A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | Dağın Eteklerinde Görülecek Çok Şey Var!

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/47/2214" target="_blank" class="twitter">twitter
Uğur Erbaş

Dağın Eteklerinde Görülecek Çok Şey Var!


İpek Tuna

Derviş Zaim'in Cenneti Beklerken adlı filmindeki efektler, Can Dündar'ın Mustafa belgeselindeki animasyonlar, Can Atilla'nın “Cariyeler ve Geceler”, “Sultanlar Aşkına” ve “Aşk-ı Hürrem” video klipleri, TRT'nin bayram ve ramazan animasyonları ve Reis Çelik'in Mülteci adlı filmindeki görsel efektler... Biraz da olsa hatırladınız mı? Bu çalışmaların hepsi Ankaralı grafik tasarımcı Uğur Erbaş'ın önce zihninden sonra elinden çıkma güzel işler. Mecmuanın bu sayısında işlediğimiz “yerli” konusunu da akılda tutarak, alanında başarılarıyla bilinen Uğur Erbaş'ın “yerli” animasyonlarına, görsel efektlerine, foto manipülasyonlarına, ex-librislerine bir göz atalım, kendisini yakından tanıyalım istedik.

İpek Tuna: Kısaca kendinizi de tanıtmanızı rica ederken sorayım; bilgisayar grafikleri ile yolunuz nasıl kesişti?
Uğur Erbaş: 1977 yılında orta halli bir ailenin ikinci erkek çocuğu olarak Ankara’da dünyaya geldim. Bilgisayarla tanışmam Güzel Sanatlar Fakültesi’nin 3. sınıfına denk gelir. 3 yıl boyunca bütün ödevleri el emeğiyle teslim ettikten sonra büyük kolaylık gibi gelmişti. Sonradan ortaya çıkardığım işleri biraz sentetik bulmaya başladım. Anladım ki bir işi kolay yapmak değil, verdiği etkiymiş önemli olan. Teknoloji bile kendini geliştirirken elle yapılmış hissine daha fazla yaklaşmaya çalışıyor.
 
İ.T: Sizce Ankaralı olmak, Ankara'da büyümek çalışmalarınızı nasıl etkilemiştir?
U.E: Şehirlerin çok önemli olduğunu düşünmüyorum aslında. “Bu iş İstanbul’da yapılır” önermesine de karşıyım. Evden çıkıp trene binip herhangi bir şehre gidebiliyorsanız sorun yok bence. Sonuçta hepsini bir araya getirdiğimiz yer yuvamız. Onun nerede olduğu da çok önemli olmuyor. Yine de Ankara yaşaması daha kolay ve sakin bir şehir olduğu için zamanınızın çoğunu kendinize ayırabiliyorsunuz. Tembellik ve büyük hayaller kurmak da buna dahil. İstanbul’un hızına alışmış biri için yaşanamaz bir yer olduğunu da kabul ederim. Ankara’nın sarayları, Boğaz’ı, vapurları, martıları, yalıları, köprüleri olmasa da bozkırın ortasında Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı, Milli Mücadele’nin kalbi, iddiasız, sakin, kendi halinde bir şehirdir. Tıpkı insanları gibi. Yani bu yalnızlıktan, bu bozkırdan büyük fikirler çıkabilir. Arada boşluklara da ihtiyacımız var. Sahilde oturup denizi izlemek her ne kadar güzel olsa da, “denizi seyretmeden yaşayamam” diyenlerden değilim. Gerçekten kendi bozkırınızda kalabiliyorsanız, baktığınız manzara, olduğunuz yer önemini yitirebilir.

