A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | Türk Korku Sineması

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/47/2196" target="_blank" class="twitter">twitter

Türk Korku Sineması

Burak Bayülgen

Peki Türk Korku Sineması günümüzde “yerli” sektörde ne durumda? Son yıllarda bir korku türü patlaması olduğu muhakkak. Korku sineması şimdi herkese duyurabiliyor adını. Bir zamanlar Türk korku sineması diye bir şey yok derken şimdi her geçen gün çoğalan örneklere uzman gözler nasıl bakıyor?... Korku ve B sinemasının seçkin sitelerinden olan Korku Sitesi, Korku Filmleri ekibi ve artık ekolleşen Öteki Sinema’dan Murat Tolga Şen ve Masis Üşenmez bizi kırmadılar ve yorumlarını dile getirdiler. 
 

Yasin Karakaya: Klasik bir tabir olacak fakat Türk korku sineması henüz emekleyen bir bebek durumunda. Emekleme safhası da henüz 2000'ler içinde gerçekleşti. Emeklemekle yürümek arasında nasıl ki bir bocalama durumu söz konusuysa korku sinemamızda da belirgin bir bocalama var. Can Evrenol'ün kısa filmlerini bir kenara bırakırsak henüz tam anlamıyla cesur bir korku filmi yapılmamasını büyük bir eksiklik olarak görüyorum. Komedi soslu korkuyu beceremediğimiz gibi sürekli o türe yoğunlaşılmasını da son derece yanlış buluyorum. İslami korkunun kaymağını uzakdoğu soslu yapımlarıyla Hasan Karacadağ yemiş gibi görünse de bu türde de iyi bir film göremedik. Şu sıralar gündemde olan Karadedeler Olayı biraz daha 'biz' kokan bir film olarak öne çıkabilir.

Orçun Tunalı: Türk korku sinemasında beklenen patlamanın bu 10 yıl içerisinde görebileceğimizi düşünüyorum. Belki geçen zaman içinde çok kötü örneklerini izledik ama bunu gelişim için bir aşama olarak görmek en azından iyi niyet açısından önemli. Çok da kötü sayılmayacak örnekler olarak gerilim atmosferleri açısından sevdiğim Musallat, Küçük Kıyamet gibi filmleri, Kabuslar Evi serisini söyleyebilirim. Bunun yanı sıra Sır Dosyasını da unutmamak lazım. Büyük yatırımlar yapılan ve her yıl onlarca dizi çekilen televizyonlarda artık sağlam bir korku dizisinin yapılma zamanı geldi düşüncesindeyim. İslam konulu filmler tabii ki Türk korku sinemasının olmazsa olmazlarındandır. Onlarca exorcism hikayesinden sonra genel olarak korku sinemasında değişik bir tat bile yaratabilir. Ama iyi bir iş çıkarılmadıkça bu filmleri içerisinde sırf 3 harfliler, ruhani varlıklar geçiyor yahut ayetlerle destekleniyor diye korkutucu ve etkileyici bulduğumu söyleyemem. Türk korku-komedilerini ise ciddiyetle yapılanları bile komedi gibi dururken maalesef kötü ve gereksiz buluyorum.

Masis Üşenmez: Hıristiyanlıktaki gösteriş Müslüman geleneğinde olmadığından bana göre İslami Korku filmleri bir görsel sanat olan sinemada eksik kalıyor doğal olarak. Ama Anadolu motifleri ile bu filmleri süsleyecek olursak daha başarılı işler çıkacaktır. Örneğin Tan Tolga Demirci'nin Gulyabani projesi var. 

Gökhan Toka: Yönelim sorunu var şimdilik. Hıristiyan kültürleri için geçerli olan birçok korku unsuru bizim için geçerli değil, örneğin biz kentlerimizde, mezarlıklarla, ölülerimizle iç içe yaşayan bir kültürüz. Bunun sonucunda bizde zombi türü yakın zamana kadar hiç denenmemiştir bile (o da komedi türünde denendi). Din temelli anlatılarımız ise ciddi olmakla birlikte bu türde yaratılan filmleri tema olarak değil ama başka açılardan yetersiz buluyorum. Geleneksel Anadolu anlatılarının üzerine gidilmesi iyi bir fikir olabilir, orada bilinmeyen ve işlenmemiş olan çok şey var. Alternatif olarak bizim sinemamız da Hıristiyan motiflerine başvurabilir (malum bu topraklarda eskiden Hıristiyanlar yaşardı, Tombs of the Blind Dead gibi bir şey yapsalar olur ve en önemlisi bence giderek hastalıklı hale gelen modern Türkiye toplumu düzleminde kendi özel slasher/red-neck hikayelerimiz anlatılabilir. Haberleri izleyenler bilir, bu topraklarda aslında çok korkunç şeyler oluyor. 

