ve yine asabi bir ruh haline yöneldim. Yerli kültür, buralardan yaratıcılık derken ister istemez bu işlerin oluşmak için emeklediği doksanlara kafa gidiyor. Sanatı, yeraltını, bağımsız yaratıcılığı veya düşünceyi aklıma getirdikçe bunları engelleyen piyonlarda tek tek gözümün önüne geliyor. Bugün sanki çok normal bir şeymiş gibi insan yaratısı bir esere (beğen veya beğenme) ucube diyen bir memleket büyüğünün aslında kültürün kalbini kıran, küstüren sözleri, her zamanki gibi magazinleşen gündemin dalgaları arasında yok oluyor ve küçük hikâyelerle, hakaret cesurluğa, delikanlılığa dönüşüyor. Biz kendi minik çevremizde gelişen ve özgürleşen sanat camiamızdan söz ederken, aslında bir çekirdeğin kabukları içerisinde yaşamımızı sürdürmekten başka bir şey yapmıyoruz çoğu zaman. O çekirdek her zaman yepyeni bir yaratıcılığın kapısını açmıyor tabii ki. Özellikle takıntılı olduğum müzik konusunu düşününce çok devasal beklentileri olan bir insan değilim.
 
Bir şeylerin, yepyeni seslerin keşfini görmek, üstelik burada şahit olmak ne kadar güzel olurdu. Ama önemli değil, zaten sürekli böyle bir sürpriz olsa sıkıntı verici olurdu. Var olan sesleri kullanarak da güzel hikâyeler anlatılıyor zaten. Kadıköy’de veya Taksim’de –haydi gerçekçi olalım daha çok Peyote demek daha mantıklı- duyduğum sesler geçmişimi kaplayan tüm karanlık ama bir o kadar ışıltılı hayaletlerin yansıması. kim ki o’da The Cure “Faith” hikâyelerinde gezinirken, Korhan Futacı ve Kara Orkestra’da kızgınlığın tutku ile karıştığı bir Bad Seeds anı yaşamak ne kadar güzel. Bir şeyleri başka bir şeylere  benzetmenin hakaret sayıldığı bir dünyada bu cesareti gösteren onlarca grubun, şarkıcının olması ne kadar umut verici bir şey. Varsın Seni Görmem İmkansız’a “Heh, aman canım, Cocorosie,” desinler… biraz daha geçmişte Yavuz Çetin’e Jeff Buckley sanki diyenler… Ee, desinler ne olcak. Hatta ne kadar güzel denmesi.
 
İkiyüzlülüğü müziğe pat diye sokuyoruz. “Iıı, kendini beğenmişler onlar”, “Bıı sanatçı tayfası”, “peh elitist bohemler”… Neden kendinizi bu kadar yoruyorsunuz? Sesi dinlesenize. Size ne etten, bedenden, insandan. İşe bakmak değil mi amaç, işin güzelliğine? Yoksa neden seveyim ki bir Miro’yu, altı üstü iki çizgi. Nesine tutulayım Bauhaus’un, kara kuru binalar. Sakin olun, okuyun, dinleyin, izleyin, inceleyin… Sanat dediğin şey sana yaşadığını hissettirir. Her şeyin anlaşılmaz olduğunu düşünme, çok zor geliyorsa sen anlam kat.
 
Son on yıldır ben de dahil o çekirdeğin içinde yaşayan bizler artık yavaş yavaş çiçek açmalıyız. Kabuktan çıkıp düşmanlıklarımızı, kızgınlıklarımızı hep yaptığımız gibi elle tutulur, gözle görülür, kulakla dinlenir silahlara çevirmeliyiz. Gittikçe kendini kaybeden bir halkın az çok kendinde olan zibidi çocuklarıyız. Konuşmasak da, aynı sokakta günlerce birbirimize selam vermesek de elimizde avucumuzda ne varsa belki de bilmeden, belki de sırf hava olsun diye birbirimizle paylaştık aslında. Birbirimizi yeterince doyurduğumuza inandığımız an dışarıya çıkmalıyız. Yeraltında bir şeyler yeşeriyorsa o yerin üstünde bir sıkıntı var demektir. Doksanları punk ve deneysel sahnesinde durum aynı değil miydi? Kızgındık ve faşistleştirilmeye çalışıyorduk. Eski Gitane’da izlediğimiz o samimi konserler üç beş çocuğun ergenlik krizleri değildi çoğu zaman. Gerçekten mutsuzduk, gerçekten mutsuz ediyorlardı. Şimdilerde bir çok kişinin lüzumsuz ayrıntı dediği küpeli, kız saçlı, gavur dölü, özenti veya en acayibi “Sen Türk değil misin?” ya da “Sen Müslüman değil misin?” tokatları, işte o zamanın Sex Pistols, Throbbing Gristle özentisi dediğiniz gruplar sayesinde yok oldu gitti. Alışılmayı bırak, karşı oldukları tüm görselleri sonradan sahiplendiler. Yeni gelenler artık beyine, bilince, insan olmaya dair konuşuyorlar. Bence vakti çoktan gelmişti.
 
Çünkü yok ettiğimiz tüm aşağılık “DEĞERLER” sanki bir bir geri geliyormuş gibi, sanki mezarda dinlendikçe zombileşip bilincini iyice kaybetmiş bir et parçası gibi, üstümüze üstümüze geliyor gibi…
 
Bu çocukları, bu çocukları dinleyenleri küçük görmeyin. Tabii ki her güzel meyve bahçesinde araya karışmış çürükler olacak. Ama biz onların yaptığı gibi çürükleri çöpe atmayı değil, aşılarla, ilaçlarla iyileştirmeyi seçeceğiz.
Yerli demiştik… Adı üstünde yerli, bizden, arka sokakta oturan komşundan, otobüste yanına oturan kadından, büfede sosislisini ısıran insandan çıkıyor tüm bu güzellikler. Neden düşman olasın ki aynadaki yansımana…

muratmrtseckin@hotmail.com