İ.T: Cariyeler, Atatürk, Likyalılar, Lidyalılar, Medler, sultanlar... Belli ki tarih ilgi duyduğunuz konulardan birisi ama oldukça seçilmiş bir çerçeveyle kısıtlı gibi de görünüyor bu ilgi, zira bu topraklar ihtişam ve şan yansıtan uzak geçmişinin yanı sıra yakın geçmişten, şimdiki zamandan eziyet ve ecazet de örnekliyor kolaylıkla. Toplum olarak hâla hafızalarımıza almak istemediğimiz tarihimizin bu "kötü" dönemlerini içeren çalışmalar hazırlamayı hiç düşünmediniz mi?
U.E: Pek şanlı tarih yanlısı olmadım aslında. Tamamı bana ait iki kısa filmin birinde milattan önce 580’lerde Anadolu’da bilimin filizlerinin atıldığı bir tahmin ve ona bağlı olan bir savaşı, ikincisinde az bilinen Likya halkının bağımsızlık tutkusunu anlatmaya çalışmıştım ki o da “kötü” bir dönemdi. Neden o kadar gerilerden başladığımı sorarsanız tamamen teknikle ilgili diyebilirim. Animasyona ilk başladığımda yapmaya çalıştığım şeyler, her gün göremeyeceğimiz dönemlere aitti. Eğer teknik bana çok geniş bir yelpaze sunuyorsa, belli bir yerinden başlamam gerekirdi. O da yaşadığım toprağın tarihi oldu. Hitit, Frig, Osmanlı, Lidya diye ayırmıyorum. Can Atilla için yaptığım video kliplerde konu albüm temalarına göre belirlendi. Yine de İstanbul’un fethini gösterirken kanlı savaş sahneleri yerine, Bizans manzaralarına ağırlık vermeyi tercih ettim. Şehrin fethedilmesinden çok, o dönemdeki hali beni ilgilendirdi. Yakın dönem siyasi olaylara değinmek için animasyon çok gerekli bir yöntem olmayabilir. Bu, o konularla ilgili çalışma yapmayacağım anlamına gelmiyor tabii. Kısaca animasyon, kameranın yapamayacağı ya da yetersiz kalacağı durumlarda ortaya çıkıyor. Animatör için öncelikli olan kolay elde edilemeyecek görüntüler. Örneğin Kız Kulesi’nin şimdiki halini görmek için kameraya, 500 yıl önceki hali için animasyona ihtiyaç var.
 
İ.T: Size göre başarıya azmetmiş bir animatör / grafik tasarımcı için hiç unutulmaması gereken en önemli şey nedir?
U.E: İşin sonunu görmektir. Aynı bisiklet kullanmak gibi; tekerin dibine değil gideceğimiz yola bakarız. Eğer tasarımcı yapacağı işin bitmiş halini göremiyorsa azapların en büyüğüyle baş başadır. Görebiliyorsa önüne çıkan sorunlar yalnızca bitişe ulaşan adımlara dönüşür. Çözmek zorunda kaldığı sorunlara değil, bütüne odaklanır. Nerede emek harcaması, nerede çok uğraşmadan diğer adıma geçmesi gerektiğini bilmek zorundadır. Aksi halde en büyük zararı kendine verecektir. Bu söylediğim teknik konuyla ilgiliydi. Diğer bir konu da tasarımcının bir iletişimci olduğunu unutmamasıdır. Kendimiz için yaptığımız işler dışında yaptığımız çalışmalar belli mesajları insanlara aktarmak amaçlıdır. Grafik tasarım sanat değildir ama sanatçılar tarafından yapılır. Grafik sanatçı hedef kitleyi iyi tanımalıdır. Kısaca sözünü dinletebilmelidir.