Soner Yıldırım: Taylan biraderlerin ilk sinema filmi Okul, elde ettiği gişe hasılatıyla Türk izleyicisinin korku türüne olan ilgisini açığa çıkarınca 2000’li yıllarda bu türde çekilmiş pek çok film izledik. Tamamına yakını İslami figürlere dayandırılan bu filmlerin pek azı olumlu tepkiyle karşılansa da, böyle bir pazarda, akıllıca bir reklam kampanyası ve seyircide filmin korkunç olduğunu algısını yaratabilen fragmanlar sayesinde en özensiz korku filmlerinin bile hatırı sayılır bir gişe başarısına ulaşabileceğinin görülmesi, üzerinde çok düşünülmemiş aynı tip filmlerin sürekliliğini sağladı. Türk sinemasının uluslar arası arenada en fazla bilinen yönetmenlerinden Nuri Bilge Ceylan’ın son on yılda çektiği üç film toplamda 230 bin civarında seyirciye ulaşırken, Hasan Karacadağ’ın Dabbe, Semum ve Dabbe 2 isimli filmlerine alınan toplam bilet sayısının 1 milyonu aşmış olması bu durumu gayet iyi açıklıyor aslında. Ben yapımcılarımızın korku filmi çekmek konusunda büyük ticari kaygıları olduğunu, bu yüzden de sonuçları görülmüş örneklere yatırım yapmayı tercih ettiklerini düşünüyorum. Bana kalırsa Türk korku sinemasının gelişimi diye bir şeyden söz edebilmek için ilk olarak korkunun kaynağını cinlerde aramayı bir süreliğine bırakıp farklı fikirlere fırsat tanımamız gerekiyor. 2010 yılında izlediğimiz Ada: Zombilerin Düğünü ve Ses isimli filmleri bu uğurda atılmış önemli adımlar olarak görüyorum. Ayrıca 2000’li yıllarda çekilen birçok cin temalı filme karşın bu süreçte izlediğimiz en eli yüzü düzgün korku-gerilim örneğimizin Amerikan korku sineması formüllerini hikâyesine başarıyla uygulayan Küçük Kıyamet olduğunu da hatırlatmak gerek. Yönetmenlerimizin üzerindeki bir korku filmi korkunç olmalıdır baskısının onları cin olmayan adam çarpmaya zorlaması ise değinilmesi gereken bir başka konu...

Fatih Danacı: Korkmak, korkutmak ya da sadece korku kavramı Türk kültürü içinde ne denli geniş bir yer tutuyorsa edebiyatımızda ve sinemamız içerisinde de o denli az yer teşkil ediyor. Bunun sebeplerini sıralamak geniş bir makalenin hatta kitabın konusudur. Ancak bu durum 2000’li yıllarda değişiklik göstermeye başlıyor ve “Türkiye’de Korku Sineması” ya da “Türk Korku Sineması” başlıklarını da beraberinde getiriyor (Fantastik edebiyat akımı ile birlikte). Daha önce iki elin parmaklarını aşmayacak kadar olan korku denemelerinde Hollywood sinemasını taklit ederken kendi ezgilerimizle işlemeye çalışıyor; Drakula İstanbul’da ve Şeytan filmlerinde olduğu gibi senaryoları İslamlaştırıyorduk. Bu da doğu ile batının uyumsuzluğu sonucunu ortaya çıkarıyordu. Şimdi ise öteki olanı anlatırken parodi haline getiriyoruz. Okul, Ada: Zombilerin Düğünü ya da Kutsal Damacana serileri bunu bariz bir şekilde sergiliyor. Tüm bunlardan başka Hasan Karacadağ önderliğinde İslami motiflerle bezenmiş filmler de yapıyoruz. Peki ya sonuç: Kısa süreli heyecanlar, kişisel çabalar, az sayıdaki örneklerle kısa vadeli girişimler… Mazisinde korku-bilimkurgu-fantastik edebiyatı yatmayan bir ulusun benzeri sinema örneklerini çıkar(a)maması zaten beklenen bir durumdur. Zemini atılmayan bir inşaat üzerine yeni tuğlalar eklendiğinde o bina çökmeye, daha doğru bir ifadeyle tamamlanmamaya mahkumdur. İşte bu durum, Türkiye’de korku sinemasının karşılaştığı temel sorunlardan biridir.