İ.T: Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü Başkanı Prof. Tevfik Fikret Uçar bir röportajında “Kelimelerle konuşur, kavramlarla anlaşırız. Grafik tasarım, bu kavramların biçimlere dönüşmüş halidir,” diyor. Mistik öğretilerde “Biçim boşluk, boşluk biçimdir,” diye bir önerme var. Şems de, şimdi adını hatırlamadığım bir kitapta yazdığına göre “Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise; insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir,” buyurmuş. Kısaca Uğur Erbaş yaptığı işlere de yansıyan kendisini “ben” ve “benlik” kavramları içerisinde nasıl görüyor? Ya da göremiyor?
U.E: Eğer anlatacak hikâyem varsa “ben” onu size ileten olurum, sözüm yoksa “boşluk” olurum. Ne zaman bir işe başlasam ilk yaptığım kendimi o konuda doldurmak olur. Taşacak hale geldiğimde iş belirmeye başlar. Ama iş bittikten sonra içimdeki boşluğa tekrar kavuşmam gerekir. Hiçbir şey yapmadığım zamanlardan pişmanlık duymam genelde. Buna da ihtiyacım olduğunu düşünürüm. Grafik tasarım starları olan bir iş değildir. Bize yansıyanları gösteririz, bunu yaparken doğru kelimeleri kullanmaya çalışırız. Az ile çoğu anlatabilenler de başarılı olanlardır. Bir ressam gibi benliğimizi ortaya koymayız. Elimizdeki malzemeyle mesajı iletiriz. Bu nedenle mesleğimi diğer mesleklerden farklı görmüyorum. Yine de ister istemez yaptığımız işlere bizden bir şeyler yansıyor, kendi beğenilerimizi işin içine katıyoruz.

İ.T: Sisifos'u da anmadan geçmeyelim; sizin kayanız şimdilerde tepenin neresinde?
U.E: Büyük ihtimalle tepenin çevresinde dönüp duruyorum. Zirveye çıkmaktan çok, kayayı yuvarlama çabasını seviyorum. Zirve demek son demektir gibi geliyor bana, sonra düşüş. Bu işlerde zirve olmamalı belki de. Tabii ki bu olduğu yerde saymak anlamına gelmiyor. Burada hedef ve araç birbirine karıştırılmamalı. İnsanlar genelde animasyon ya da film yapmak istediklerini söylüyorlar ama ne için yapacaklarını bilmiyorlar; konu ikinci planda geliyor. İlk akla gelen hedef zirve, takdir görmek, beğenilmek olunca ortaya bir şey söylemeyen, hedefi olmayan işler çıkıyor. Dağın eteklerinde görülecek çok şey var.
 
İ.T: "Çoğunlukla en iyileri üstünde durmadığın işlerden çıkar. Kaygısız yaklaştığın içindir belki," demişsiniz bir yerlerde. Konu 3-D, foto manipülasyon ve ex-libris çalışmalarınız olunca, sade görünümleri altında derinine izler taşıyan işler çıkarıyorsunuz diyebiliriz. Ex-librislerde kullandığınız o "GÖZ"ler kimleri / neleri gözetliyor, gözetiyor?
U.E: Anadolu kökenli bir tarz aslında. 1997 yılında üniversitede, Hitit rölyefleri ve Karagöz figürleri arasındaki benzerlikleri araştırdığım dönemlerde, mürekkep kullanarak bu tarzda bir Anadolu manzaraları serisi yapmıştım. Bunu linolyum tekniğiyle bastığım ex-librisler izledi. Daha sonra bilgisayara geçince aynı tadı korumaya çalışarak biraz daha geliştirmeye çalıştım. Yine de eskileri daha çok seviyorum. Gözler, lekelere hayat veriyor; çıkardığımızda geriye dikkati çeken bir şey kalmıyor. İnsandaki genel eğilim ilk olarak gözlere dikkat etmek. Gözlere bakıp duyguları deşifre edebiliyoruz. Utandığımızda göz teması kuramıyoruz. Sevgiliyle saatlerce göz göze kalabiliyorken, bir yabancının size uzun uzun bakması kavga sebebi olabiliyor. Görmeden inanmıyoruz, ayrılırken “görüşürüz,” diyoruz. Gözler dünyayı bize anlatıyor, bizi de dünyaya.

Uğur Erbaş'ın çalışmaları için:
http://ugurerbas.blogspot.com/
http://ugurerbas.deviantart.com/
http://www.youtube.com/user/uerbas77

fituna@gmail.com