Murat Özkan: Türk korku sineması artık ayaklarını yere sağlam basarak ses getirmeye başladı. Gelişme aşamasında her ne kadar Büyü gibi, Araf gibi birçok kaza yaşansa da her zaman ümitliydim, evet güzel projeler filmler ortaya çıkacak diye. Keza öyle de olmaya başladı. İlk Türk zombi filmi vasatın altında da olsa artık gerçekleşti, bu bile Türk korku sineması için muazzam büyüklükte bir adım bana göre. Zombi bize gelir mi? Gelmez tabi ama olması gereken bir renk, tat. Korku sineması bir ziyafetse, bu ziyafette bütün türler olmalı. Bu açıdan Türk Korku sinemasının biraz değişik tatlara ihtiyacı olduğu kesinlikle ortada. Her gün aynı yemeği yemek gibi ayetlerden, surelerden, işin kolayına kaçarcasına, hazır konular senaryolar önüme getirilsin istemiyorum. Neden Türk korku sinemasında vampirler, kurt adamlar, yaratıklar, uzaylı canavarlar, mutantlar olmasın??? Bunu geçtim, hepimizin bildiği ve yıllardır yakındığı gibi zaten kültürümüz öylesine zengin ki bu konuda. Sırf anneannelerimizin anlattıkları hikayelerle bile şu andakinden çok daha yaratıcı ve korkunç filmler hatta The Twilight Zone gibi seriler ortaya çıkarılabilir. Dahası Japon, İspanyol yada Fransız korku sineması gibi Türk Korku sinemasına farklı bir duruş, tarz, karakter kazandırılabilir. Birde memleketimizde maalesef parası olan konuşuyor, senaryo yazıyor, film yapıyor. Şu anda burada görüş bildiren isimlerin eline o meblağları verseler, Türk ve dünya sinemasında ses getirecek bir filmin altına imzasını atarlar rahatlıkla. Can Evrenol gibi bir profesyoneli ayrı tutuyorum tabi hepimizden. :)

Melisa Aydın: Bir kere batı Hıristiyanlık propagandasına da kayıyor zaman zaman dini motifleri kullanırken. Ya da tam tersi eleştirel de olabiliyor nadiren de olsa (mesela Carpenter'ın Vampires'ı çok iyi bir korku sineması örneği olmakla birlikte ,bana göre sert bir Vatikan eleştirisi idi , ben böyle algılamıştım). Zaten belki de 70’lerde The Exorcist ile başlayan şeytan temalı filmler, o yıllarda düşüşe geçtiği farz edilen ahlaki değerlerde dini inançlara tutunmayı önerme dahi olabilirdi. Korku sineması tabi ki bir manipülasyon aracı yada bir fikri hatırlatma yada aşılama yolu değil, ancak içeriğinde dini motifler varsa bir şekilde insan algısal yanılsama yaşayabiliyor. Bizde ki korku sinemasının sürekli üç harflilerden bahsetmesini tek kelime ile özetlersem sıkıcı. Evet, artık baymaya başladı. Korku sinemasına giden yolda gerilim tarzından yola çıkılıp yavaş yavaş ilerlenseydi, korku tarzında daha iyi yerlere gelinebilinirdi. Şimdiye dek sevgili Can'ın kısa metraj başarılı çalışmalarını saymaz isek, en başarılı bulduğum çalışma başrolünde Başak Köklükaya'nın resmen oyunculuk dersi verdiği Küçük Kıyamet. Kısaca diyorum ki, önce gerilim sinemasından iyi örnekler çıkarın, korku gelir kendiliğinden..

Murat Tolga Şen: Fantastik sinema söz konusu olduğunda, Türk sinemasının nicelik ve nitelik açısından yetkin örneklerle dolu olduğunu söylemek zor ve hatta saçma olacaktır. Drakula İstanbul’da ile oldukça iyi ve havalı bir başlangıç yapılmış olmasına rağmen, sırtını büyük ölçüde teknik kabiliyet ve öyküye dayamış bu türün devamlılığı ucuzculuk hastalığımızdan mütevellit pek mümkün olmamıştır. Sonrasında filme alınan tüm öyküler, Hammervari çalıntı senaryoların başarısız devşirme denemelerinden ibarettir ki, zaten herhangi bir yazıda kolaylıkla sayılıp geçilebilecek kadar az sayıda film vardır.

Türk sinemasının her 10 yılda bir korku ve fantastik türünü yeniden keşfetmesine ve ilk olduğunu iddia eden yapımlarla karşımıza çıkmasına alıştık artık. Bir kaç yıl önce Türkiye'de İslami referanslarla da olsa bir korku furyası başlayacakmış gibi görünürken korku türünün en kolay sömüren olduğunun farkedilmesiyle yine iyice ucuzlamış işlere tahammül etmek zorunda kaldık. Şimdiye kadar Küçük Kıyamet dışında özgün bir korku filmi yapamamış yerli sinema sektörünün kendi mitlerini keşfedip sağlam ve cesur bir sinema dili ile peliküle aktarması gerekiyor ama sanırım bunun için hevesli ama yeteneksiz yönetmenlerden fazlasına ihtiyaç var.

burakbayulgen@yahoo.com